Makine Çağı’ndan Yaşam
Çağı’na
Kisho Kurokawa
AVRUPA RUHUNUN DEVAMLILIĞI
Makine Çağı’nın Avrupa ruhunun çağı olduğunu söylemiştim ve
bunu şimdi geliştirmek istiyorum. Edmund Husserl “Avrupa Bilimlerinin Krizi ve
Transendental Fenonemoloji”de (Crisis of European Sciences and Transcendental
Phenomenology) (1936) 20. yüzyılı nesnel rasyonalitenin çağı olarak tanımlar.
Modern rasyonalite çağındaki doğa bilimleri, geometri, fizik ve psikolojideki
tek doğrunun tüm gerçekliğin temelini oluşturduğu kanısını yansıtan temel
eğilim tarafsızlaştırılmalıdır. Bu bilimler, bütünleştirilmiş dünya görüşüne
dayalı bir norm yaratarak, analiz yoluyla, ölçülebilirlik için gerçekliği
indirgemeye çalışırlar. Bu, dikkat çekici bir biçimde, bir makinenin
parçalarına indirgenebilmesi ya da standartlaştırılmış ürünlerin dünyanın her
yanına dağılması sürecine benzer.
Dünyanın bu görünümü, - nesnel bir rasyonalite ve Modern
rasyonalizm - Öklid, Galileo, Newton, Lavoisier ve Darwin tarafından da ileriye
yönelik olarak detaylı bir biçimde ele alınmıştır. 1939’dan bu yana rasyonel
bilimler için esas olan, mantıksal analiz olanakları yararına görsel araçları
yadsıyarak, resmi olarak aksiyom niteliği kazanmış Bourbakian bilgi
derlemesidir. Kimi nesnel rasyonalist yaklaşımlar zaman içinde yerini Plato,
Aristoteles, Descartes, Hegel, Chomsky ve Habermas’da tayin edebileceğimiz,
mevcut ortodoks, mutlak Avrupa düşüncesini ortaya koyarlar. Avrupa inancının
belkemiği olan Katolik kilisesinin evrenselliği de benzer biçimde işler.
Başlangıçta tek ideal bir varlık vardır: Tanrı. Bu düşünce eğiliminin temelinde
yatan düalizm, tüm indirgemeleri ve analizleri olanaklı kılan mekanik prensiple
aynıdır. Burada dünya karşıtlıklar dizisi olarak algılanır: Parça ve bütün,
beden ve ruh, bilim ve sanat, iyi ve kötü, yaşam ve ölüm, ve sonuçta akıl ve
duygu. Ana kural, demokrasinin temel eğilimi, evet ve hayır arasındaki ikili
seçimdir. Düalizmin en ileri ortaya konmuş hali bilgisayardır.Süper-insan
hızında 1 ve 0 arasındaki tekrarlanan seçime benzetilebilen bu ilke, bu tür bir
felsefenin mutlaka en tepe noktası olmalıdır. Bu düalistik dünyada belirsiz,
anlaşılmaz ve çok değerlikli alanlar reddedilir. Çelişkili öğeler, karşıt
öğelerin simbiosisi ve karışık ifadeler kaotik ve irrasyonel olarak ele
alınırlar.
Makine Çağı’nın mimarlık ve sanatı, evrensel sentezi
başarmak için analiz, strüktür ve organizasyona hizmet eder. Bu, gayet yakın
bir biçimde, sonuçta belli bir fonksiyonu yerine getirmek için yeterli olacak
biçimde parçaları bir araya getirilmiş bir makineyi yaratmaya benzer. Burada
belirsizlik, yabancı öğelerin müdahalesi, rastlantısal ve çok değerlikli öğeler
dışarıda bırakılır. Bilgi edebi ya da şiirsel olmamalı, kural koyucu olmalıdır.
Gerçekten, lineer ilerleme bir ilkedir.
Böylece bir okul okul gibi olmalıdır, hastane hastane gibi,
ofisler ofis gibi, evler de ev gibi. Ama bir okul için, onun neye benzemesi
gerektiğini tanımlayan herhangi bir nesnel standart var mıdır? Gerçekte,
hastaneler arasındaki farklılıklar -yaşlılar için hastaneler, psikiyatri hastaneleri,
acil bölümleri, muayene ve teşhis bölümleri- hastane ve okul arasındaki
farklılıktan daha çok göze çarpabilir. Gerçek dünyada, büyük “İ” ile soyut bir
“insanlık” yoktur; insanlık erkekleri, kadınları, yetişkinleri, çocukları ve
Bay A ve Bayan B’yi içerir.
20. yüzyıl, sona yakın duran bu çelişkilerle boğuşur.
Avrupa-Merkezciliği, Akıl-Merkezciliği ve endüstri toplumunun sonuyla aynı anda
yaklaşan Makine Çağı’nın sonu, dünyadaki kargaşayı arttırmakta. 21. yüzyılın
üzerindeki perde, tüm bu alanlardaki devrimlerle mi yükselecek? Yeni çağ,
makinenin ve Avrupa ruhu çağının reddedişiyle mi başlayacak? Sanmam. Yeni
felsefe ve yeni teknoloji ile birlikte, simbiosisin içinde var olacak olan yeni
çağ, önceki 150 yılın ağır yükünü taşıyacak.
ÇAĞIN MİMARLIĞININ YAŞAM İLKESİ
Geçmiş Makine Çağı’na ters bir biçimde, 21. yüzyılı yaşam
çağı olarak isimlendiriyorum. Önceden de dediğim gibi, son 40 yıllık
çalışmalarım ısrarlı bir biçimde makine ile baş etmek ve yaşamın mimarlığını
belirtmek üzerine gelişti. 1959 yılında Metabolist Hareket’in kurucularındandım
ve bilinçli bir biçimde bunun terimlerini ve anahtar fikirlerini, yaşam
ilkelerinin vokabülerinden seçtim. Makineler büyümezler, değişmezler veya kendi
uyumlarının metabolizmasını gerçekleştirmezler. Buna zıt bir biçimde, yaşam
ilkesi çağının başlangıcını ilan etmede anahtar kelime olarak “Metabolizma”
doğal bir seçimdi.
Yaşamın şaşırtan çoğulluğu, homojenlik ve evrensellik gibi
Makine Çağı fikirlerine keskin bir zıtlık içinde yer alır. Bireysel hücrelerin
kombinasyonu ve DNA’ların spiral konfigürasyonu yoluyla iletilen genetik
bilgilerin sonucu olarak, insan yaşamı tektir. Bazen Darwin’in evrim teorisini
yeniden gözden geçirmekteyiz. Onun, insan türünün kendi evrimsel tırmanışının
zirvesinde durduğu; ve ekonomik refah ile bize özel teknolojik kültür fikrinin
tüm canlı varlıklar için seçim kriteri olarak hizmet etmesi gerektiği
iddialarıyla mücadele etmeliyiz.
“Gelişmemiş”, “gelişen” ve “gelişmiş” uluslar gibi etiketler
Darwin’inkine benzer biçimde ilerleme fikrini ortaya koyarlar. Evrensellik
egemen olduğunda, bir çağın ekonomik ve teknolojik ilerlemeleri, üzerinde yoğun
düşünülecek ve gözden geçirilecek yeni konulardır. Yeni çağda değeri olan şey,
yaşamın çoğulluğudur. Bizim çevreye karşı yeni ilgilerimiz ve ekolojiye karşı
artan önem, bu çeşitliliği korumayı amaçlar.
Çeşitliliğe dair yeni bir önerme, toplumun ekonomik ve
teknolojik sektörlerinde açık bir biçimde ortadadır. Kendi ekonomi ve
teknolojimizin amacı olarak, heterojen kültürlerin simbiosisinde ısrar
etmeliyiz. Mevcut ileri ve geleneksel teknolojinin simbiosis içinde yer
almasında keşfe açık bir yol olarak, kalıcı bir dönüşüm için, ekonomik destek
ve kalıcı dönüşüm fikrinden ayrılmalıyız. Böylece, teknoloji bazı bölgelere
uygun biçimde adapte olacaktır.
Örneğin, Hindistan’da bugün bile, kurutulmuş inek gübresi,
ateş yakmak için gereken enerjinin çoğunu sağlar. Hintliler, inekleri kutsal
hayvan olarak kabul ederler ve yakıt olarak inek gübresinin kullanımı Hint
kültürü ve yaşamının ayrılmaz bir parçasıdır. Hint enerji politikası olarak, en
işler kombinasyon içinde atom enerjisi, hidroelektrik güç ve inek gübresinin
kombine kullanımı en iyisi olmaz mıydı? Teknolojinin bu uzlaşmış biçimi
-simbiosis içindeki bu eski ve yeni olan biçimi- Yaşam Çağı’nda beklediğimiz
şeydir.
Analoji yoluyla, benim kimi zaman savunduğum kültürler-arası
mimarlık, farklı kültür öğelerinin bir simbiosis içinde yer aldığı melez
yaklaşımdır ki bu, gelenek ve ileri teknolojinin simbiosisiyle çevreye uyumlu
hale getirilmiş bir mimarlıktır. Farklılıklar, bizim yaşayan varlıklar
olduğumuzun tam bir kanıtıdır ve anlamı yaratan bu farklılıklardır.
FONKSİYON, KALITIM VE ANLAM
Japonya’da, imalata yönelik olmayan endüstri GNP’nin yüzde
yetmişinden daha fazla önemlidir.Bankacılık, radyo ve televizyon yayıncılığı,
basılı yayın, bilgisayar yazılımı araştırması, eğitim, grafik, ürün tasarımı,
hizmet ve dağıtım sektörleri gibi kimi imalata yönelik olmayan endüstriler,
kendiliğinden ürün üretmezler; onun yerine toplam değer üretirler.
Bilgi toplumu ve enformasyona yönelik sektörler farklılığın
ve anlamın üretimine dayalıdır. İnsanlar, kendi tasarımlarının toplam değerine
dayalı olan elbiseler satın alırlar. Jean Baudrillard’ın bize anımsattığı gibi,
üretilmiş tüm piyanoların pazar payı, hiç bir zaman çalınanlar değildir; onlar
yaşama mekanında dururlar ve tuşlarına dokunulmaz. Bazı piyanolar bir müzik
enstrümanı olarak kendi işlevleri için satın alınmazlar; satın alan kişinin
müzikten zevk aldığını ya da böyle bir enstrüman alacak zenginliğe sahip
olduğunu bildiren bir sembol olarak satın alınır. Endüstri toplumunda, bu olgu
negatif bir şey olarak kabul edilir. Ama, bilgi toplumunda bu dokunulmayan
piyanolar kendi anlamlarına sahiptirler.
Postmodern Mimarlık, kendi yolunda, endüstriyel toplumdan
iletişim toplumuna olan bu geçişi kavramıştır. Bu şimdilerde fizik, bilim,
matematik ve felsefe alanında kabul edilen bir fikirdir.Postmodern’in özel bir
tarz olarak, son derece sınırlı bir moda biçiminde tanımlanması mimarlık için
talihsizliktir. Bu dar anlamda Postmodern Mimarlık’ın başarısızlığı, Makine
Çağı’nın Modern Mimarlığı’na geri dönüş için herhangi bir girişimin
umutsuzluğunu açıklamaktadır.
Kalıtım yoluyla garanti altına alınan yaşamın çoğulluğu
gibi, mimarlık da geleneğin mirası ile kendi çoğulluğunu elde eder. Bu, pek çok
düzlemde gerçekleşir ve tek bir metot yoktur. Yeni teknik ve malzemeler aşama
aşama gerçekleşen değişimi üretmek için öne sürülürken, Sukiya olarak
isimlendirilen, tarihsel biçimlerin birbirine eklendiği Japon mimarlık tarzı
bir strateji kullanır. Sen no Rikyu, Furuta Oribe, Kobori Enshu ve daha yakın
zamandaki Isoya Yoshida ve Togo Murano’nun Sukiya Mimarlığı, bunun
örnekleridir. Benim hanasuki olarak isimlendirdiğim kendi Sukiya Mimarlığım,
geçmiş ve geleceğin bu simbiosisinin bir diğer örneğidir. Avrupa’daysa
Palladio’nun mimarlığı, 17. yüzyıl mimarlığından miras alınan geleneğin bir
örneğini meydana getirir.
Geleneği korumanın ikinci bir yolu, tarihsel biçimleri
parçalamak ve “yeniden bir araya getirme” metodu olarak mimarlığın yeni
dünyasında öğelere özgür bir biçimde yer vermektir. Bu stratejiyi izleyerek,
kimi tarihi biçimlerin ve onların yeniden kombinasyonlarındaki parçaların daha
önceden alt üst edildiği biçimindeki özgün anlam, çok değerlikli yeni bir önem
kazandı.
Ama mimari geçmişi yeniden açıklamak için bir diğer
yaklaşım, tarihsel sembollerin ve biçimlerin altını çizen düşünceler,
estetikler ve yaşam tarzlarına dikkat çekmektir. Böylece soyutlama, ironi,
nükte, şekil değiştirmeler boşluklar ve metaforlarla karakterize olan sofistike
bir tarz yaratarak somut semboller ve biçimler entelektüel bir biçimde
kullanılır. Çağdaş binalardaki kimi öğeleri deşifre etmek, geleneğin sınırlı
bir bilgisini ve mizahın keskin anlayışını gerektirir. Net bir biçimde, tarihsel
geleneğe yaklaşım, bir çalışmanın hazırlandığı bağlama bağlıdır.
Eklektik Postmodernizm’in babası olan Robert Venturi’nin,
Michael Graves ve Arata Isozaki’nin ortak sahip oldukları şey, tarihin
yönlendirmesinden çok uzağa dayanmak değil, çalışmalarının Avrupa-Merkezciliğin
bir uzantısı olmasıdır. Ama bu üç mimardan kimisinin, Japonya ve Birleşik
Devletlerin her ikisinde de ortak olan Avrupa’ya yönelik aşağılık duygusu
tarafından etkilendiğini de göz ardı etmemeliyiz.
SİMBİOSİS VE YENİ TEKNOLOJİ
Buna net bir biçimde zıt olan simbiosis, farklı kültürler,
karşıt etkenler ve ayrı öğeler - ki, düalistik karşıtlığın uç noktalarından
bahsetmeden - arasındaki özel bir bölgeye dair referansla olanaklıdır. Bir
diğerinin bireyselliğinin özel bölgesi, ya da kültürel inanç geleneği dikkat
gerektiren bilinmeyen bir alandır. Bununla birlikte eğer bizim özel alanlarımız
çok kuşatılmışsa, kapsamı genişletilmiş bir diyalogu ve değişimi başarmak için
efor sarf edilmelidir. Herkese açık olmayan bir milliyetçilik ya da kapalı
bölgeselcilik gibi belirli insanların yaşamlarına dair görünümün dokunulmaz bir
özel alan olduğuna dair olan ısrar, simbisosise yardımcı olmaz.
Simbiosisi başarmak için gerekli olan ikinci bir yol ise,
arada bir mekanın varlığıdır. Arada olan mekan önemlidir; çünkü ortak bir
anlayışa ulaşmak için karşı tarafta yer alanların, genel kurallara itaat etmesi
için gerekli cesareti verir. Buna, “deneme niteliğinde bir anlayış” olarak
gönderme yapıyorum. Arada olan mekan, somut (dokunulur) bir nesne olarak varolmaz,
kendisi deneme niteliğinde ve dinamiktir.Arada olan mekanın varlığı,
karşıtlıkları içeren canlı bir simbiosisi olanaklı kılar.
Daima, ilerleyen karşıt iki öğenin karşılıklı birbirine
geçmesi ve karşılıklı anlaşılması olarak, arada olan mekanın sınırları akış
halindedir. Kimi arada olan mekanların olasılığı, tüm karasızlıkları ve çok
değerlilikleri içinde yaşam ilkesini açığa çıkarırlar. Tolerans, kesin
sınırların eksikliği, iç ve dışın birbirinin içine geçmesi Japon sanatı,
kültürü ve mimarlığının özel karakteridir. Son 30 yıldır yazdığım çoğu
makalemde Japon kültürünün değişik görünümlerini yazdım - ma gibi (zaman ve
mekanda ara), engawa (veranda); Noh tiyatroda Zeami’nin tanımladığı düşünce ve
eylem arasındaki sessiz an olarak senu hima fikri; “cadde mekanı”; Rikyu grisi;
şeffaflık olarak nüfuz edilme kabiliyeti; kafesler ve hanasuki -. Bunların tümü
bu ara mekan fikrini izlemeye çalışırlar.- Tüm Japon kültürünün içinde işlediği
Budist düşüncenin düşünce tarzı simbiosis felsefesinin kendisidir; bu nedenle
benim için, yaşam çağının mimarlığı ve Japon kültürü arasında güçlü bir doğal
bağ vardır. Ve tabii ki, bu, benim çalışmalarımdan ayırt edilemez.
Ara mekan, bazen metamorfoz oluşturur. Metamorfoz, yaşam
sürecinin özel belirleyicilerinden biridir: Bir larva bir kelebeğe
dönüştürülür; bir yumurta bir kuş ya da balığa. Daha beklenmedik ve uç olan bir
yaşam ilkesi yoktur. Mimari olarak söylenirse, giriş kapısı, atriumlar ve büyük
ölçekli tüm tarzlar ya da diğer alışılmadık mekanlar insanlara tesir eder; çünkü
biz daha fazla işlev tarafından açıklanamayan beklenmedik, sıra dışı bir
biçimde birbirini takip eden olaylar dizisindeki kimi sıçrama türlerini
kavrarız.Caddeler, meydanlar, parklar, rıhtımlar, bir parça kent, kent
duvarları, kent girişleri, nehirler, referans noktası olan kuleler -karayolları
gibi kentin altyapısı- tekil binaların varlığını zenginleştiren bir uyarıcı
olarak rol oynarlar.
1959 yılında mimarlık kariyerime başladığımdan bu yana 38
yıldır neden metabolizmayı, metamorfozizmi ve simbiosisi yaşam ilkesini
açıklamada anahtar kelime ve fikir olarak seçtiğim sanırım şimdi daha açık
olabilir.
Yaşam Çağı mimarlığının oluşumunu destekleyen felsefeler,
gerçekte Batı düşüncesinde bulunabilir.Ama düalizmin ezen geleneğinin ve nesnel
rasyonalizmin görünümünde bunlar küçük bir azınlıktırlar. Eski Yunan
düşüncesinin ana görüşünü sunan Plato ve Aristoteles’ten farklı olarak,
Democritus ve Sokrates öncesi atomlara dayalı bir doğalcılık teorisi
açıklamışlardır. Leibniz, Spinoza ve Wittgenstein doğayı bizim içimizde ve
formatif (gelişme eğilimi olan?) bir güce sahip olduğunu kabul etmişlerdir.
Heidegger, Batı’nın ana görüşü olan “görme kültürüne” karşı olarak “duyma
kültürünü” savunmuştur. Merlau-Ponty ise Descartes’ın beden-ruh ikilemini
reddeder. Lévi-Strauss kendisinin Strüktüralizm teorisi ile tüm kültürel
değerlerin göreceliliğini açıklamıştı. Deleuze ve Guattari çeşitlilik ve
değişikliğin yeni düzeni için model olarak rizomu (kök gövdeyi) önerdi. Daha
yakınlarda, Baudrillard “dış görünüşün özerkliği” ve ekonominin ölümünden
bahsetti. Derrida Avrupa-Merkeziliğinin ve Akıl-Merkezciliğin
dekonstrüksiyonunu ileri sürdü. Julia Kristeva, “polilog” olarak isimlendirdiği
çoğul “ben”i düşündü. Matematikçi David Boehm, önceden rastlantısal olduğu
düşünülen doğal dünya olgusunu açıklayan nonlineer analize dayalı olan
“birbirine dolaşmış düzeni” keşfetti. Mandelbrot fraktal geometriyi tasavvur
etti. Arthur Koestler, parça ve bütünün bir simbiosisi olan Holon’u ispatına
gerek duymadan kabul etti.
Prigogine’nin dağılan strüktürü ve Haken’in sinerjitiği,
Adorno’nun bütünü reddeden kimliksizliği vardı.Foucault modern rasyonalitenin
dekonstrüksiyonunu ve merkezden kaçışı ileri sürdü. Umberto Eco, heyecan veren
Gülün Adı ve Foucault’nun Sarkacı adlı romanlarını yazdı. Stockhausen ve henüz
yakınlarda ölen Boulez gibi Webern-sonrası müzik kompozitörleri kendi izlerini
yarattılar. Makine çağının felsefe ve bilimi matematiksel mantığın Bourbakian
modeline ait aksiyomlarda somutlaşırken, yeni felsefe, bilim, edebiyat ve yaşam
çağının müziği sorunlu bir hal alacak. –ki bu, benim yaklaşık son 40 yıldır
ileri sürdüğüm simbiosis felsefesine bağlıdır.
Sadece bilim ve felsefe değil, teknoloji de, Yaşam Çağı’nın
ilk görünüşü gibi büyük bir dönüşümle yüz yüzedir. Buhar makinesi ve otomobil
tarafından somutlaştırılan Makine Çağı’nın teknolojisi görünür hale geldiğinde
- Modern Mimarlık Çağı ile uygun olarak -, Yaşam Çağı’nın teknolojisinde ana
oyuncular iletişim, bioteknoloji, genetik mühendisliği, ve diğer “görülmeyen”
bilimler olacaktır. Makine Çağı’nın -makine için bir metafor gibi yaratılan-
“high-tech” mimarlığına karşıt olarak, Yaşam Çağı’nın “new-tech” mimarlığı,
ifade edilen bu görülür teknolojilerin ileri derecede zor problemleriyle yüz
yüze kalacaktır. Dış görünüşün özerkliği olarak isimlendirilen, yeni sembolik
mimarlığın doğuşunu sağlayacaktır. Görülmeyen teknolojilerin ruhu soyutlaşırken
ya da sembolik bir biçimde ifade edilirken, teknolojinin ifadesi Yaşam
Çağı’ndaki “dış görünüşün özerkliği” ile paralel bir yön izleyecektir.
Üç anahtar fikre dayalı olan mimarlığım, bu yaşam ilkesinin
çağında köklenen revizyonist bir tezi izler ki, bunlar: Metabolizma, metamorfoz
ve simbiosistir.