27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Gehry’nin “Karşı Dil”i

Uğur Tanyeli

 

Gehry bir söyleşide kendi yönetiminin bir kuralsızlık mimarlığı olduğunu söylüyor. Gerçekten de, onun tasarımlarının bilinegelen ve olağan sayılan mimari kurallara uymadığını söylemek kolay. Duvarların düşey, köşelerin dik açılı olmadığı, çatının nerede başlayıp dış duvarın nerede bittiğinin anlaşılamadığı, hangi inşai öğenin taşıyıcı, hangisinin taşınan olduğunun bile kestirilemediği bu yapıların her tür konvansiyonu yadsıdığı bir gerçek. Belki de, böylesi bir gözlemin çok ikna edici oluşu nedeniyle, onun mimarlığının “tasarlanmış gecekondular” ortaya koymakla eşanlamlı olduğu da düşünülebilir. Ancak, kendi sandığının aksine, Gehry bir kuraltanımaz değil. Sadece, eski ve yeni pek çok benzeri gibi o da ortaya koyduğu mimarlık hakkında yanlış fikirler öne sürüyor.

 

Gehry mimarlığı, özellikle mimarlığa ve mimarlık tarihine yeterince aşina olmayanlar için alışılagelmişin dışında kalıyor; ama, bu alışılmamışlık onun sentaktik bir strüktüre sahip olmadığı, yani kuralsız olduğu anlamına gelmiyor. O, tüm Dekonstrüktivistler gibi, olağan mimari diller yerine kendi “karşı dil”ini kurmaya çabalıyor. Bu amaçla da “olağan” dilleri oluşturan her kuralı kendi karşıtıyla değiştirmeyi öngören bir yaklaşımı var. Dekonstrüktivizm’le tek ilişkisi de bundan ibaret. Zaten, kendisi neredeyse her vesileyle bir Dekonstrüktivist olmadığını belirtmekte titizlik gösteriyor ve şayet Dekonstrüktivizm Derrida ve Eisenman’ınkiler türünden kuramsal savlar öne sürmeyi ya da onlara katılmayı gerektiriyorsa, Gehry gerçekten de bir Dekonstrüktivist değil. Dahası, onun karşı tarihselci ve işlevselci paradigmaları yadsıdığı için, bir Yeni-Modernist olmadığı da iddia edilebilir. Örneğin, Loyola Hukuk Okulu ve Schnabel Evi gibi Gehry yapılarında açık tarihsel referanslara rastlanabilmektedir. Anlaşılan, Gehry’yi herhangi bir akıma aidiyeti açısından etiketlemek zor ve anlamsız. Kaldı ki, son yıllarda iyice belirginleşen terminolojik enflasyon içinde böylesi bir etiketleme çabası hiçbir mimar için anlamlı gözükmez hale gelmiş gibidir.

 

Gehry’ye ille de bir yafta bulmak gerekiyorsa, onun artık iyice genişleyen bir grubun üyesi, yani bir bireyci olduğu belirtilmekle yetinilmelidir. Post-Modern çağın yeni mimarlık liberalizmi gruplaşma ve ortaklaşmalardan çok, alabildiğine bir dağılma ve ufalanmaya yol açmıştır. Dolayısıyla, Gehry’nin mimari yöneliminin tanımı, mutlak keyfin güdümünde eylemde bulunarak kişisel bir “karşı-dil” yaratmak olduğu düşünülebilir. Fakat, bu keyfilik kuralsızlık demek olmadığı gibi, onun tasarlamaya bir “tabula rasa” üzerinde başladığı anlamına da gelmiyor. Sözgelimi, mimarlığa ilişkin tüm biçimsel ön-kabulleri yadsıyışlarıyla Alman Organımsı Mimarlık yandaşları Gehry’nin son yıllarda geliştirdiği tavırdan hiç uzak düşmüyorlardı. Ne var ki, Schraoun ve yoldaşlarının 1950 ile 60’lar Almanya’sında oldukça yaygın olan tutumları o zamanlar ABD’de en küçük bir yankı bile bulmamıştı. Şimdiyse onların geliştirdiği mimarlık bu ülkede Gehry ile birlikte yeniden yaşama döndüğü izlenimini veriyor. Yalnızca tasarımda her tür konvansiyonu yok sayan tutumları açısından benzeşmiyor Gehry ile Organımsı Mimarlık; malzeme ve yapım tekniklerini kullanımları açısından da koşutluk gösteriyorlar. Örneğin, her iki taraf da sonuç-ürünü tamamlanmış bir tekil kitle olarak görmeyi yadsıyarak, onu bir biçimler koalisyonu gibi tasarlamak istiyor. Bu tavırlarıysa, farklı her yapı biriminin kitlesel olarak özerk biçimlenmesini gerektirdiği gibi, onların farklı malzeme ve tekniklerle inşa edilmesini ve farklı doku etkileriyle inşa edilmesini ve farklı doku etkileriyle de vurgulanmasını zorunlu kılıyor.

 

Ancak, Organımsı Mimarlık kesin bir işlevselci paradigmadan yola çıkmaktayken, Gehry o paradigmayı dikkate almıyor. Her işleve kendi gereksindiği biçim ve nitelikte bir kılıf yapma ve bunları da yine işlevsel gereklilikler doğrultusunda bir araya getirme iddiasındaki Organımsı Mimarlık’ın aksine, Gehry hiçbir önyargıyla kısıtlanmamış genişbir biçimlendirme özgürlüğü kullanırken, kendisine işlevsel “mazeretler” bulmak zorunda değil. Uzun bir Modernist sınama döneminden sonra mimarlık dünyası şu gerçeği iyice kavradı: Belirli bir işleve “tekabül eden” biçimi bulma ülküsü hep bir ülkü olarak kalacaktır; uygun nitelikte donatıldıktan ve icra edildikten sonra her mimari biçim her işlevi içerebilir. O halde, Gehry’nin, biçimleri işlevlerin türevi olarak düşünmeyip, bir mimarlık dilinin nedensiz altbirimleri olarak görmesinden daha doğal ne olabilir?

 

Nedensizlik olgusu tüm Gehry mimarlığının merkez noktasını oluşturur. Erken dönem ürünlerinden başlayarak, o her dönemde kendisine bir mimari vokabüler kurgularken, yaptığı işin daima nedensiz bir tercih belirleme uğraşı olduğunun bilinciyle eylemde bulunmuştur. İlk önemli yapısı olan Gehry Evi’nin bitirilmemiş bir inşaatı çağrıştırmasının somut bir nedeni bulunmadığı gibi, son yapılarından olan California, Venice’teki büro ve apartman binasının devasa dürbün biçimli girişiminin de bir gerekçesi yoktur. Aynı yargı, sözgelimi, balık biçimli lambalar ve hatta yapılar tasarlamasına neden olan zoomorfik ilgi ya da Loyola Hukuk Okulu’nun Antik Yunan agoralarını çağrıştıran yerleşim planındaki tarihselci yönelim için de yinelenebilir. Fakat, mimari biçiminin, De Saussure’ün dilsel göstergeler için öne sürdüğü gibi keyfi olduğuna inanmak, mimarlığın kuralsız bir etkinlik olarak tanımlanmasına yol açmıyor. Tam tersine, mimarlığın bir kurallar dizgesi olduğu, ama bu kuralların nedensiz ve keyfî olarak biçimlendiği anlamına geliyor.

 

Dolayısıyla, Gehry’nin Modernist Paradigmaların boyunduruğundan kurtulan imgelemi yönsüz kalmamış, tam tersine mimarlık kimi paradigmaları terk edip başka bazı paradigmalara göre örgütlenir hale gelmiştir. Örneğin, monoformun reddinin bir sonucu olan poliform kitle arayışı bu türden bir yeni paradigmadır. Söz konusu paradigma, sözgelimi, müzikte C. Ives’la bir koşutluk kurmayı sağlıyor. Ayrı melodi, ayrı ritm ve tempoları üst üste koyan Ives gibi Gehry de farklı mimari sözlerin eşzamanlı icrasını gerçekleştirmektedir. California, Venice’deki büro ve apartman binasında aynı yapı en az üç ayrı “şarkıyı söylemektedir”. Yapının bir kesimi (ya da bir bloğu) olağan, yalın, beyaz bir geometrik kitledir. Onun hemen yanında, dört kat yüksekliğinde devasa bir dürbün biçimindeki giriş kitlesi konumlanır. Onun da yanında gelişigüzel yerleştirilmiş payandaların adeta zar zor taşıyabildiği çarpık bir saçaktan oluşan “mimari şaka” bulunur. Yapıyı tanımayan biri burada üç ayrı mimarın gerçekleştirdiği üç ayrı yapının yer aldığını sanabilir. Bu yapıda olduğu gibi diğer pek çok yapısında da Gehry’nin bir başka paradigmaya daha yaslandığı görülmektedir: O, mimarlık ürünlerini, tek defada bitmişlik kaygısını yadsıma ilkesini temel alarak biçimlendirmektedir.

 

Geçmişte (büyük oranda bugün de) farklı çağların yapılarını bile tek defada “hep birlikte inşa edilmişler”miş gibi tasarlamayı öngören mimarlık anlayışı, Gehry tarafından tersine çevrilmiş, tek defada inşa edilen bir yapı bile sanki farklı zamanların ürünlerinden oluşan bir komplekse dönüştürmüştür. Rönesans’tan buyana Batı mimarlık evreninde vazgeçilmez bir gerçek olarak başköşede konumlanan bütünlük ilkesinin bir “karşı-bütünlük paradigması”na çevrilmesi demektir bu.

 

Demek ki, Gehry mimarlığın determinist açıklamalarını yaratan paradigmaları kabul etmemekle yetinmiyor; mimarlık alanı için neredeyse aksiyom sayılacak kadar belirleyici olan kimi arketipal inançları da yok sayıyor. Hatta, yok saymakla da yetinmeyerek, paradigmalar kurup mimarlığını onların üzerine bina ediyor. Ne var ki, bunlar doğal olarak sahte muhalefet paradigmalarıdır. Çünkü, gerçekte mimari aksiyomlar yok sayılmıyorlar; yalnızca böyle bir imaj yaratılmaya çalışılıyor. Örneğin, zaman zaman yerçekimi gerçeğini dikkate almadığını düşündürtecek tasarımlar ortaya koyabilmesine karşılık, hiçbir Gehry yapısı güncel statik bilgisinin değil reddini, zorlanmasını bile gerektirmiyor. Dış görünüş böylesi bir iddianın varolduğunu akla getirse de aslında ortaya konan ürün en olağan yapı kadar olağan bir strüktürel ve konstrüktif gerçeklik taşıyor. Öte yanda, mimarın bazı erken yapıları inşaatın henüz bitirilmediği izlenimini veriyorlar ki, doğal olarak, bu da yalnızca bir izlenimden ibarettir ve söz konusu yapılar Amerikan yapı standartlarının zerre kadar dışına düşmezler.

 

O halde, Gehry mimarlığının da, sözgelimi, SITE grubunun mimarlığı kadar belirgin bir yanılsamacı yönelim gösterdiği düşünülebilir. SITE da gerçeği altüst etmiyor; yalnızca onun altüst edildiği yanılsamasını üretiyor. Fakat, Gehry’nin mimarlığının yine de SITE’tan önemli bir farkı var. SITE mimari olduğu kadar mimarlık-dışı gerçekliklerin de “tasvirlerini” yaparken, Gehry mimarlığın arkitektonik gerçekliğini sorgulamaktadır. Bu sorgulama çabası onu SITE’tan olduğu kadar, Organımsı Mimarlık’tan da aynı oranda uzak düşürmektedir. SITE çoğunlukla anti arkitektonik bir mimarlık yaratmaya çalışmıştır; Organımsı Mimarlık’sa bir arkitektonik sorgulamaya girişmemiş, işlevselciliği mimari geometrinin ortogonal saplantılarından azat etmeye çabalanmıştı.

 

Öyleyse, Gehry mimarlık ürününü ne yapıdan başka bir şey -örneğin, heykel ya da kolaj- haline getirmek istiyor, ne de onun arkitektonik gerçekliğini açıkça yansıtmaya yanaşıyor. O halde, ortada çözülmez bir çelişki var ve Gehry mimarlığı da bu çelişki üzerinde konumlanıyor: Mimarlık ürününün “yapı gibi işleme”sine ve geleneksel denebilecek yöntemlerle inşa edilmesine karşın, hiçbir arkitektonik ipucu vermemesinden doğan bir çelişki bu. Modernist ideolojinin dürüstlük diye adlandırdığı tavırla Gehry’nin tavrı arasında ne denli kesin bir karşıtlık olduğu da bu çelişkiden kolayca anlaşılabiliyor.Modernist dönem de dahil tüm Rönesans sonrası Batı dünyası -deyim yerindeyse- yapının yapı olduğunu ilan etmesini amaçlamıştı. Gehry ise, yapının yapı gibi gözüküp gözükmediğiyle ilgili bile değil. Bu yüzdendir ki, onun kimi yapıları yapıdan çok, birer kent parçasına benziyorlar. Ya da mimarlık, kenti odak alan bir “mimesis”e dönüşüyor. Anlaşılan, ister Modernist, ister Post-Modernist yönelim çerçevesinde olsun, mimarlık çağdaş kentin tasarımsal bütünlüğü sorununa çözüm bulamadığı gerçeğini Gehry aracılığıyla itiraf etmektedir. Yapı, kent karşısında verdiği savaşı kaybetmiş ve egemenliğin kentsel strüktüre ait olduğunu kabule mecbur kalmıştır. Bu yüzden de, varlığını kendisi olarak ilan etmek yerine ona öykünüyor.

 

Gehry, bildiklerimizden farklı aksiyom ve paradigmalar üzerine oturan yeni bir mimarlık evreni kurmaya uğraşıyor. Doğal olarak, Einstein fiziğinin doğuşunun Newton fiziğinin ortadan kalkışına neden olmadığı gibi, Gehry mimarlığı da Modernist ve Post-Modernistler’den oluşan geniş çoğunluğun mimari yöneliminin devre-dışı kalmasına yol açmıyor. Ne var ki, Gehry bizi, bugün bile hala çok sarsıcı gözüken bir gerçekle yüz yüze getiriyor: Leibniz’in öngördüğü gibi olası yegane dünyada yaşadığımıza inanmamızın mümkün olmadığını ortaya koyuyor. Böylelikle, Voltaire’in Candide’i kadar saf değilsek, sonunda biz de varolabilir dünyaların en iyisinde yaşamadığımızı anlamak zorunda kalıyoruz. Meğerse, sayısız mimari evren varmış ve biz bunlardan sadece birini tanımışız bugüne dek.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


7898 - unknown - 38.107.179.239