27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Makine Çağı’ndan Yaşam Çağı’na

Kisho Kurokawa

 

AVRUPA RUHUNUN DEVAMLILIĞI

Makine Çağı’nın Avrupa ruhunun çağı olduğunu söylemiştim ve bunu şimdi geliştirmek istiyorum.  Edmund Husserl “Avrupa Bilimlerinin Krizi ve Transendental Fenonemoloji”de (Crisis of European Sciences and Transcendental Phenomenology) (1936)  20. yüzyılı nesnel rasyonalitenin çağı olarak tanımlar. Modern rasyonalite çağındaki doğa bilimleri, geometri, fizik ve psikolojideki tek doğrunun tüm gerçekliğin temelini oluşturduğu kanısını yansıtan temel eğilim tarafsızlaştırılmalıdır. Bu bilimler, bütünleştirilmiş dünya görüşüne dayalı bir norm yaratarak, analiz yoluyla, ölçülebilirlik için gerçekliği indirgemeye çalışırlar. Bu, dikkat çekici bir biçimde, bir makinenin parçalarına indirgenebilmesi ya da standartlaştırılmış ürünlerin dünyanın her yanına dağılması sürecine benzer.

 

Dünyanın bu görünümü, - nesnel bir rasyonalite ve Modern rasyonalizm - Öklid, Galileo, Newton, Lavoisier ve Darwin tarafından da ileriye yönelik olarak detaylı bir biçimde ele alınmıştır. 1939’dan bu yana rasyonel bilimler için esas olan, mantıksal analiz olanakları yararına görsel araçları yadsıyarak, resmi olarak aksiyom niteliği kazanmış Bourbakian bilgi derlemesidir. Kimi nesnel rasyonalist yaklaşımlar zaman içinde yerini Plato, Aristoteles, Descartes, Hegel, Chomsky ve Habermas’da tayin edebileceğimiz, mevcut ortodoks, mutlak Avrupa düşüncesini ortaya koyarlar. Avrupa inancının belkemiği olan Katolik kilisesinin evrenselliği de benzer biçimde işler. Başlangıçta tek ideal bir varlık vardır: Tanrı. Bu düşünce eğiliminin temelinde yatan düalizm, tüm indirgemeleri ve analizleri olanaklı kılan mekanik prensiple aynıdır. Burada dünya karşıtlıklar dizisi olarak algılanır: Parça ve bütün, beden ve ruh, bilim ve sanat, iyi ve kötü, yaşam ve ölüm, ve sonuçta akıl ve duygu. Ana kural, demokrasinin temel eğilimi, evet ve hayır arasındaki ikili seçimdir. Düalizmin en ileri ortaya konmuş hali bilgisayardır.Süper-insan hızında 1 ve 0 arasındaki tekrarlanan seçime benzetilebilen bu ilke, bu tür bir felsefenin mutlaka en tepe noktası olmalıdır. Bu düalistik dünyada belirsiz, anlaşılmaz ve çok değerlikli alanlar reddedilir. Çelişkili öğeler, karşıt öğelerin simbiosisi ve karışık ifadeler kaotik ve irrasyonel olarak ele alınırlar.

 

Makine Çağı’nın mimarlık ve sanatı, evrensel sentezi başarmak için analiz, strüktür ve organizasyona hizmet eder. Bu, gayet yakın bir biçimde, sonuçta belli bir fonksiyonu yerine getirmek için yeterli olacak biçimde parçaları bir araya getirilmiş bir makineyi yaratmaya benzer. Burada belirsizlik, yabancı öğelerin müdahalesi, rastlantısal ve çok değerlikli öğeler dışarıda bırakılır. Bilgi edebi ya da şiirsel olmamalı, kural koyucu olmalıdır. Gerçekten, lineer ilerleme bir ilkedir.

 

Böylece bir okul okul gibi olmalıdır, hastane hastane gibi, ofisler ofis gibi, evler de ev gibi. Ama bir okul için, onun neye benzemesi gerektiğini tanımlayan herhangi bir nesnel standart var mıdır? Gerçekte, hastaneler arasındaki farklılıklar -yaşlılar için hastaneler, psikiyatri hastaneleri, acil bölümleri, muayene ve teşhis bölümleri- hastane ve okul arasındaki farklılıktan daha çok göze çarpabilir. Gerçek dünyada, büyük “İ” ile soyut bir “insanlık” yoktur; insanlık erkekleri, kadınları, yetişkinleri, çocukları ve Bay A ve Bayan B’yi içerir.

 

20. yüzyıl, sona yakın duran bu çelişkilerle boğuşur. Avrupa-Merkezciliği, Akıl-Merkezciliği ve endüstri toplumunun sonuyla aynı anda yaklaşan Makine Çağı’nın sonu, dünyadaki kargaşayı arttırmakta. 21. yüzyılın üzerindeki perde, tüm bu alanlardaki devrimlerle mi yükselecek? Yeni çağ, makinenin ve Avrupa ruhu çağının reddedişiyle mi başlayacak? Sanmam. Yeni felsefe ve yeni teknoloji ile birlikte, simbiosisin içinde var olacak olan yeni çağ, önceki 150 yılın ağır yükünü taşıyacak.

 

ÇAĞIN MİMARLIĞININ YAŞAM İLKESİ

Geçmiş Makine Çağı’na ters bir biçimde, 21. yüzyılı yaşam çağı olarak isimlendiriyorum. Önceden de dediğim gibi, son 40 yıllık çalışmalarım ısrarlı bir biçimde makine ile baş etmek ve yaşamın mimarlığını belirtmek üzerine gelişti. 1959 yılında Metabolist Hareket’in kurucularındandım ve bilinçli bir biçimde bunun terimlerini ve anahtar fikirlerini, yaşam ilkelerinin vokabülerinden seçtim. Makineler büyümezler, değişmezler veya kendi uyumlarının metabolizmasını gerçekleştirmezler. Buna zıt bir biçimde, yaşam ilkesi çağının başlangıcını ilan etmede anahtar kelime olarak “Metabolizma” doğal bir seçimdi.

 

Yaşamın şaşırtan çoğulluğu, homojenlik ve evrensellik gibi Makine Çağı fikirlerine keskin bir zıtlık içinde yer alır. Bireysel hücrelerin kombinasyonu ve DNA’ların spiral konfigürasyonu yoluyla iletilen genetik bilgilerin sonucu olarak, insan yaşamı tektir. Bazen Darwin’in evrim teorisini yeniden gözden geçirmekteyiz. Onun, insan türünün kendi evrimsel tırmanışının zirvesinde durduğu; ve ekonomik refah ile bize özel teknolojik kültür fikrinin tüm canlı varlıklar için seçim kriteri olarak hizmet etmesi gerektiği iddialarıyla mücadele etmeliyiz.

 

“Gelişmemiş”, “gelişen” ve “gelişmiş” uluslar gibi etiketler Darwin’inkine benzer biçimde ilerleme fikrini ortaya koyarlar. Evrensellik egemen olduğunda, bir çağın ekonomik ve teknolojik ilerlemeleri, üzerinde yoğun düşünülecek ve gözden geçirilecek yeni konulardır. Yeni çağda değeri olan şey, yaşamın çoğulluğudur. Bizim çevreye karşı yeni ilgilerimiz ve ekolojiye karşı artan önem, bu çeşitliliği korumayı amaçlar.

 

Çeşitliliğe dair yeni bir önerme, toplumun ekonomik ve teknolojik sektörlerinde açık bir biçimde ortadadır. Kendi ekonomi ve teknolojimizin amacı olarak, heterojen kültürlerin simbiosisinde ısrar etmeliyiz. Mevcut ileri ve geleneksel teknolojinin simbiosis içinde yer almasında keşfe açık bir yol olarak, kalıcı bir dönüşüm için, ekonomik destek ve kalıcı dönüşüm fikrinden ayrılmalıyız. Böylece, teknoloji bazı bölgelere uygun biçimde adapte olacaktır.

 

Örneğin, Hindistan’da bugün bile, kurutulmuş inek gübresi, ateş yakmak için gereken enerjinin çoğunu sağlar. Hintliler, inekleri kutsal hayvan olarak kabul ederler ve yakıt olarak inek gübresinin kullanımı Hint kültürü ve yaşamının ayrılmaz bir parçasıdır. Hint enerji politikası olarak, en işler kombinasyon içinde atom enerjisi, hidroelektrik güç ve inek gübresinin kombine kullanımı en iyisi olmaz mıydı? Teknolojinin bu uzlaşmış biçimi -simbiosis içindeki bu eski ve yeni olan biçimi- Yaşam Çağı’nda beklediğimiz şeydir.

 

Analoji yoluyla, benim kimi zaman savunduğum kültürler-arası mimarlık, farklı kültür öğelerinin bir simbiosis içinde yer aldığı melez yaklaşımdır ki bu, gelenek ve ileri teknolojinin simbiosisiyle çevreye uyumlu hale getirilmiş bir mimarlıktır. Farklılıklar, bizim yaşayan varlıklar olduğumuzun tam bir kanıtıdır ve anlamı yaratan bu farklılıklardır.

 

FONKSİYON, KALITIM VE ANLAM

Japonya’da, imalata yönelik olmayan endüstri GNP’nin yüzde yetmişinden daha fazla önemlidir.Bankacılık, radyo ve televizyon yayıncılığı, basılı yayın, bilgisayar yazılımı araştırması, eğitim, grafik, ürün tasarımı, hizmet ve dağıtım sektörleri gibi kimi imalata yönelik olmayan endüstriler, kendiliğinden ürün üretmezler; onun yerine toplam değer üretirler.

 

Bilgi toplumu ve enformasyona yönelik sektörler farklılığın ve anlamın üretimine dayalıdır. İnsanlar, kendi tasarımlarının toplam değerine dayalı olan elbiseler satın alırlar. Jean Baudrillard’ın bize anımsattığı gibi, üretilmiş tüm piyanoların pazar payı, hiç bir zaman çalınanlar değildir; onlar yaşama mekanında dururlar ve tuşlarına dokunulmaz. Bazı piyanolar bir müzik enstrümanı olarak kendi işlevleri için satın alınmazlar; satın alan kişinin müzikten zevk aldığını ya da böyle bir enstrüman alacak zenginliğe sahip olduğunu bildiren bir sembol olarak satın alınır. Endüstri toplumunda, bu olgu negatif bir şey olarak kabul edilir. Ama, bilgi toplumunda bu dokunulmayan piyanolar kendi anlamlarına sahiptirler.

 

Postmodern Mimarlık, kendi yolunda, endüstriyel toplumdan iletişim toplumuna olan bu geçişi kavramıştır. Bu şimdilerde fizik, bilim, matematik ve felsefe alanında kabul edilen bir fikirdir.Postmodern’in özel bir tarz olarak, son derece sınırlı bir moda biçiminde tanımlanması mimarlık için talihsizliktir. Bu dar anlamda Postmodern Mimarlık’ın başarısızlığı, Makine Çağı’nın Modern Mimarlığı’na geri dönüş için herhangi bir girişimin umutsuzluğunu açıklamaktadır. 

 

Kalıtım yoluyla garanti altına alınan yaşamın çoğulluğu gibi, mimarlık da geleneğin mirası ile kendi çoğulluğunu elde eder. Bu, pek çok düzlemde gerçekleşir ve tek bir metot yoktur. Yeni teknik ve malzemeler aşama aşama gerçekleşen değişimi üretmek için öne sürülürken, Sukiya olarak isimlendirilen, tarihsel biçimlerin birbirine eklendiği Japon mimarlık tarzı bir strateji kullanır. Sen no Rikyu, Furuta Oribe, Kobori Enshu ve daha yakın zamandaki Isoya Yoshida ve Togo Murano’nun Sukiya Mimarlığı, bunun örnekleridir. Benim hanasuki olarak isimlendirdiğim kendi Sukiya Mimarlığım, geçmiş ve geleceğin bu simbiosisinin bir diğer örneğidir. Avrupa’daysa Palladio’nun mimarlığı, 17. yüzyıl mimarlığından miras alınan geleneğin bir örneğini meydana getirir.

 

Geleneği korumanın ikinci bir yolu, tarihsel biçimleri parçalamak ve “yeniden bir araya getirme” metodu olarak mimarlığın yeni dünyasında öğelere özgür bir biçimde yer vermektir. Bu stratejiyi izleyerek, kimi tarihi biçimlerin ve onların yeniden kombinasyonlarındaki parçaların daha önceden alt üst edildiği biçimindeki özgün anlam, çok değerlikli yeni bir önem kazandı.

 

Ama mimari geçmişi yeniden açıklamak için bir diğer yaklaşım, tarihsel sembollerin ve biçimlerin altını çizen düşünceler, estetikler ve yaşam tarzlarına dikkat çekmektir. Böylece soyutlama, ironi, nükte, şekil değiştirmeler boşluklar ve metaforlarla karakterize olan sofistike bir tarz yaratarak somut semboller ve biçimler entelektüel bir biçimde kullanılır. Çağdaş binalardaki kimi öğeleri deşifre etmek, geleneğin sınırlı bir bilgisini ve mizahın keskin anlayışını gerektirir. Net bir biçimde, tarihsel geleneğe yaklaşım, bir çalışmanın hazırlandığı bağlama bağlıdır.

 

Eklektik Postmodernizm’in babası olan Robert Venturi’nin, Michael Graves ve Arata Isozaki’nin ortak sahip oldukları şey, tarihin yönlendirmesinden çok uzağa dayanmak değil, çalışmalarının Avrupa-Merkezciliğin bir uzantısı olmasıdır. Ama bu üç mimardan kimisinin, Japonya ve Birleşik Devletlerin her ikisinde de ortak olan Avrupa’ya yönelik aşağılık duygusu tarafından etkilendiğini de göz ardı etmemeliyiz.

 

SİMBİOSİS VE YENİ TEKNOLOJİ

Buna net bir biçimde zıt olan simbiosis, farklı kültürler, karşıt etkenler ve ayrı öğeler - ki, düalistik karşıtlığın uç noktalarından bahsetmeden - arasındaki özel bir bölgeye dair referansla olanaklıdır. Bir diğerinin bireyselliğinin özel bölgesi, ya da kültürel inanç geleneği dikkat gerektiren bilinmeyen bir alandır. Bununla birlikte eğer bizim özel alanlarımız çok kuşatılmışsa, kapsamı genişletilmiş bir diyalogu ve değişimi başarmak için efor sarf edilmelidir. Herkese açık olmayan bir milliyetçilik ya da kapalı bölgeselcilik gibi belirli insanların yaşamlarına dair görünümün dokunulmaz bir özel alan olduğuna dair olan ısrar, simbisosise yardımcı olmaz.

 

Simbiosisi başarmak için gerekli olan ikinci bir yol ise, arada bir mekanın varlığıdır. Arada olan mekan önemlidir; çünkü ortak bir anlayışa ulaşmak için karşı tarafta yer alanların, genel kurallara itaat etmesi için gerekli cesareti verir. Buna, “deneme niteliğinde bir anlayış” olarak gönderme yapıyorum. Arada olan mekan, somut (dokunulur) bir nesne olarak varolmaz, kendisi deneme niteliğinde ve dinamiktir.Arada olan mekanın varlığı, karşıtlıkları içeren canlı bir simbiosisi olanaklı kılar.

 

Daima, ilerleyen karşıt iki öğenin karşılıklı birbirine geçmesi ve karşılıklı anlaşılması olarak, arada olan mekanın sınırları akış halindedir. Kimi arada olan mekanların olasılığı, tüm karasızlıkları ve çok değerlilikleri içinde yaşam ilkesini açığa çıkarırlar. Tolerans, kesin sınırların eksikliği, iç ve dışın birbirinin içine geçmesi Japon sanatı, kültürü ve mimarlığının özel karakteridir. Son 30 yıldır yazdığım çoğu makalemde Japon kültürünün değişik görünümlerini yazdım - ma gibi (zaman ve mekanda ara), engawa (veranda); Noh tiyatroda Zeami’nin tanımladığı düşünce ve eylem arasındaki sessiz an olarak senu hima fikri; “cadde mekanı”; Rikyu grisi; şeffaflık olarak nüfuz edilme kabiliyeti; kafesler ve hanasuki -. Bunların tümü bu ara mekan fikrini izlemeye çalışırlar.- Tüm Japon kültürünün içinde işlediği Budist düşüncenin düşünce tarzı simbiosis felsefesinin kendisidir; bu nedenle benim için, yaşam çağının mimarlığı ve Japon kültürü arasında güçlü bir doğal bağ vardır. Ve tabii ki, bu, benim çalışmalarımdan ayırt edilemez.

 

Ara mekan, bazen metamorfoz oluşturur. Metamorfoz, yaşam sürecinin özel belirleyicilerinden biridir: Bir larva bir kelebeğe dönüştürülür; bir yumurta bir kuş ya da balığa. Daha beklenmedik ve uç olan bir yaşam ilkesi yoktur. Mimari olarak söylenirse, giriş kapısı, atriumlar ve büyük ölçekli tüm tarzlar ya da diğer alışılmadık mekanlar insanlara tesir eder; çünkü biz daha fazla işlev tarafından açıklanamayan beklenmedik, sıra dışı bir biçimde birbirini takip eden olaylar dizisindeki kimi sıçrama türlerini kavrarız.Caddeler, meydanlar, parklar, rıhtımlar, bir parça kent, kent duvarları, kent girişleri, nehirler, referans noktası olan kuleler -karayolları gibi kentin altyapısı- tekil binaların varlığını zenginleştiren bir uyarıcı olarak rol oynarlar.

 

1959 yılında mimarlık kariyerime başladığımdan bu yana 38 yıldır neden metabolizmayı, metamorfozizmi ve simbiosisi yaşam ilkesini açıklamada anahtar kelime ve fikir olarak seçtiğim sanırım şimdi daha açık olabilir.

 

Yaşam Çağı mimarlığının oluşumunu destekleyen felsefeler, gerçekte Batı düşüncesinde bulunabilir.Ama düalizmin ezen geleneğinin ve nesnel rasyonalizmin görünümünde bunlar küçük bir azınlıktırlar.  Eski Yunan düşüncesinin ana görüşünü sunan Plato ve Aristoteles’ten farklı olarak, Democritus ve Sokrates öncesi atomlara dayalı bir doğalcılık teorisi açıklamışlardır. Leibniz, Spinoza ve Wittgenstein doğayı bizim içimizde ve formatif (gelişme eğilimi olan?) bir güce sahip olduğunu kabul etmişlerdir. Heidegger, Batı’nın ana görüşü olan “görme kültürüne” karşı olarak “duyma kültürünü” savunmuştur. Merlau-Ponty ise Descartes’ın beden-ruh ikilemini reddeder. Lévi-Strauss kendisinin Strüktüralizm teorisi ile tüm kültürel değerlerin göreceliliğini açıklamıştı. Deleuze ve Guattari çeşitlilik ve değişikliğin yeni düzeni için model olarak rizomu (kök gövdeyi) önerdi. Daha yakınlarda, Baudrillard “dış görünüşün özerkliği” ve ekonominin ölümünden bahsetti. Derrida Avrupa-Merkeziliğinin ve Akıl-Merkezciliğin dekonstrüksiyonunu ileri sürdü. Julia Kristeva, “polilog” olarak isimlendirdiği çoğul “ben”i düşündü. Matematikçi David Boehm, önceden rastlantısal olduğu düşünülen doğal dünya olgusunu açıklayan nonlineer analize dayalı olan “birbirine dolaşmış düzeni” keşfetti. Mandelbrot fraktal geometriyi tasavvur etti. Arthur Koestler, parça ve bütünün bir simbiosisi olan Holon’u ispatına gerek duymadan kabul etti.

 

Prigogine’nin dağılan strüktürü ve Haken’in sinerjitiği, Adorno’nun bütünü reddeden kimliksizliği vardı.Foucault modern rasyonalitenin dekonstrüksiyonunu ve merkezden kaçışı ileri sürdü. Umberto Eco, heyecan veren Gülün Adı ve Foucault’nun Sarkacı adlı romanlarını yazdı. Stockhausen ve henüz yakınlarda ölen Boulez gibi Webern-sonrası müzik kompozitörleri kendi izlerini yarattılar. Makine çağının felsefe ve bilimi matematiksel mantığın Bourbakian modeline ait aksiyomlarda somutlaşırken, yeni felsefe, bilim, edebiyat ve yaşam çağının müziği sorunlu bir hal alacak. –ki bu, benim yaklaşık son 40 yıldır ileri sürdüğüm simbiosis felsefesine bağlıdır.

 

Sadece bilim ve felsefe değil, teknoloji de, Yaşam Çağı’nın ilk görünüşü gibi büyük bir dönüşümle yüz yüzedir. Buhar makinesi ve otomobil tarafından somutlaştırılan Makine Çağı’nın teknolojisi görünür hale geldiğinde - Modern Mimarlık Çağı ile uygun olarak -, Yaşam Çağı’nın teknolojisinde ana oyuncular iletişim, bioteknoloji, genetik mühendisliği, ve diğer “görülmeyen” bilimler olacaktır. Makine Çağı’nın -makine için bir metafor gibi yaratılan-  “high-tech” mimarlığına karşıt olarak, Yaşam Çağı’nın “new-tech” mimarlığı, ifade edilen bu görülür teknolojilerin ileri derecede zor problemleriyle yüz yüze kalacaktır. Dış görünüşün özerkliği olarak isimlendirilen, yeni sembolik mimarlığın doğuşunu sağlayacaktır. Görülmeyen teknolojilerin ruhu soyutlaşırken ya da sembolik bir biçimde ifade edilirken, teknolojinin ifadesi Yaşam Çağı’ndaki “dış görünüşün özerkliği” ile paralel bir yön izleyecektir.

 

Üç anahtar fikre dayalı olan mimarlığım, bu yaşam ilkesinin çağında köklenen revizyonist bir tezi izler ki, bunlar: Metabolizma, metamorfoz ve simbiosistir.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


7855 - unknown - 38.107.179.239