Kendi Metinleriyle Mies Van
Der Rohe’nin Söylemi
BÜRO BİNASI (1923)
Bir büro binası iş, organizasyon, berraklık ve ekonominin
evidir.Geniş, aydınlık kesintisiz fakat işin organizasyonuna göre
eklemlenebilen çalışma mekanı. Minimum araçla maksimum etki.
Malzemeler: Beton, çelik, cam.
Betonarme strüktürler doğal iskeletlerdir. Gösterişli
değildir. Kale değildir. Kolonlar ve kirişler taşıyıcı duvarları ortadan
kaldırırlar. Bu deri ve kemik konstrüksiyonudur.
Çalışma mekanının işlevsel bölünüşü binanın enini belirler:
16 metre. En ekonomik sistemin 8 metre aralıklı yerleştirilmiş kolon dizisinin
iki yanından 4’er metre çıkılarak oluşturulacağı bulundu. Kirişler 5 metrede
bir yerleştiriliyor. Bu kirişler, binanın dış kabuğunu ve döşemeleri taşıyor.
Dolaplar odaların içinde rahat hareket edebilmek için bu duvarlara karşı
yerleştirilirler. Dolapların üzerinde, pencere şeridi uzanır.
MİMARLIK VE FORM ÜZERİNE AFORİZMALAR (1923)
Tüm doktrinleri, tüm formalizmleri, tüm estetik
spekülasyonları reddediyoruz.Mimarlık çağın iradesinin yansımasıdır; yaşanan,
değişen, yeni.Dün değil, yarın değil, sadece bugün form verilebilir.Ancak bu
tür bir yapı yaratıcı olacaktır.Zamanımızın yöntemleriyle form yaratmak.Bu
bizim görevimizdir.
İnşa etme problemleri dışında, form problemleri tanımlamayı
reddediyoruz.Amacımız form değil, fakat sadece sonuçtur.Form kendi başına [bir
amaç olarak] yoktur.Amaç olarak form formalizmdir; ki biz onu reddediyoruz.Özde
görevimiz inşa etme pratiğini özgürleştirmek ve olması gerektiği gibi restore etmektir.
YAPI YÖNTEMLERİNİN SANAYİLEŞMESİ (1924)
Bugünkü yapı yöntemlerimiz sanayileşmelidir. İlgili herkes
son zamanlara kadar sanayileşmeye karşı olmasına rağmen, şimdi bu bina sektörü
dışında bile tartışılır oldu. Henüz birkaçı hala daha emin olamasalar da bu bir
ilerleme gibi görülebilir.
Bugün tüm alanlarda ilerleyen sanayileşme, modası geçmiş
düşüncelere rağmen aslında uzun zaman önce bina sektörünü ele geçirdi. Bana
göre yapı ustaları ve mimarlar için temel problem yapı yöntemlerinin
sanayileşmesi. Bir kere biz bunu sosyal, ekonomik, teknik alanlarda başardık ve
estetik problemleri çözmek de kolay olacaktır. Sanayileşme nasıl başarılabilir?
Onu böylesine engelleyenin ne olduğunu düşünürsek soru cevaplandırılabilir.
Eski yapım yöntemleri suçlu değildir; onlar nedenden ziyade sonuçturlar.
Sanayileşmeyi mümkün kılan sınırlar içinde yeni yapım
yöntemleri bulmak için bir çok girişim var.Yapıdaki montaj yöntemlerinin
potansiyelleri zaten genişletilmekte; bugün sadece fabrika ve depo
konstrüksiyonunda kullanılmaktalar. Çelik endüstrisi montaj için hazır
standartlaştırılmış parçaların imalatında öncülük yaptı ve bugün kereste
endüstrisi de aynı şeyi denemekte. Buna rağmen diğer tüm yapılarda kaba ve ince
işçiliğin çoğu geleneksel yöntemlerle, elle yapılmakta. El işçiliğini ne yapı
endüstrisindeki değişiklikler dışlayabilir, ne de gelişen çalışma yöntemleri.
Geniş bloklarda kullanılan duvarcılık malzeme ve emek maliyetini düşürebilir.
Üstelik, eski tuğla ustalığında bu yeni yöntemlerin sahip olamayacağı avantajlar
vardır. Problem mevcut yöntemlerin rasyonalizasyonu değil, daha çok yapı
endüstrisinin tüm doğasında bir devrimdir. Yapım sürecinin doğası aynı yapı
malzemelerini kullandıkça değişmeyecektir, onlar için el emeği gereklidir.
Yapım sürecinin sanayileştirilmesi bir malzeme sorunudur. Bu
nedenle, ilk düşüncemiz yeni bir yapı malzemesi bulmak olmalıdır.
Teknolojistlerimiz endüstriyel olarak üretilebilen, yalıtılabilen, su ve ses
geçirmez bir malzemeyi keşfetmek zorundadırlar ve başaracaklardır. Sadece endüstriyel
üretimi olanaklı kılan değil, aynı zamanda gerektiren hafif bir malzeme
olmalıdır. Tüm parçalar fabrikada yapılabilmeli ve arazideki iş sadece birkaç
saatlik işçilik gerektiren montaj olmalıdır. Bu yapı maliyetlerini büyük ölçüde
azaltacaktır. Sonra onun kendi içinden yeni bir mimari çıkacaktır.Kavrayışıma
göre yeni geleneksel yapım metotları oluşacak. Bu durumda reddedilebilir ki
geleceğin evi artık el işçileri tarafından yapılmayacak, otomobilin artık vagon
yapımcıları tarafından üretilmemesi gibi.
MİMARLIK VE ÇAĞ (1924)
Yunan tapınakları, Roma bazilikaları ve Ortaçağ katedralleri
bir çağın temsilcileri olarak bizim için bireysel mimarlık ürünlerinden daha
önemlidir. Bu binaları yapanların adını kim sorar? Onları kimlerin yarattığı
önemli midir? Böylesi yapılar doğaları gereği kişisel değildir. Onlar kendi
zamanlarını ifade ederler. Onların gerçek anlamı kendi çağlarının sembolü
olmalarıdır.Mimarlık çağın arzusunun yansımasıdır. Bu basit gerçeklik açıkça
tanımlanıncaya kadar yeni mimarlık belirsiz ve deneme kabilinden olacaktır. O
zamana kadar adresi belli olmayan kuvvetlerin karmaşası içinde kalmak
durumundadır. Mimarlığın doğasına ait problemin kesinliğin önemidir.
Anlaşılmalıdır ki mimarlık kendi zamanı ile kuşatılır, ve sadece çağının ortamı
ve görevleri içinde kendini gösterir.
Mimarlığımızda geçmişin formlarını kullanmaya çalışmak
ümitsizdir. Güçlü sanatsal bir beceri bile bu girişimde başarısız olur. Tekrar
ve tekrar başarısızlığa uğrayan yetenekli mimarları görüyoruz, çünkü onların
çalışmaları çağları ile uyumlu değildir. Son analizde, olağan üstü
kabiliyetlerine rağmen onlar amatördürler; şevkle yaptıkları bir farklılık
ortaya çıkarmadığı için. İleriye gitmek ve geriye bakmak olanaklı değildir;
geçmişte yaşayan birisi ilerletemez.
Zamanımızın tüm eğilimleri dünyevidir. Mistik yapıtlar
sadece aradönemler olarak hatırlanacaktır. Yaşamı kavrayışımızdaki ustalığa
rağmen, katedraller inşa etmeyeceğiz. Bizim için cesur romantik girişimler
hiçbir şeydir, biz onlardaki formun boşluğu ile ilgileniyoruz. Bizler “pathos”
çağında değiliz; gerçeğe ve gerçekçiliğe değer verdiğimiz kadar ruhani
uçuşlarla ilgilenmiyoruz.
Zamanımızın gerçekçilik ve işlevsellik talebi
buluşturulmalıdır. Ancak ondan sonra binalarımız zamanımızın potansiyel
büyüklüğünü ifade edecektir; ve ancak bir aptal büyüklük yoktur diyebilir.
Biz bugün genel bir doğanın sorunları ile ilgileniyoruz.
Birey önemini kaybediyor. Tüm alanlardaki kararlı başarılar bireysel değildir
ve çoğu alandaki yaratıcı kişilikler bilinmemektedir. Onlar zamanımızın
anonimliğe doğru giden eğiliminin bir parçasıdırlar. Strüktür mühendislerimiz
bir örnektir. Dev barajlar, büyük endüstriyel yapılar, muazzam köprüler
tasarımcısının adı onlara eklenmeden inşa ediliyorlar.Eğer Roma sukemerlerinin
devasa ağırlığını modern vinçlerin hafifliği ile ya da ağır tonoz yapımını ince
betonarme konstrüksiyon ile karşılaştırırsak, mimarlığımızın geçmişin form ve
ifadesinden ne kadar çok farklılaştığını anlarız. Modern endüstriyel
yöntemlerin bu gelişimin üzerinde büyük etkisi oldu. Modern yapıların sadece
faydacıl olduğunu söylemek anlamsızdır.
Tüm romantik konseptleri dışarıda bıraktığımızda,
Yunanlıların taş strüktürlerini, Romalıların tuğla ve beton
konstrüksiyonlarını, ortaçağ katedrallerini ve mühendislik başarılarını
anlayabiliriz. Romanesk çevrelerce davetsiz misafirler olarak görülen ilk Gotik
binalara bu anlamda hakkını vermek gerekir.
Faydacıl binalarımız mükemmel işlevsellikleri ile eğer
gerçek anlamda kendi zamanlarını yorumluyorlarsa mimarlık adına değerli
olabilirler.
MİMARLIKTA FORM ÜZERİNE BİR MEKTUP (1927)
Sevgili Dr. Riezler:
Benim saldırım forma karşı değil, fakat kendinde bir amaç
olarak forma karşı.Öğrendiklerimden ötürü bu saldırıyı yapıyorum.Amaç olarak
form kaçınılmaz bir şekilde sadece formalizmle sonuçlanır.Bu çaba sadece dışı
yönlendirir. Oysa ancak içinde hayat barındıranın yaşayan bir dışı
vardır.Sadece yaşamın yoğunluğuna sahip olan form yoğunluğuna sahip
olabilir.Her “nasıl” bir “ne” üzerine yapılanır.Biçim olmayan aşırı
biçimlenmişten daha kötü değildir.Birincisi hiçbir şeydir, ikincisi sadece
görünüştür.Gerçek form gerçek yaşamı önceler.Fakat “ne olmuş olandır” ne de
“olacak olan”.Bu bizim kriterimizdir: Yaratıcı süreçler kadar sonuçları
yargılamamalıyız.Form yaşamdan geleni ya da kendimiz için keşfedilmiş olanı
açığa çıkartandır.Bu yaratım sürecinin ne kadar önemli olduğudur.Yaşam bizim
için kararlı olandır.Onun tüm doluluğu, maneviyatı ve maddi ilişkileri
içinde.Bu aydınlatmak, analiz etmek ve manevi ve maddi durumumuzu düzenlemek için
Werkbund’un en önemli hizmetlerinden biri değil midir?
STUTTGART SERGİSİ’NİN POLİTİKASI (1927)
Modern konutun sorunu ekonomik ve teknik yaklaşımlarına
rağmen, öncelikle mimaridir. Bu planlamanın karmaşık bir sorunudur ve bu
nedenle hesaplama ya da organizasyon ile değil, yaratıcı zihinler tarafından
çözümlenebilir. Dolayısıyla, bugünlerde rasyonalizasyon ve standardizasyon
hakkındaki konuşmalara karşın, Stuttgart projesini tekyönlü ve doktriner
olmaktan uzak tutmayı bir zorunluluk saydım ve Modern hareketin öncü
kişiliklerini modern konutun sorunları hakkındaki görüşlerini almak için böyle
davet ettim.
Her bir bireyin görüşlerini mümkün olduğu kadar özgürce
ifade edebilmeleri için katı bir programdan uzak durdum. Genel planı çizerken
özgür ifade ile çatışan düzenlemelerden kaçınmanın önemini hissettim.
APARTMAN TASARIMI (1927)
Bugün ekonomi faktörü kiralık konut için rasyonalizasyonu ve
standardizasyonu zorunlu kılar. Diğer yandan ihtiyaçlarımızın artan
karmaşıklığı esnekliği gerektirmektedir. Gelecek her iki görüşü de hesaba
katacak. Bu amaçla çerçeve konstrüksiyon en uygun sistemdir. Yapı yöntemlerini
gerçekleştirmeyi olanaklı kılar ve iç mekanı özgürce bölebilmeyi sağlar. Eğer
mutfak ve banyolara tesisat çekirdekleri gibi bakarsak, geriye kalan tüm
mekanları hareketli duvarlar aracılığı ile bölümlendirebiliriz. İnanıyorum ki
bu tüm normal gereksinimleri tatmin edecektir.
SERGİLER (1928)
Sergiler endüstri ve kültürün araçlarıdırlar. Bu amaçla
kullanılmalıdırlar.Bir serginin etkisi temel problemlere yaklaşımına
bağlıdır.Büyük sergilerin tarihi bize gösterdi ki temel problemleri göz önünde
bulunduranlar başarılı olmuşlardır.Para getiren anıtsal sergilerin tarihi
geçmiştir.Bugün kültürel alanda başardıklarıyla bir sergi hakkında fikir
ediniyoruz.Ekonomik, teknik ve kültürel koşullar radikal bir şekilde
değişmekte.Hem teknoloji hem de endüstri tümüyle yeni problemlerle karşı
karşıya bırakmakta.Bu, teknoloji, endüstri, kültürümüz ve toplumumuz için
olduğu kadar iyi çözümler bulmak için de çok önemlidir.
Alman endüstrisi ve gerçekte bir bütün olarak Avrupa
endüstrisi bu özel görevleri anlamak ve çözmek zorundadır. Niceliksel olandan
niteliksel olana, yaygın olan yoğun olana rehberlik etmelidir.Endüstri ve
teknoloji bu yolda akıl ve kültür aracılığı ile birbirine bağlanacaktır.Bir
geçiş dönemindeyiz; tüm dünyayı değiştirecek bir geçiş.Bu geçiş sürecine
açıklık getirmek ve yardımcı olmak gelecekteki sergilerin sorumluluğudur ve
onlar çağımızın problemlerine yoğunlaştıkları ölçüde başarılı olacaklardır.
YENİ ÇAĞ (1930)
Yeni bir çağ gerçektir: “Evet” ya da “hayır”ımıza
bakmaksızın vardır.Diğer herhangi bir çağdan henüz ne iyidir, ne de kötü.Kendi
içinde bir başlangıç noktasıdır.Bu yüzden onun değişmezlerini açıklamaya ya da
aydınlatmaya kalkışmayacağım.Mekanizasyona ve standartlaşmaya aşırı önem
vermeyelim.Ekonomik ve toplumsal koşulların değiştiğini kabul edelim.Bir şey
kesindir; duruma karşı kendi gücümüzü göstermeliyiz.Buradaki problemler
başlangıcın maneviyatına yönelik. Sorulması gereken soru “ne” değildir,
“nasıl”dır. Üretilenlerin ne olduğu, kullanılan araçların ne olduğu manevi
sorular değildir.Alçak binalara karşı gökdelenleri nasıl yerleştiririz, cam ve
çelikten yapıp Yapamayacağımız önemsiz sorulardır.Kent planlamasında
merkeziyetçilik ya da çok merkezlilik değerli bir soru değil, pratik bir
sorundur.Biz amaçlarımıza uygun yeni değerler oluşturmak zorundayız ki
standartları saptayabilelim.Yenisi de dahil her çağ için önemli ve doğru olan
budur: Tine bir varoluş fırsatı vermek.
SANAT ELEŞTİRİSİ (1930)
Yargıda doğal hatalar yok mudur? Eleştiri bu nedenle mi
kolaydır? Eleştiri sanat kadar gerçek değil midir? Bu nedenle dikkatinizi sanat
eleştirisini de kapsayan eleştirinin temel doğasına çekmek isterim.Bu
netleşmedikçe, doğru bir eleştiri yapılamaz ve taleplere eleştiriler yanıt
veremez.
Eleştirmenin rolü bir sanat işinin değer ve önemini test
etmektir. Bunu yapmak için bir eleştirmen öncelikle o sanat eserini anlamak
zorundadır. Bu kolay değildir. Sanat ürünlerinin kendi hayatları vardır. Bunu
herkese açıklamazlar. Eğer bizim için bir anlamları olmak zorundaysa, onlara
kendi gerçeklikleri ile yaklaşmalıyız. Bu aynı zamanda da eleştirinin varolma
olanağı ve sınırıdır.Eleştirinin bir diğer sınırı gerçekte ölçülemeyen
değerlerin hiyerarşisidir. Doğru eleştiri daima bir dizi değerlere hizmet eder.
ARMOUR TEKNOLOJİ ENSTİTÜSÜ’NDE MİMARLIK BÖLÜM BAŞKANI
OLARAK YAPTIĞI AÇILIŞ KONUŞMASI (1938)
Tüm eğitim yaşamın pratik tarafıyla başlamalıdır.Ancak,
gerçek eğitim kişiliği biçimlemek için bunu aşmalıdır.İlk amaç öğrenciyi pratik
yaşamın bilgi ve ustalığı ile donatmak olmalıdır.İkinci amaç bu bilgi ve
ustalığın doğru kullanabilmesini geliştirmek olmalıdır.Doğru eğitim sadece
pratik amaçlarla değil aynı zamanda değerlerle de ilgilenmelidir.Biz pratik
amaçlarımızla çağımızın özgün strüktürünü sıçratıyoruz. Diğer yandan bizim
değerlerimiz, insanoğlunun manevi doğası içinde kök salıyor.Pratik amaçlarımız,
sadece maddi gelişimimizin ölçüsüdür. Değerler kültür seviyesini ortaya
çıkartır.Pratik amaçlar ve değerler farklıdır, fakat birbirlerine
bağlıdırlar.Değerler yaşamımız içindeki amaçlar olmadığında ne ile
ilişkilendirilir?
İnsan varoluşu ikisiyle birlikte doğrulanıyor. Maddi yaşam
ve değerler manevi yaşamımızı olanaklı kılar.
Eğer bu tüm insan eylemlilikleri için doğruysa, özellikle de
mimarlığı doğrular.Mimarlığın en basit formunda bile tümüyle işlevsel
düşünceler hakimdir, fakat değerin tüm kademelerine doğru yükseltilebilir.Eğer
çabalarımızı hayata geçirmek istiyorsak mimarlık eğitim sistemini örgütlemek
için bu durumu tanımlamak zorundayız. Bu gerçekliği sisteme uyarlamalıyız.
Mimarlık eğitimi bu ilişkileri ve kesişmeleri açıklamak zorundadır.
Neler olanaklıdır, neler gereklidir, ve neler önemlidir adım
adım netlik kazandırmalıyız.Eğer eğitimin bir amacı varsa o da doğru anlayış ve
sorumluğu aşılamaktır.Eğitim sorumsuz görüşten sağ duyulu bir kavrayışa bize
önderlik etmelidir.Keyfilikten makul ve entelektüel düzene önderlik
etmelidir.Bu nedenle öğrencilerimize malzemeden işlevselliğe yaratıcı
çalışmalar için rehberlik etmeliyiz. Baltanın her vuruşunda anlamın, kalemin
her bir darbesinde ifadenin olduğu pirimitif yöntemlerin sağlıklı dünyası
içinde onlara önderlik edelim.Eskinin ahşap binalarından daha olağan üstü
strüktürel netliği nerede bulabiliriz?
Böylesi yegane malzeme, konstrüksiyon ve formu nerede
bulabiliriz?
Tüm kuşakların hikmeti burada saklı.Malzeme duyarlılığı ve
ifade gücü bu binalarda var!Sıcaklık ve güzellik onlarda! Yankılanan eski
şarkılar gibi görünüyorlar.Taş binalarda olduğu gibi; onlar dokunma duygusunun
doğasını ifade ederler.Taşın nerede kullanıp kullanılmayacağı duyumunu
verirler.Böylesi değerli strüktürleri nerede bulacağız? Bu kadar güzel
sağlamlıkta ve doğal strüktürleri nerede bulacağız?
Bu eski taş duvarların üzerinde döşemeler nasıl kolayca
uzanır ve boşluklar ne kadar duyarlı kesip çıkartılır!!!Genç mimarlar için en
iyi örnekler nelerdir? Böylesi kolay ve doğru ustalıkları adsız üstadlardan
başka nereden öğrenebilirler?
Tuğladan da öğreneceklerimiz var.Her amaç için kullanışlı,
bu küçük marifetli biçim nasıl duyarlıdır! Dokusu, kalıbı ve örgüsü ne kadar
zekice!Basit bir duvar yüzeyinde ne zenginlik!Her malzemenin kullanmak
istediğimizde anlamamız gereken kendi özel yapısı vardır.Bu beton ve çelik için
de geçerlidir. Her şeyin malzemenin kendisine değil, malzemeyi nasıl
kullandığımıza bağlı olduğunu hatırlamak zorundayız.
Yeni malzemeler her zaman üstün değillerdir. Her bir malzeme
onunla ne yapmak istediğimize bağlıdır.
Binalarımızın işlevselliği kadar malzemeye de aşina
olmalıyız. Mesela, bir binadaki yaşamı diğer başka tür binalardan ayıranın ne
olduğunu öğrenmeliyiz.Bir binanın her bir işlevini tek tek örnekleyeceğiz ve
bunu form için bir kaynak olarak kullanacağız.Kendimizi malzemeler hakkında
bilgilendirmeliyiz ve işlevleri anlamakla yükümlü kılmalıyız.Çağımızın ruhuna
bağlı olduğumuz için kültürel bir etkinlik değildir söz konusu olan.Bu yüzden
zamanımızın kuvvetlerini ve motivasyonlarını anlamalıyız ve üç bakış açısına
göre onların strüktürlerini analiz etmeliyiz: malzeme, işlev ve maneviyat.
Çağımızın diğer çağlardan farklılığına ve benzerliğine
açıklık getirmeliyiz.Bu noktada yapım teknolojisi problemi belirir.Gerçek
problemlerle ilgilenmeliyiz; teknolojinin amacı ve değerle ilgili problemler.
Teknolojinin sadece güç ve büyüklüğü vaat etmediğini, aynı
zamanda tehlikeleri de kapsadığını göstermeliyiz; doğru kararı vermek bizim
görevimizdir.Her karar düzenin bir türüne rehberlik eder.
Bu nedenle düzenin ilkelerine açıklık getirmeliyiz.Yaşamdaki
işlevsel ve maddeci faktörlerin önemini vurgulayan bir düzenin mekanik
ilkelerini tanımlayalım.Bu nedenle parçaların diğer her bir parça ile ve
bütünle olan ilişkilerini başarıyla kuran bir düzenin organik ilkelerini
vurgulamalıyız.Yaratıcı işler için malzemeden işleve uzanan uzun yolun tek bir
amacı vardır; zamanımızın aşırı düzensizliği dışında bir düzeni yaratmak.Her
şeyin uygun yerini tayin eden ve her şeye doğasını kazandıran bir düzenimiz
olmalıdır.Bunu o kadar mükemmel yapmalıyız ki yarattıklarımızın dünyası onun
içinde filizlenmeli.
Çok istememeliyiz; çok olmayanı yapabiliriz.Çalışmalarımızın
amacını ve anlamını St. Augustine’nin şu derin sözcüklerinden daha iyi hiçbir
şey ifade edemez: “Güzellik hakikatin parlaklığıdır.”