|
Kopmalar (Disjunctions)
Bernard Tschumi
I KOPMA VE KÜLTÜR
Modern dönemden bize aktarılan mimarlık paradigması, bir
yandan parçaların birliği ile, öte yandan biçimin anlam açısından saydamlığı
ile nitelenen sıradüzensel ve simgesel yapıların yaratıcısı, biçim vericisi
olmaktır. (Bu birleştirilmiş bakış açısının yakın geçmişimizi fazlasıyla
aştığını göstermek için, burada mimarlığın modernist öznesinden çok modern
öznesine gönderme yapılıyor.) Bu terimler, çok iyi bilinen bir karşılıklı
ilişkiler dizisiyle ayrıntılandırılır: Biçim ile işlevin, program ile bağlamın,
strüktür ile anlamın kaynaşması. Bu karşılıklı ilişkilerin altında yatan şey,
kendi özerkliği yapıtın biçimsel özerkliğine yansıyan, birleştirilmiş,
merkezileştirilmiş ve kendini-üreten bir özneye duyulan inançtır.Ancak,
bireşimi, uyumu, öğelerin kompozisyonunu ve gizil olarak birbirinden kopuk
parçaların tümüyle çakışmasını vurgulayan bu uzun-süreli uygulama, belli bir
noktada, kendi dışsal kültürüne, çağdaş kültürel koşullara yabancılaşır.
II YAPIYI-BOZMA
Günümüzün kültürel koşulları, kendi içindeki çatlamaları ve
kopmaları, karakteristik parçalanmaları ve çözülmeleri nedeniyle, yerleşmiş
anlam kategorilerinin ve bağlamsal geçmişlerin bir yana atılması gerektiğini
düşündürür. Bu nedenle, her türlü postmodern mimarlık kavramını, “posthümanist”
bir mimarlık lehine terk etmek yararlı olabilir; bu mimarlık anlayışı, yalnızca
öznenin dağılmasını ve toplumsal düzenin zorlamasını değil, aynı zamanda bu tür
bir merkezsizliğin birleştirilmiş, tutarlı bütün bir mimari biçim kavramı
üzerindeki etkisini de vurgulayacaktır. Aynı zamanda, yalnızca biçimsel
kompozisyon ilkeleri açısından değil, ama daha çok yapıları sorgulamak –yani
her türlü mimarlık yapıtının gerektirdiği düzen, teknikler ve süreçler
açısından düşünmek de– önemli görünmektedir.
Böyle bir proje, tarihsiz bir özden çok, rastlantısallığını,
kültürel kırılganlığını öne çıkararak, göstergenin tarihsel dürtüsünü
vurgulaması bakımından biçimselcilikten çok uzaktır. İçinde bulunduğumuz
günlerde bu, gösteren ile gösterilen, ya da mimarlık açısından bakıldığında,
mekan ile edim, biçim ile işlev arasındaki kökten kopmaya karşı durabilen tek
projedir. Bugün, bu terimlerin çarpıcı bir biçimde yerinden oynamasına tanık
olmamız, yalnızca işlevselci kuramların ortadan kalkmasına değil, belki aynı
zamanda mimarlığın kendisinin kural oluşturma işlevine de dikkat çeker.
III DÜZEN
Her türlü kuramsal yapıt, inşa edilmiş aleme “kaydırıldığı”
zaman, genel ya da açık bir düşünce dizgesi içindeki rolünü yine de korur. Kuramsal
The Manhattan Transcipts (1981) projesinde ve gerçekleştirilmiş Parc de la
Villette’te olduğu gibi, sorgulanan birlik kavramıdır. Tasarlandıkları
biçimiyle, her iki yapıtın da başlangıçları ve sonları yoktur. Bunlar,
yinelemeler, çarpıtmalar, üst üste bindirmeler vb.’den oluşturulmuş
işlemlerdir. Kendi içsel mantıkları bulunsa da –amaçsız bir biçimde çoğulcu
değildirler– salt içsel ya da ardışık dönüşümler açısından tanımlanamazlar.
Düzen fikri, sürekli olarak sorgulanıp meydan okunarak en uca itilmiştir.
IV KOPMA STRATEJİLERİ
Kopma kavramının, mimarlığa özgü bir kavram olarak
görülmemesi gerekse de, yapıtı yöneten ayırıcı mantığa göre, bu kavramın yer,
bina, hatta program üzerinde iz bırakan etkileri vardır. Kopmanın tanımı,
sözlük anlamının ötesine geçilerek yapılacak olunursa, sınır fikri, kesinti
fikri üzerinde durmak gerekir. Gerek Transcripts’te, gerekse La Vilette’te,
kopma stratejisinin farklı öğeleri kullanılmıştır. Bu strateji, bir ya da daha
çok temanın sistematik olarak incelenmesine dönüşür: Transcripts örneğinde
çerçeveler ve ardıllıklar, La Villette örneğinde de üst üste bindirmeler ve
yinelemeler. Bu tür araştırmalar, asla soyutta, ex nihilo’da yürütülemez:
–yazın, felsefe, hatta sinema kuramı gibi başka alanların farkındalığı içinde olsa
da– mimarlık disiplini içinde çalışılır.
V SINIRLAR
Sınır kavramı, Joyce ve Bataille ile Artaud’nun
uygulamalarında açıkça ortadadır; bunların hepsi de felsefe ile felsefe
olmayanın, yazın ile yazın olmayanın sınırında çalışmalardır. Günümüzde, Jacques
Derrida’nın yapıbozmacı yaklaşımına gösterilen dikkat de, sınırlarda yapılan
çalışmaya duyulan ilgiyi gösterir: Kavramların en titiz ve içselleştirilmiş
biçimde çözümlemesi, ama aynı zamanda bu kavramların dışarıdan çözümlemesi ki,
böylece bu kavramların, ve geçmişlerinin içinde bastırma ya da benzemezlik
biçiminde neleri sakladıkları sorgulanabilsin. Bu gibi örnekler, mimarlıkta
sınırlar sorununun sorgulanması gerektiğini düşündürüyor. Bu örnekler, kendi
zevkimin asla binalara, mimarlığın tarihteki ya da günümüzdeki büyük
yapıtlarına bakarken yüzeye çıkmadığını, tersine bu yapıtları parçalarına
ayırırken yüzeye çıktığını hatırlatıyor. Orson Welles’i açımlarsak: “Mimarlığı
sevmiyorum, mimarlığı yapmayı seviyorum”.
VI NOTASYON
The Manhattan Transcripts’te üstlenilen notasyon çalışması,
mimarlığın bileşenlerinin yapısını bozma girişimiydi. Kullanılan farklı
notasyon tarzları, normal olarak birçok mimarlık kuramında dışlansa da,
mimarlığın marjlarında ya da sınırlarında çalışmak için kaçınılmaz olan alanların
kavranmasını amaçlıyordu. Hiçbir notasyon tarzı, matematiksel olsun, mantıksal
olsun, mimarlık görüngüsünün tüm karmaşıklığını yazıya geçiremeyecek olsa da,
mimarlık notasyonunun ilerlemesi, hem mimarlığın, hem de ona eşlik eden kültür
kavramlarının yenilenmesi ile bağlantılıdır. Geleneksel bileşenler bir kez
parçalara ayrıldıktan sonra, onları yeniden bir araya getirmek uzun bir
süreçtir; her şeyin ötesinde, sonunda klasik ve modern kurallar bütününün ihlal
edilmesi olan şeyin, biçimsel deneyselciliğe doğru kaymasına izin
verilmemelidir. Verilerin hiç bağlantılı olmadığı, çatışma ilişkilerinin de
sentez ya da bütünlüğü reddederek dikkatle korunduğu Transcripts’te ve La
Villette’te, işte bu nedenle kopma stratejisi kullanıldı. Proje hiç bir zaman
tamamlanamadı, sınırlar da hiç bir zaman kesinleşmedi.
VII KOPMA VE AVANT-GARDE
Derrida’nın belirttiği gibi, mimarlığa ve felsefeye özgü
kavramlar bir gecede yok oluvermez. Bir zamanlar moda olan ‘bilgibilimsel
kesinti’ bir yana, yırtılmalar her zaman olur; sürekli olarak parçalarına
ayrılan ve yerinden oynayan eski dokuda, bu yırtılmalar, yeni kavramların ya da
yapıların ortaya çıkmasına yol açar. Mimarlıkta bu tür kopma, herhangi bir
parçanın hiçbir anda bir sentez ya da kendine-yeten bir bütünlük oluşturamayacağı
anlamına gelir; her parça, bizi bir başka parçaya götürür; her bir yapı, başka
bir yapının kalıntılarından oluştuğu için dengeden yoksundur. Her bir yapı,
aynı zamanda bir olayın, bir programın izlerinden de oluşturulabilir. Buradaki
amaçlardan biri, kentin, mimarlığın yeni bir kavramını anlamak olduğundan, bu
yapı bizi yeni kavramlara götürebilir.
Bir mimarlığı ya da bir mimarlık yöntemini “kopma” olarak
nitelememiz gerekirse, bunun ortak paydaları şunlar olabilir:
“Sentez” kavramını, ayrılma fikri, kopmacı çözümleme fikri
lehİnde reddetmek,kullanım İle mimari biçim arasındaki geleneksel karşıtlığın,
özdeş mimari çözümleme yöntemlerİne birbirinden bağımsız olarak ve aynı biçimde
tabi kılınabilecek iki terimin üst üste bindirilmesi ya da yan yana getirilmesi
lehinde reddetmek,bİr yandan yeni bir tanım önerirken, bir yandan sınırlarını
patlatarak tüm mimari sistemİn içine yayılan devingen güçleri kışkırtan
ayrıştırma, üst üste bindirme ve birleştirme üstünde bir yöntem olarak durmak.
Kopma kavramı, durağan, özerk, yapısal bir mimarlık görüşü
ile bağdaştırılamaz. Ama bu, özerklik-karşıtı ya da yapı-karşıtı bir kavram
değildir; yalnızca mekan ve zaman içinde sistematik olarak dağılmalar yaratan
sürekli, mekanik işlemleri gösterir; mekan ve zaman içinde, bir mimari öğe,
yalnızca programlanmış bir öğeyle, cisimlerin devinimiyle, ya da her neyse
onunla çarpışarak işlevde bulunabilir. Bu yolla, kopma, mimarlığın yapılması
için sistematik ve kuramsal bir araç durumuna gelir.
|
|