Kisho Kurokawa
Sevgi Lökçe
Kurokawa’yı önde gelenler platformuna taşıyan niteliği
aslında kuram ile uygulama birlikteliğini pratiğe taşıması, mimarlığın
kültürlerarası özelliğini vurgulamasıdır. O, çağdaş dünyanın çok eğilimli
tavrının yanına geleneksel Japon felsefesi ve kültüründen geliştirilen
düşünceleri de koyarak ekolojik ve biyolojik kavramlarla buluşan bir felsefenin
tartışmalarını gündeme taşımıştır.
Intercultural Architecture, The Philosophy of Symbiosis adlı
kitabın önsözünde C. Jencks’in belirttiği gibi gündemdeki bu felsefede
“yerine-veya”nın yerine “her ikisi-ve” tercih edilmektedir. Burada dışında
bırakılma yerine içine alma etiği, yaratma sürecinde tesadüfilikler yerine
karıştırıp birleştirme pratiği öne çıkmaktadır. Aslında Postmodern kültürün
hayati önem verdiği bir durum - karşıtlık eğilimlerinin önemsenmesi - söz
konusudur. Bunun sürpriz olmadığı açıktır: Onun Doğu’daki evi, Batı
bağlantıları ve daima değişen teknolojinin varlığı göz önüne
alındığında...Kurokawa, Doğu ve Batı’nın yüz yüze gelişi veya başka bir gözle
karşı karşıya oluşuna birbirlerini reddederler diye bakmamaktadır.
Karşılaştırırken kıyaslarken her birinin farklılıklarını bilerek, karşısında
olunanı eleştirerek bir birliktelik bulunur demektedir. Bu nedenle mimarlığın
kültürlerarası olduğunu, kuramın Antik’ten bugüne, Modern’e, Doğu ile Batı’nın
birlikteliğinden pratiğe taşındığını ve taşınmasını savunmaktadır. Bu
düşünceler onun mimarlığını melez bir duyarlılığa ve çok geniş bir ilgi alanına
taşıyor. O totaliter olmayan bir biçimde değişik dönemlerin ayırdında olarak,
geçmişte taşın ve cephe mimarlığının, günün orta karar mimarlığının,
alüminyumun / çeliğin belirlediği gelecek mimarlığının kesişiminde bir yolu
benimsiyor.
Bunu karşıtlıkların, birlikteliklerin ve kesişimlerin
bilincinde gerçekleştiriyor. Burada yoğun ve derin bir Modernizm ile High-Tech
birlikteliğini işlevsel, kavramsal ve sembolik anlamlar nedeniyle tarihi
temalarla beslerken karşıtlıkları kronolojik, konstrüksiyonel, tematik ve
psikolojik duyarlılıklarda sürdürüyor. Doğrusu bunu yaparken herhangi bir
üslubun etkisinde kalarak değil ancak üslupların süperpoze edildiği bir tarzda
ve Doğu ve Batı’nın kendi özgül kimliklerini ve otonomilerini korudukları bir
tarzda gerçekleştiriyor. Onun savunduğu mimarlık ortamı bir ortakyaşarlıklar
mimarlığı düşüncesi / felsefesi olarak vücut buluyor.
Simbiosis felsefesi aslında herhangi bir ideoloji veya
sistematik bir felsefe değildir. İnsani boyut düşüncesine tutunan ve
yaşantımızı değiştiren, ortamları etkileyen bir değişiklik gibi
sunulmuştur.Burada önemsenen sıra dışı veya özgün bir şey yaratmanın yolunun
yarar ve zarar arasında, kişilikler arasında ve kültürlerarasında
birlikteliklerden geçtiğidir. Ortakyaşarlıklar dönemi farklı kişiliklerin,
kimliklerin ayırdında olmak, onların yarıştığını gözlemlemek, incelerken ve
karşısında olurken her biri ile işbirlikleri kurmaktır. “..Geleneksel Japon
davranışındaki uyum, duygusal ve tinsel anlayışlar, işlev böyle bir dönemde ne
yapacaktır? Galiba uyumu ve anlayışı tüm bireyselliklere ve kabul
edilebilirliklere taşıdığımızda gelenek ve geleneksellik de kendisini bir
ortakyaşarlıklar denizinde bulacaktır. Kültürel değerlerin pozisyonu ve
standartlarında bir anlaşmazlık olduğunda birinin / bir şeyin karşısında olanı
yok etmeyip ortak bir zeminde buluşulması temel alınmalıdır. Böylece
birbirinden tamamen farklı iki kültürde bile birbirleriyle işbirliği yaratan
pozisyonlar olacaktır.” derken böylesine bir simbiosis de aslında her zaman
zıtlıklar ve yarışma içinde olunduğunu da yadsımıyor.
Ona göre bu simbiosis dünyasında eşitlik ve evrensellik
düşünceleri ile bir ateşkes imzalanmış gibidir.Bu ateşkes evrenselliğin başka
bir biçimi olarak teknolojinin geniş kullanımı ile de
sonlanmıştır.İnanılmaktadır ki ulusların kültüründe veya gelişimindeki
farklılıklar teknoloji aracılığında gelişen sağlık ve mutlulukla homojenlik ve
birlikteliğe ulaşacaktır. Otomobiller, nükleer güç, Modern Mimarlık’ın çelik ve
camı Ortadoğu’nun çöllerinde, Güneydoğu Asya’nın tropikal kentlerinde hatta
Çin’de mutluluk aynı zamanda benzerlikleri yaratmıştır. Ancak bilinmelidir ki
kültür ve gelenekten koparılmış bir teknoloji de kök salamaz. Teknoloji
transferi sofistikasyon ister: Bölgeye adaptasyon, durum ve adetlerin özgünlüğü
gibi konularda. Farklı bir kültür değişik bir yaşam biçimiyle karşılaştığında
teknolojinin kök salması oldukça zordur. Kurokawa bunu sadece Batı’nın
yüceltildiği bir uluslar arasılık ve evrensellikten uzak başka bir noktaya
çeker. Ancak o, statik bir gelenekselcilik ve ırkçılıktan yana olmadığını da
belirtir. Gelecekte değişik bölgelerin kendi geleneklerini gözden geçirdikleri
/ geçirecekleri bir geleceğin varlığına işaret ederken uluslararası düzeyde her
bölge değerlerini ve standartlarını diğer bölgelerle kıyaslayıp gözden
geçirecektir ve her bölge kendine özgü olanı belirleyecektir, diyerek
kültürlerarasılıktan ne amaçladığını açıklar.
BİR ARADA OLMAKTAN SİMBİOSİSE
Kurokawa simbiosis sözcüğünü 1979’da kullanmaya başladığını,
ancak 1960‘larda Urban Design adlı kitabında bir bölümün ‘“Bir arada Olmanın
Felsefesi” ismini taşıdığını belirterek: “Modern düşüncenin ve metodolojinin
tüm alanlarında düalite sorunu olduğunu, Avrupa Uygarlığının Hıristiyanlık’tan
uzak düşünülemediğini, bu inançla iyi ve kötü ayrımını, iyilik ve ışığın
karşısında şeytan ve maddi dünyayı, yaratanın karşısına yaratılanın
varolduğunun kabul edildiğini belirterek, felsefi düalizmin evrenin temel
ilkesi olarak varolmasının Antik Çağ’a,Yunan uygarlığına dayandığını tekrarlar.
Descartes’ın düalizm önermesine, Kant’ın yorumlarına, özgürlük ile gereklilik
olgularındaki düaliteye dikkat çeker.
Avrupa rasyonalizminin endüstrileşmeye ve toplumun
modernizasyonuna katkısının da bu düalizm içinde geliştiğini belirtir. Bizim de
artık bu düalistik artikülasyonlarla düşündüğümüzü, beden-ruh, sanat-bilim,
insan-makina, duygusallık-rasyonalite ayrımlarında örnekler.
Çağdaş tasarım keşiflerinin de bu düalizm temeline
dayandığını, güzellik ve yararlılık, biçim ve işlev, mimarlık ve şehir, insan
ölçeği ve şehir ölçeği (süperinsan) gibi düalitelerin bir sarkaç hareketinde
gidip geldiğini, modern tasarımda işlevselliğin ve güzelliğin bu harekette
nasıl salındığını anlatır.
Diğer taraftan insanlık, duygusallık ve güzellik işleve
karşı bağımsızdırlar ve “Güzellik işlevseldir!” dogmasını hatırlatır. Düalistik
yöntemlerle problem çözdüğümüzde uyum kavramı gündem belirleyicidir. Örneğin
kentsel ölçekte iki türlü ölçek olduğunu, birincisinin insan ölçeği ikincisinin
ise süperinsan ölçeği olduğunu, her ikisinin karşı karşıya kalarak nasıl uyum
kurulduğunu / kurulması gereğini örnekler.
Amacının düalizmden plüralizme doğru olduğunu ve buradan da
yeniden birlikteliğin gelişimine yönelmek olduğunu söyler.
Onun felsefesinde bir arada olmak, içinde düalizm olmayan
Hint Felsefesi, Veda Felsefesi ve boşluk kavramsallığındaki Budizm etkileriyle
bezenmiştir. 1959’dan başlayan bir süreçte ortakyaşarlık kavramı şekillenerek
gelişmeye devam ettirilmektedir. 1960’ların başında Metabolist Hareket
biyolojideki canlıların metabolizması sözcüklerine öykünerek mimarlık alanına
yeni bir yorum getirmiştir: Şehirler ve mimarlık büyüyen metabolizmalara
benzetilmektedir. Artık tek bir sözcükle özetlenemeyen geçmişin, günün ve
geleceğin ortakyaşarlıkları insanoğlu ve teknoloji - diğer bir deyişle
eşzamanlı ve çift zamanlı - merkeze yerleştirilmektedir. Bu yeniden bir arada
olmak merkezli yaklaşımdır ve her şeyin birbiriyle ilişkili olduğu düşüncesine
tutunarak, hayvanların, insanların bitkilerin ve minerallerin bir arada
oluşlarıyla açıklanmaktadır. Bu Budizm de Kurokawa’nın ilk hocam dediği Shiio
tarafından yapılmış bir gerçek hayat tanımıdır.
Budizm ve Doğu kaynaklı dünyaya Batı dünyası eklemlendiğinde
günümüzün takıntıları kesinlikle yeniden gözden geçirilmeli, tarihteki
semboller ve üsluplar aynen taklit edilmemeli ve tarihin ve geleceğin
simbiosislerinin sonsuz sayıda anlamları değerlendirilmelidir. Tarihi işaretler
ve semboller dönüşümün, artikülasyonun, sofistikasyonun ve ortalamanın araçları
olmalıdır. Örneğin mimarlıkta bir binanın dışının kolonadlı plaza yaklaşımı, avlusu,
koridoru, taş bahçesi, taştan bir heykele dönüşmüş merdiveni gibi
niteliklerinin mimarlık ve doğada, iç ve dış ilişkilerinde nasıl bir
ortakyaşarlık haritası oluşturduğu unutulmamalıdır.
Yerden gökyüzüne, zeminden evrene, geçmişten geleceğe her
şey bir ortakyaşarlıktır diyerek mimarlığa nasıl yaklaştığını açıklamaktadır.
MELBOURNE CENTRAL
1991’de yapımı tamamlanan büro ve ticaret alanları ile
dinlenme mekanlarını da içeren Melbourne Central Binası aynı zamanda metro
istasyonları ile de bağlantılar içeriyor. Melbourne’un finans merkezinde,
260.000 m2. ile eski doku ile yeni kent merkezinin buluştuğu bir noktada yer
alıyor.Bürolar, dükkanlar, dinlenme mekanları ve metro istasyonları ile tek bir
bina kompleksi olarak aslında kentin büyük bir parçasının yeniden hayat
bulmasını sağlıyor.
Kentin o bölgesinde ada ölçeğinde bir yerleşim önerilirken
daha önceden silah imalathanesi olarak kullanılan eski bir binanın yıkılmaması
için Melbourne sakinleri ayaklanıyor. Yeni yapılaşmaya binanın korunması
kaydıyla izin veriliyor. Bu özellik aslında Kurokawa’nın geçmiş, bugün ve
gelecek bağlamındaki simbiosis felsefesine çok uygun bir ortamı da hazırlıyor:
Dış-iç, plaza yaklaşımı, avlu, iç avlu, eski ve yeni malzeme birlikteliği,
teknolojinin eski ile buluşması, tuğla binayı sarmalayan çelik ve camın
kullanıldığı çok büyük bir koni ile örtülen dev atrium, atriuma açılan bir çok
balkon tüm ticaretin merkezi olarak boş zaman geçirme mekanlarını da içeriyor.
Düşeydeki hareket tüm bu mekanları bir bütüne tamamlıyor. İç mekanın böylesine
bir kentselliğe taşınmış olmasının aracı olan eski bina, özellikle
imalethanenin bacası ile mekandaki dikey harekete - koni ile tamamlanan - çok
güçlü bir etki kazandırıyor.
Kurokawa kuşkusuz burada bir kente ait durumu,
eylemlilikleri, malzemeleri ve biçimleri heterojen bir karışım haline felsefesi
doğrultusunda getirmiş oluyor. Eski ile yeni günün yaşantısını yönlendirirken
incelmiş malzeme ve teknolojinin ile geleceğe uzanıyor.