27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Kisho Kurokawa

Daniel Sharp

 

Kisho Kurokawa, mimarlığın içinde yaşadığımız dünyayı yansıtması gerektiğine inanıyor. Ona göre dünyamız, makineye adanmış Modernist bir mimarlık kültüründen, kendi deyimiyle “Yaşam Çağı” olarak adlandırılabilecek yeni bir döneme geçti. Bu nedenle de mimar, kent plancısı ve de bir düşünür olarak kırk yıllık çalışmasını kapsayan retrospektif sergi, “Makine Çağından Yaşam Çağına” adını taşıyor.

 

Bu kapsamlı sergi, Paris, Chicago, Amsterdam ve Brüksel’de olduğu gibi, Londra’yla Japonya’da da gezmekte ve savaş sonrasındaki öncü ve yaratıcı Metabolist döneminden başlayarak çalışmalarının büyük bir kesimini gözler önüne seriyor. Bu erken döneme ait bir Kurokawa yapısı olan ve prototip niteliğindeki kapsüllerden oluşan Nakagin Binası, Japonya’da 20. Yüzyıl Dünya Mirası yapılarının en önde gelenlerinden biri seçildi.

 

O tarihlerde, Kurokawa’nın mimari ürünleri ve geleceğe ilişkin düşsel çalışmaları uluslararası yayınlarda geniş bir yer tutuyor ve mimarlarla plancılar onun biçimlerindeki özgünlüğü ve kentsel büyümeyle sosyal yaşamın değişimine çözümler önerirken ortaya koyduğu düşünceleri hayranlıkla izliyorlardı.Yöneldiği odak Tokyo olmasına rağmen, arayışları her yer için geçerliydi. Bugünkü serginin temaları da, Metabolizm’e ilişkin düşüncelerini tarihsel olarak değerlendirirken ürünlerinin ve felsefesinin gelişimini ortaya koyuyor. Ayrıca daha yeni dönemde soyut sembolizm, simbiosis ve fraktaller gibi soyut kavramları kullanışını da ele alıyor. Ne yazık ki bu temalar, Kurokawa’nın insanın kaderine ve geleceğin belirsizliğine ilişkin görüşlerini yeterince yansıtamıyor.

 

1969’da Kurokawa, Helix Kenti projesini yayımladı; bu megastrüktürde kentsel sokak mimarisiyle ev tasarımının bir sentezini arıyordu. Tasarımın ardındaki temel düşünce, araziyi ve denizi aşan yapılarla modern kentin sorunlarına pratik çözümler önermekti. Helix Kenti, üç boyutlu sarmal strüktürlere sahip, ama toprakla da ilişki kuran dev kulelerden oluşuyordu. Bu proje, aynı dönemde Paul Maymont, Michel Ragon, Yona Friedman, Mafredi Nicoletti ve GIAP üyeleri gibi Avrupalıların çizdiği düşsel ütopik projelerle aynı ölçekteydi, ama ne ütopikti ne de salt bir Le Corbusier sonrası fikir jimnastiği olarak değerlendirilebilirdi. Bu daha çok, kentsel yaşama alanlarının çok kısıtlı olduğu bir ülkede tasarlaman özel koşullarını hesaba katan bir projeydi.

 

Kullanılabilir arazi, Japonya’da belki de en değerli meta. Japon mimarlığının gelişiminde mekanın maksimizasyonu ve kentsel arazinin kullanımında ekonominin rolü konusunda pek çok şey söylendi. Nüfusu görece fazla olan çok küçük bir ülkede mekan para demek. Bu nedenle mimari problemlerin en önemlisi de mekana ve konuta dair olanlar. Metabolist döneminde Kurokawa bu gerçekten yola çıktı ve kısa zamanda insanları esnek kapsüller halinde tasarlanmış konut ve işyerlerine yerleştirme düşüncesine yöneldi. Bu kapsül birimleri, geleneksel konutlarla karşılaştırılabilir maliyetlerle prototiplere göre üretilebilen yaşam modülleriydi. Kurokawa, konteyner üreticileriyle bir arada çalışarak birimlerin montajı ve taşınması için bir çözüm arıyordu. Birçok yöntem ve malzeme üzerinde çalışıldı ve 1972’de Tokyo merkezinde Nakagin Kapsül Yapısı önerildi. Beton kabuk içinde izole edilmiş bir çelik kafes tarafından taşınan bu yapı, aslında çok daha büyük bir megastrüktürün prototipiydi. Yüksek yapılar için ofis kapsülleri ise, bir “haberleşme ağacı” olarak geliştirilmişti ve 1976’da Osaka’daki Sony Kulesi bu prensibi temel alıyordu. Bu deneylerin önemi, 1970’ler mimarlığının örnekleri olarak Unesco Dünya Mirası Listesi’ne aday olmalarıyla iyice vurgulandı. Bu yapılar yaratıcı bir dönemin örnekleri, ama arkası gelmemiş birer deney olarak kalacaklar.

 

Tokyo merkezli profesyonel pratiğinin giderek büyüyen başarısı Kurokawa’yı, kültürel ve ticari amaçlı yapılar tasarlamaya yöneltirken, yüklendiği işlerle beraber bir yandan da büyüme ve değişim anlayışını baz alan mimarlık ve yaşam felsefesini de geliştirdi. Mimarlıkta olduğu kadar başka alanlarda da karşılık bulan bu kurama “simbiosis” (ortak yaşama) adını verdi. Yüzyılımızın düşüncesine önemli bir katkı olan bu görüş, “Makine Estetiği”nin Modernist fikirlerinin yerini alan yaşam prensiplerinin sözcülüğünü yapıyor. Günümüzün bilgisayarlaşmış enformasyon toplumunun düz mantığına karşı, Batı’nın egemenliğine ve Modernizm’in metodolojisine meydan okumakta olan geleneksel toplumlara özgü heterojen öğeleri bir araya getirmeye çalışıyor.

 

Kurokawa’nın -Maki, Otaka, Kikutake ve Kawazoe gibi mimarlarla beraber-kurucu üyesi olduğu Metabolist Grup, bu bilimsel terimin anlattığı biyolojik sürecin mimarlıkta ve kentleşmedeki karşılığını, büyük bir düzenin, bir yapı sisteminin veya hızlı gelişen bir kentin parçaları olan öğelerin görülebilir bireyselliğinde buluyorlardı. Çevresel terimlerle değerlendirildiğinde bu kurgu, sürekli bir üretim ve yıkım döngüsüyle büyüyüp değişebilen devingen alanların yaratılması anlamına geliyordu. Bu nedenle Metabolistler kendilerini yeniden üretebilen, yeni ve canlı öğelerin eklenebildiği kentlere yöneliyorlardı.Bu dönemin yaygın olarak yayımlanmış iki projesi Kenzo Tange’nin 1964 tarihli Tokyo Körfezi Gelişme Planı ve Kurokawa’nın yeni keşfedilmiş DNA yapısından esinlenerek hazırladığı Helix Kenti projesidir.

 

Kurokawa sergisinde de, Metabolizm hakkındaki tarihsel bir bölümden sonra, Malezya’da Kuala Lumpur’daki devasa boyutlu yeni uluslararası havaalanından Amsterdam’daki Vincent Van Gogh müzesine tasarladığı küçük ek yapıya kadar değişik ölçeklerdeki yeni uygulamalar yer alıyor. Bu retrospektif serginin kendisi de fazlaca iddialı ve yaşayan bir mimar için benzeri görülmemiş bir ölçekte. Ama böylesi gösterilere eşlik eden ticari veya tanıtım amaçlı bir boyutu da yok. Özel olarak hazırlanmış 25 maket, Kurokawa’nın yakın geçmişte üzerinde çalıştığı yapı tiplerini örnekliyor. Hepsi de aynı ölçekte ve büyüteçle bakılabilecek düzeyde ayrıntılandırılmışlar. Yalnızca Bonsai kültürünü çağrıştıran bu minyatür öyküler bile, sergiye benzersiz bir nitelik ve çok özgün bir Japon karakteri kazandırıyor. Ağır kaideler üzerine yerleştirilmiş bu zarif maketler sergi mekanı boyunca birer nöbetçi gibi dizilerek, mimarlık sergilerinde sıkça rastladığımız toplama malzemeden kaynaklanan dağınıklık etkisini de ortadan kaldırıyorlar. Böylece, malzemenin sunuluşundaki sergileme düzeni de izleyiciye özel bir deneyim sunuyor. Japonların küçük objelere olan geleneksel ilgisini yansıtan özenli bir işçilikle hazırlanmış bu maketler gerçek yapıların tanıtımına ayrı bir boyut katıyor.

 

Bu sergi düzeni sayesinde mimar, eşsiz bir sergi malzemesini belli bir bütünlük içinde sınıflandırılmış olarak bir araya getirebilmiş. Çizimlerle fotoğrafların bir arada kullanımına, minyatür maketlerden internet’teki Kurokawa sayfalarına kadar uzanan bir dizi çağdaş iletişim tekniği eşlik ediyor. Gerçekte tüm bu bağlantılar, Kurokawa’nın 1960’larda Avrupa’lı Team X grubuyla ilişkisi sırasında başlayan uluslararası bağlantı ve deneyimini yansıtmakta yetersiz kalıyor. Kurokawa o dönemden beri de bir çok değişik ülkede, oraların farklı sosyal, kültürel ve ekonomik değerlerinin sürekli bilincinde olarak çalıştı.Hep Tokyo’daki ofisini üs olarak kullanmasına rağmen Sofya, Paris, Brüksel, Amsterdam veya Nîmes’deki projelerinde de, Japonya’daki işlerine gösterdiği ilgi ve özeni eksik etmedi.

 

“Yaşam Çağı” yerinde ve kullanışlı bir tanım. Simbiosis üzerine son kitaplarında da görüldüğü gibi, Kurokawa’nın görüşleri değişim konusunda odaklandığı kadar, konstrüksiyonla sosyal, ekonomik ve fiziki planlama gibi mimarlığın spesifik konularına da giriyor ve bu nedenle de evrensel bir geçerlilik kazanıyor. Değişim konusu, “zeitgeist”ın ve doğaya yönelmiş, eğitim, kültür ve deneyimle yaşamı zenginleştirmeyi amaçlayan bir dönemin değişim içindeki bakış açısının bir parçası.

 

Altmışlarının ortasındaki Kurokawa, kendi ülkesinde yaşarken efsaneleşen isimlerden. Dışarıda ise, düşünceleri böylesine ortalığa yayılan ve yapıları kitaplar, sergiler ve dergilerle bu kadar tanıtılan bir mimar belli bir kuşkuyla karşılanıyor. Belki de bunun, böylesine çok işin üretildiği bir tezgahta esas çalışmaların gözden kaçmasından, ya da ağaçlardan ormanın gözükmemesinden kaynaklandığı söylenebilir. Anlaşılabilir bir durum.

 

Fakat Kurokawa için mimarlık, toplumun barınma, çevreyi koruyup zenginleştirme gibi temel gereksinimlerine odaklanan holistik bir sanat. Mimari kaliteye ilişkin savları da üretici çizgilerden ziyade, kültürlerle ilgili düşüncelerin bir sentezini arıyor. Fakat bunlar Doğulu bir mistiğin düşüncelerinden çok, çevre konularına ve mimarlık sanatına bakışı çok önemli olan gerçekten özgün çağdaş bir düşünüre ait görüşler.

 

Kurokawa, yeni bir “Yaşam Çağı”na girdiğimiz konusunda ısrarlı: Bu, kendi ruhsal gelişimlerini arayan bireyleri kavrayıp zenginleştiren ve mekanik nesnelere karşı canlılara değer veren, düşünen, insancıl bir dönem.

 

Kurokawa, yazdığı kitaplarda felsefesinin “dünyadaki tüm kültürleri kaynaştıran bir simbiosisi aradığını ve Avrupa-merkezcilikle Batı kültürünün entelektüel modellerini gözden geçirmeye bizi zorladığını” söylüyor. Simbiosis felsefesi, dünyanın değişim kuralıyla çalıştığı konusundaki görüşünü yansıtıyor. İddiasına göre deyim, Batı düşüncesinin çok iyi olmadığı bir alan. Batı bu konuda da modası geçmiş bilimsel yargılara dayanıyor. Ona göre bugün dünya, artık insanlar, biçimler ve sistemler arasındaki çok-kültürlü ilişkileri (simbiozlar) keşfeden ve yaratan yeni bilimlerin egemenliğindeki değişmiş bir yer.Kurokawa, mimarlığına da bu holistik görüşünü yansıtan ve nesnelerin karşılıklı ilişkilerini anlamaya çalışan çok yönlü bir tavırla yaklaşıyor. Bu düşüncenin pratik bir örneğini Paris’te La Defense’teki Büyük Kemer’in gölgesindeki 1992 tarihli Pasifik Kulesi ortaya koyuyor. Burada, geniş çatı alanlı bu 25 katlı yapı, Japon Çayevi, Japon bahçesi ve tiyatrosuyla Batı ve Japon geleneklerinin çok-kültürlü bir karışımını gündeme getiriyor.

 

Muazzam bir mimari üretimi olmasına rağmen Kurokawa, tüm projelerini hatırladığı izlenimini veriyor.Projelerinin ana hatlarını en ince ayrıntıya kadar girerek ezbere betimlemekten hoşlanıyor ve bunları kişisel simbiosis felsefesinin gelişiminde birer kilometre taşı olarak görüyor. Bu felsefe başlangıçta mimarlık ve kent planlama sorunlarıyla ilgili bir kavram olarak gelişmiş. Bu anlamda Kurokawa’nın Symbiosis felsefesi, bir bölümüyle benzeştiği Doxiadis’in “Ekistics” kuramı gibi son onyılların kapsamlı sistemler öneren diğer kuramlarıyla karşılaştırılabilir. Fakat Kurokawa’nınki kültürler-arası geçerliliğiyle diğerlerinden çok farklı, bu nedenle de bir dünya görüşü ölçeğine ulaşmış durumda.Gerçekten de onun kutsal kitabı sayılan “Herkes bir Kahraman: Simbiosis Felsefesi” 1997’de İngilizce’de ilk defa yayınlandığında Batı’da sanatçılar ve plancılar kadar politika ve iş dünyasının liderleri arasında da giderek büyüyen bir ilgiye neden oldu. Söylendiğinde kulakta kayıp bir katedralin çanları gibi çınlayan bu simbiosis sözcüğü Yunanca’dan geliyor ve anlamı da “birlikte yaşamak”. Kurokawa’nın tanımı ise “iki veya daha fazla organizmanın ilişkisi, taraflar için yararlı olmaktan öte zorunlu bir durum”. Tüm bu felsefenin arkasında yatan daha ince bir anlam, sözlerde ve projelerde de ifade bulan güvenli bir iddia, Japon ve Güney Doğu Asya dünyasının giderek artan önemine ilişkin. Bu imaj bölgedeki son ekonomik krizlerle yıpramış olsa da bu bölge hala geleceğin ülkesi olarak düşünülüyor. Burada, enformasyon çağının yaşamıyla özdeşleşen simbiyotik süreçlerde yerini alacak olan Kurokawa’nın Eco-Media Kenti gibi gelecek yüzyılı simgeleyen projeler geçekleşecek. Diğer Japon meslekdaşlarıyla beraber Kurokawa da, zamanın ve koşulların, hatta tarihin sürekli değişim içinde olduğu Pasifik sahillerinin ve özellikle de Japonya’nın sunduğu muazzam potansiyelin çok iyi bilincinde.

 

1989’da, İmparator Hirohito’nun ölümünün ardından Japonya’da “heisei” (barış ve başarı devri) başladı. Bu yeni bir tarihsel dönemin başlangıcına işaret ediyor.

 

Kisho Kurokawa yetenekli bir çizer. Sergi onun bu özelliğini de öne çıkarıyor. Belki böylesi bir gösteride anlatılanların çokluğu ve büyük sayıdaki başarılı uygulamalar üzerindeki vurgu, bu ayrıntının gözden kaçmasına neden olabilirdi. Fakat bütün bu başarıların arkasında, küçük müdahalelerle final tasarımı ortaya çıkaran, çoğunlukla küçük boyutlardaki bir kavramsal eskizin varlığını görmek çok etkileyici.

 

Serbest çizimlerinin halk mangaları gibi kendine güvenli bir havası var; ama bu kelimenin 19.yüzyıldan beri adlandırdığı çizgi romanlardan farklı olarak Kurokawa’nın çizgileri birer karikatür veya tuhaf resimden ziyade, arayışı içinde olduğu kavramların ilham verici görüntüleri ve kısa bir süre sonra gerçek yapılara dönüşecek detaylar. Daha da ötesi, bazı yapılarını tanımlayan strüktürel analizler gibi mobilya, demir işleri ve aydınlatma elemanları için başlangıçta eskizlerde ifade bulan üretici fikirler, o halleriyle yapım öncesi uygulama çizimlerine dönüşmüş. Burada da doğadan alınmış gizli geometrilerin ve fraktal eğrilerin ağırlık kazandığını ve son yapılarıyla akrabalığı olan bir dizi donatının üretildiğini görüyoruz.

 

Kurokawa’nın 1990’da bir yarışmayı kazanarak uygulamaya başladığı devasa Kuala Lumpur Havaalanı Projesi, bugün tamamlanmış durumda. Burada tüm tasarım ekibi, bu ölçekteki bir yapının karmaşık dolaşım ve altyapısının getirdiği büyük zorlukların yanında, yoğun kullanımlı alçak bir yapılaşmanın sorunlarını yeniden düşünebilme fırsatının da farkındaydı. Ne var ki, bu tasarım da tüm yapıdaki ortak alanlar boyunca açıklıkları ve servisleri tanımlayan ve metaforik olarak “yapısal ağaçlar”dan oluşan bir koruluk gibi basit bir taşıyıcı sisteme dayanıyor ve teknolojiyle doğanın yeni bir kaynaşımını gündeme getiriyor.

 

Kurokawa üstlendiği işlerde çoğunlukla şanslıydı. Son dönemdeki projelerinin çoğu, yaşamın kültürel boyutlarına olan ilgisini geliştirmesine olanak sağladı. Bu, 1970’lerden beri peşpeşe gelen müze, sanat galerisi ve kongre merkezi gibi tasarımlarda açıkça görülebilir. Japonya’daki Ehime Vilayeti Bilim Müzesi de, Wakayama’daki Modern Sanatlar Müzesi de, Kurokawa’nın yapılarının bir yerin ufkunu nasıl genişlettiğini, tek bir projede yoğunlaşmakla tüm bir bölgenin en geniş kültürel anlamdaki öğrenim ve gelişim olanaklarını nasıl zenginleştirdiğini örnekliyor. Bu yapıların bağlamsal etkisini kavramak için, varolan peyzaj içindeki görünümlerini izlemek gerek. Bunun anahtarı belki de bu yapıların sade dış hatlarında gizli. Bunlarda olduğu gibi başka projelerde de temel geometrik formlar -küpler, koniler, silindir ve küreler- Kurokawa’yı hep cezbetmiş. Bunlara, doğal metaforlara dayanan diğer esin kaynaklarını, hatta Wakayama Müzesi’nin yüzen çatısında olduğu gibi, geleneksel Japon şatolarının mimari stilini de eklemek gerek.

 

“Herkes bir Kahraman” kitabında Kurokawa, Modernizm’in tam karşıtı olarak “sembolizasyon, dekonstrüksiyon, görecelik, alıntı, arabulma, dönüştürme, nüans ve yananlam”ı benimsediğini iddia ediyor. Ve bu görüşü benimsemekle -bir strateji olarak yeniden ifade etmekle- ve çalışmalarının tamamen yeni bir esin ve özgürlük alanına yöneldiğini düşünüyor.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


7844 - unknown - 38.107.179.238