27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Gehry ile Konuşma

İrem Erez, Ömer Madra

 

REM EREZ: Robert Venturi ile bir ortak proje üzerinde çalışıyorsunuz galiba?

 

F.G: Robert Venturi çok farklı. Büyük bir ortak projemiz oldu. Ama gerçekleştirilmedi. Hareket eden bir hedefe karşı çalışıyormuşuz gibiydi. Yani, bir sonraki yapıyı yeni bir bağlam olarak düşünürseniz, birbirinize sürekli uymaya çalışıyorsunuz; Çünkü, her zaman için bütün, parçaların toplamından daha iyidir. Dolayısıyla, bir ilişki kurmaya çalışıyoruz.

 

İ.E: Tarihe nasıl yaklaşıyorsunuz? Çalışmalarınıza bakarak ve belki de yanlış olarak, sizin Venturi’ninkinden farklı bir tutumunuz olduğunu düşünüyoruz.

 

F.G.: Benim yaptığım göndermeler Robert Venturi’nin yaptığı göndermeler değil. Sütunlar kullanmıyorum; ama benim geçmişe göndermelerle tek sorunum, sevmediğim faşist göndermeler. Prens Charles’ın yaptığı türden işler yani. Ben o tür işler yapamam, hiç yapamam. Anlamıyorum. Onun amaçladıklarına, yapmaya çalıştıklarına karşıyım.

 

ÖMER MADRA: Leon Krier hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

F. G.: Biz aslında iyi arkadaşız. Bizim iyi arkadaş olmamız, karşılıklı saygı duyduğumuzu ve konuştuğumuzu öğrenmek sizi belki şaşırtacaktır. Ben onun yaptığı işleri yapmam; ancak, o yaptığı zaman yaptığını ilginç yapıyor. Albert Speer’e bir model olarak hayran değilim, ama bir fenomen olarak Albert Speer’e hayranlık duyuyorum, bir rol modeli olarak değil. Ancak, Sinan tabii ki, bir Albert Speer’di ve o bu rolde çok büyük işler yaptı. Benzer bir işi vardı ve farklı bir terminolojisi vardı.

 

İ.E.: Fakat, onun tarihte yaptığı göndermeler farklıydı. Ayrıca onların dış ve iç mekanlara karşı tutumları da farklıydı.

 

F. G.: Ama, camiler açık mekanlar olduklarından dolayı harika bir şekilde insaniler. Belki o zamanlar hep böyleydi diye düşünebilirsiniz; ama, Rönesans kiliseleriyle karşılaştırdığınızda, bu camiler kapıdan giren herkes için açık. Hiçbir yönlendirme, hiçbir yüksek sınıf ayrımcılığı yok. Herkese açıklar. Ve bu çok güzel bir şey. Bunun önemli bir bölümünü kaybettik artık. Ben kamusal yapıların “vücut dili”ni bulmaya çalışıyorum. Bunu hep istedim ve kazara şu “çağdaş” çağdışı depoyu yaparken bunu buldum. İşi bana verdiler ve dünya ödülünü de verdiler. Ama, bu yapı Japon kökenli Amerikalılar’ın yaşadığı Marriottown’da. Bu insanlar Roosevelt tarafından İkinci Dünya Savaşı sırasında kamplara yollanarak hakarete uğramışlardı. Ve hepsi bu bölgede yaşıyorlar. Kapılardan rahat giriliyor; yürüyorsunuz ve içeridesiniz, onun için de yapıyı kullanıyorlar. Çevreden geçenler şans eseri müzeye giriveriyorlar; çünkü, bir giriş mekanı yok. Yürüyüp giriyorsunuz, tıpkı sizin camilerinizde olduğu gibi. Bence, bunda Albert Speer’de olmayan bir şey var. Burada farklı bir amaç var.

 

İ. E.: Topkapı Sarayı konusunda ne düşünüyorsunuz?

 

F. G.: Seviyorum. Orada bir yapılar aglomerasyonu var. Topkapı’ya zaman içinde yeni bölümler ve parçalar eklendikçe, bunların büyük avlu çevresindeki örgütlenmesi bugün de geçerliliği olan güzel bir şehircilik örneği oluşturuyor. Yapının parçaları farklı mimarların çalışmasıyla gerçekleştirilebildiği halde, birbirleriyle uyumlu bağlamsal bir ilişki içinde işlev görebiliyorlar. Benim çalışmalarımda araştırdığım dil de bu. Topkapı Sarayı’ndan mı kaynaklanıyor, bilmiyorum ama, ben bu tür yapıları inceledim ve bu tür yapılara ilgi duyuyorum. Benim mimarlığımla olan ilişkisinin başkalarının mimarlığına olan ilişkisinden daha fazla olduğunu sanmıyorum, ama onların bende yankı buldukları kesin.

 

Bugün bir mimarlık tarihçisine Topkapı Sarayı kompleksinin içinde bir cami yapılacağını -Mekke’ye dönük bir cami- baştan biliyorlar mıydı diye sordum. Özgün yapının yerleşim düzeniyle caminin neden farklı eksenleri vardı? İki cevap ortaya çıktı. Birincisi, bunu önceden düşünmediler bile; ama, bu özelliğin, bu olgunun sürekli olduğu görülüyor Saray’da. Her yerde görüyorsunuz bunu. Şunu demek istiyorum, hemen hemen her caminin ekseni muhakkak biraz çarpık. Yani sonuçta, bu çarpıklık sürekli kullanılan bir tasarım aracına dönüştürülmüştür.

 

Ö. M.: Nasıl yani?

 

F. G.: Şöyle: Bütün yapıların hemen hemen aynı giriş düzenine sahip olduğu bir eksensel plan var; yapılardan biri ise, bundan farklı, çarpık bir eksen esas alınarak kuruluyor. Ben bu fikri yıllar önce Loyola Hukuk Okulu’nda kullandım. Merrifield Hall adındaki mahkeme salonunu tasarladım. Burada öğrenciler gerçek bir avukat gibi davranmayı öğreniyorlar. Yani, klasik bir mahkeme salonu. Bunu bir parça farklı bir konumda yaptım. Müşterilerim bu yaptığımdan çok rahatsız oldular; hiç hoşlanmadılar.Onlara camiler gösterdim, Kubbetü’s Sahra’nın planını gösterdim. Büyük savaş verdim. Sonuçta 7 derece kazandım; yapıyı diğer kilitlere göre 7 derece çarpık olarak yerleştirdim.

 

Ö. M.: Aynı düşünceyi sürdürdünüz.

 

F. G.: Eh, Mekke’ye dönük olmasına gerek olmadığı düşüncesindeydim.

 

İ. E.: Aynı düşünceyi Peterson Evi’nde de uyguladınız mı?

 

F. G.: Orada her şey daha çapraşık. Farklı bir nedenden dolayı böyle. Orada yapıyla arazi arasında resimlerde göremediğiniz bir ilişkiyi kurmaya çalışıyordum. Arazi yaklaşık sekiz dönümdü, içinde derin bir dere yatağı vardı ve çevresi de bir sürü evle kuşatılmıştı. Dolayısıyla, etrafta pek çok şey bulunuyordu. Ama yine de peyzaj düzeni yapılacak yeterli alan bulunduğundan, güzel bir görsel ayrım yaratabiliyordunuz. Ancak, asıl geniş manzarada bazı dağlar yer alıyordu.

 

İ. E.: Balık biçimiyle neden bu kadar çok ilgileniyorsunuz?

 

F. G.: Çalışmalarımda balık formunu ilk kez, meslektaşlarımın Neoklasik işler yapmalarına kızdığım için, simge olarak kullandım. Bu kadar ilerledikten sonra, zamanımızın hiçbir sorunuyla ilgisi olmayan Grek tapınaklarını kopyalayarak geri gitmemize çok kızıyordum. Ve “madem ki bu kadar geriledik, neden daha da geri gitmeyelim? Balık, insandan 1 milyon yıl, hatta daha da yaşlı” diye düşündüm. Balıklar çizmeye başladım ve bu çizimler zamanla hayat kazandılar. Balığa benzer heykel-lambalar yaptım.Walker Art Institute ve İtalya’dan daha büyük heykeller yapmak için davet aldım. Balık formunda benim her zaman ilgimi çekmiş bir tür hareket buldum; bir tür mimari hareket, donmuş hareket düşüncesi. Mimarlığı donmuş bir hareket olarak daha önce incelemiştim. Kendi evimde bile...Böylece, kazara, balık formu beni mekan duyarlılığı ve hareket konularında ilgi çekici yeni bir tür dil yaratmaya yöneltti. Japonya’da balık heykeli biçiminde bir bina yaptım. Bu tür yapıları gerçekleştirirken de kendi kendime çift eğrilikli biçimlerin konstrüksiyonundaki gizemi ortadan kaldırmayı öğrendim ve bu bilgiyi kullanarak, firmamda bir seri teknik ve pratik araştırma yaptık. Şimdi çok ileri ve geliştirilmiş bir bilgisayar programıyla bu şekilleri okuyup gerçekleştirilebilecek formlara dönüştürüyoruz. Bence, esas olan şey, nesneleri oluştukları gibi ele almak ve içgüdünüzü kullanarak bunları geliştirmektir. Çoğu kez de baştan amaçladığınız yere varırsınız. Balığa benzer yapılar yapmayı amaçlamıyorum; ama, mimarlıkta uygulanabilmiş bu formların kullanımı konusunda çok bilgi edindim.Bunu Vitra Tasarım Müzesi’nde görebilirsiniz. Yeni çalışmalarımda da çok görebilirsiniz. Bu çift eğrilikli yüzeyler ve bu donmuş hareket hissi eskisine nazaran çok daha başarılı olduğum bir konu.

 

İ. E.: Neden kümes teli kullanıyorsunuz?

 

F. G.: Kümes teli tüm dünyada yaygın biçimde kullanılan bir malzeme; ama, aynı zamanda da yadsınıyor. Halk ondan hoşlanmıyor. Ben de hoşlanmıyorum. Ancak, malzeme olarak düşünülmeden benimsenmiş ve tüm kültürlerde kullanılıyor. Fakat, yadsınması beni çok etkiledi. İncelemeye başladım; bence, hiçbir malzeme kendi içinde kötü ya da çirkin değildir. Olumlu yanını bulmaya çalıştım. Işığı kullanarak birtakım yapı şekilleri yaptım. Bence, kümes telinin en iyi kullanımı, Santa Monica Place ve Santa Monica Müzesi’nde yaptığım gibi, onu perde gibi asmak. Ama, ilginç olan şu ki, bilerek kullandığımda insanlar bana kızdılar. Bu da bizim kültürlerimiz hakkında şunu söylüyor: Eğer bir şey sevilmemesine rağmen ister istemez kullanılıyorsa, kabul ediliyor. Ne var ki, bu şey tasarım amacıyla kullanıldığında insanların kafasında bir korku oluşuyor. Malzemeyi olumlu açıdan kullanıyorsa bile...Bence bu, hayatın ilginç bir yorumu.

 

Ö. M.: Son zamanlarda Dekonstrüktivizm’i bırakmış görünüyorsunuz. Doğru mu bu?

 

F. G.: Kendi evim ve Familian Evi projem, Dekonstrüktivist kelimesi kullanıldığında insanın aklına gelen imgeye uyuyorlar. Bence bu uygun bir tesadüftü. Philip Johnson, New York’taki Modern Sanatlar Müzesi’nde hazırladığı sergiye bu projelerimi de aldı. Her iki çalışmam da Peter Eisenman’ın bu terimi mimarlıkta kullanmasından önce tamamlanmıştı. MoMA’daki Dekonstrüktivistler Sergisi’ne katılanlar arasında bir tür ortak anlayış varsa o da sergiye katılan herkesin Modernist eğilimlerle uğraşması, yaşam ve zamanımızla ilgili çalışmalar yapması ve geçmişten kalma fikirlerle uğraşmak yerine yeni fikirler araştırmalarıdır. Bu, benim sergide temsil edilen grup hakkında edindiğim izlenim; yani gruptakiler Dekonstrüktivist midir, bilmiyorum. Dekonstrüktivist olan tek kişi, çalışmalarıyla Derrida arasında ilişki kuran Peter Eisenman’dır. Kimin Dekonstrüktivist olup, kimin olmadığını da bir tek o anlar. Benim Dekonstrüktivist olup olmadığım konusunda ondan henüz net bir cevap alamadım. Yani, gizem hala sürüyor!

 

İ. E.: Yıllar içinde mekanı ele alış anlayışınız nasıl değişti?

 

F. G.: Mekanın heykelsi niteliklerini ve insanın yaşamla doğrudan ilişkisini zenginleştirecek potansiyeli incelemeye çalıştım. Bence, çalışmalarımın bazılarında, örneğin, Winton Konukevi’nde odalar dışa kapalı ve birbirlerinden bağımsızdır, mekansal ilişkiler kopuktur ve dış-iç mekan sürekliliği yoktur; mekansal yaşantı her odanın kendi içinde ve pencereden bakıldığında da onun bitişik mekanlarla kurduğu ilişkide söz konusudur. Sirmai-Peterson Evi örneğinde ise, içte beni daha fazla ilgilendiren, yapının iç mekanını yaşantısal olarak zenginleştiren bir süreklilik arayışı var. Bu konuda Frank Lloyd Wright’ın çalışmalarıyla tabii ki çok ilgilendim.

 

Ö. M.: Wright, mimarlıkta iki büyük üstadın olduğunu söylemiş, “biri Sinan, diğeri de benim” demişti.İstanbul’u gördüğünüze göre, bu konuda ne düşünüyorsunuz?

 

F. G.: Wright’ın Sinan kadar iyi, ya da Sinan’ın Wright kadar iyi olduğunu söylemek istemiyorum.Bence, bunlar büyük üstatlardı ve böyle olmaya devam edeceklerdir. Ama, İstanbul’a gelip Sinan’ın kentsel fikirlerini görünce, Wright’ın Sinan’dan etkilenebilmiş olacağını düşünebilirsiniz. Yapının tepenin üzerinde konumlanan değil, tepeden yükselen yapı olduğu düşüncesi Sinan’ın çalışmaları için de geçerli. Sinan’ın çalışmalarında yapım alanının, yapıların, Boğaz’ın arasındaki uyumlu ilişki, yapıların çevresindekileriyle ilişkisinde gördüğüm sofistike kentsel duyarlılık beni çok etkiledi.

 

Ö. M.: Mimarlık dünyasında artık Mies van der Rohe, Le Corbuier ya da F.L. Wright gibi üstatlar çıkmıyor İkinci Dünya Savaşı’ndan beri. Ne dersiniz?

 

F. G.: Bence, dünya değişti; çok daha karmaşık artık. Kültürler arasında anında alışveriş oluşuyor ve teknoloji sayesinde her şeyi hemen görüyor ve duyuyoruz. Bence, insanların kentleri gerçekten birlikte çalışmamalarına rağmen fiilen ortaklaşa oluşturmaları fikri, mimar sanatçı ve pek çok insanın birlikte çalışarak, katkıda bulunarak kentsel mekanlar ve geleceğin yapılarını oluşturma potansiyeli halen mevcut. Bence bu, Topkapı Sarayı’nın düzeninde görülüyor. Burada değişik dönemlerde farklı bölümler önceki mimarlardan kopya edilmeden oluşturulmuş ve birbirleriyle uyum sağlanmış. Bence, bu kentleşme modeli için potansiyel vardır. Gelecek hakkında iyimser olursak, pek çok değişik kültürden gelen ve değişik düşünceleri olan insanların fikirleri kentsel süreçte yansımalarını bulabilir ve zengin bir mimari ifade ve mekanların kentsel yaşamı aşağılayacağına zenginleştiren bir bileşimi yaratılabilir.Bence, Jim Stirling büyük bir üstat. Eğer tüm dünyada saygı görüyorsa, bu, onun çalışmalarında riskleri göze aldığı, çok denediği, çok incelediği içindir. En önemlisi de, o çok sağlam bir düşünür ve çalışmaları harika sonuçlar veriyor. Ona çok saygı duyuyorum.

 

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


7892 - unknown - 38.107.179.239