Mimarlığın Uç Noktası Artık
Daha Yakın
C. Abdi Güzer*
Mimarlığın sanatla bilim (!), gerçekle imaj, işlevle biçim,
kabukla öz (tektonik karakter) arasında gidip gelen denge merkezi, felsefeden
mühendisliğe, geometriden tarihe uzanan yelpazenin zengin karmaşıklığı içinde,
kimi zaman birbiriyle zıtlaşacak kadar çelişkili uçları da barındıran farklı
yaklaşımları oluşturmuştur. Mimarlık “izm”leri de genellikle bu gel-gitleri
ivmelendiren tercihlerle anılmışlardır.Mimarlık eleştirisi bu sınırsız girdili
tasarım ortamında, zorunlu olarak indirgemeler üzerine kurulan tasarıma esas
olan değerler sistemini anlamaya, çözmeye çalışır. Gene de değerlendirme zemini
oldukça kaygandır; girdilerin çeşitliliği içinde sürekli hareket halindedir.
Mimarlıkta doğrular ve yanlışlar yoktur. Belirsizlik
(tercihsizlik) ve iç tutarlılıkların, içinde insan barındırmayan yapı
parçalarının ve inşai alanların hoş görüldüğü, hatta beğeniyle karşılandığı
birçok örnek vardır. Çünkü, mimarlık yalnızca barınma sorununu çözmekle sınırlı
görmez kendisini. Her yapı bir heykeldir aynı zamanda; bir iletişim değeri
taşır, bir anlam yüklenir.
Genellikle yapılar işlevselliğin ötesinde bu anlamsal
değerleriyle öne çıkar, tartışılır ve “izm”leri yaratırlar. Ve bu anlamsal
değerler teknolojinin, gereksinimin, mühendisliğin ötesinde, belki de tamamen
anlaşılması olanaksız bir karmaşıklığı barındırırlar. Bu nedenle mimarlık,
kendi çerçeveleri içinde daha kolay indirgemeler yapabilen diğer sanatsal
uğraşlara göre, “yaşamla” köprüler kurmaya daha açıktır ve bir örnekleme alanı
olarak diğer disiplinlerin ilgisini daha çok çekmektedir.
Bu uzatılmış giriş, altı çizilen geniş yelpazenin uç
noktalarında bir yerlerde oturan bir mimarı, Frank Gehry’yi anlamak için belki
de kaçınılmazdı. İlk bakışta rasgele bir araya gelmiş bir parçalar yığınını
andıran, arkasında kolay anlaşılabilir bir geometrik düzen barındırmayan, hatta
zaman zaman yapım sürecinin inşai mantığını oluşturan yerçekimini bile inkar
eden Gehy yapılarını alışılagelmiş süreçler içinde algılamak ve değerlendirmek
çok olası görünmemektedir. Ne “izm”lerin sınırlarına sığmaktadır, ne de kolay
sökülebilir bir alt-tutum sergilemektedir. Şüphesiz, Gehry mimarlığının “dil”
bazında sergilediği tutarlılığı yadsımak olası değildir. Burada güçlük,
heykelleşen bir dışavurumla kendini ortaya koyan dilin arkasına geçebilmektir.
Böyle bakıldığında Gehry mimarlığını genel çerçeve içinde bir yerlere oturtmak,
başka tutumlara referansla tanımlamak hemen hemen olanaksızdır.
Böyle bir saptama şüphesiz, Gehry’nin kendisi ile değilse
bile, birçok mimarlık tarihçisi ve eleştirmenlerine ters düşmektedir. Örneğin,
Charles Jencks neredeyse “Deconstruction” sözcüğü ile ayrılmaz bir bütün olarak
anılan Gehry mimarlığını “Neo-Modern” ya da “Geç-Modern” bir eğilim olarak ele
almaktadır. Jencks’e göre, “deconstruction” son yirmi yılda Modernizm’i
yenilemeye yönelik en ciddi çabadır. Modernizm’in eleştirisi üzerine kurulan ve
yapının yitirdiği anlamı yapıya giydirilmiş imalarda arayan Post-Modernizm’den
farklı olarak, “deconstructivist” eğilimler Modernizm’in özündeki soyut
biçimleri parçalayarak ve abartılı bir biçimde kullanarak yeniden anlamsal bir
zenginlik arayışına giriyorlardı.
Mimarlıkta “deconstruction” anlayışı bir yandan 1960’larda
Roland Barthes’la edebiyatta başlayan, daha sonraları başta Jacques Derrida
olmak üzere Fransız felsefecilerin öncülük ettiği bir tür karşı çıkışla
özdeşleştirilirken, öte yandan daha mimari bir platformda “constructivist”lerle
ilişkilendiriliyordu.
Felsefi bazda Claude Levi-Strauss’un öğretisine karşı
çıkarak bütünlüğün gücünü, hatta varlığını yadsıyan “deconstruction” düşüncesi
mimarlığa yansırken, klasik olan her şeye karşı çıkıyor, bütünlüğün oluşturduğu
kompozisyonu umursamıyor, merkezin ve sürekliliğin gücünü reddediyordu.
Gerçekten de böylesi bir felsefeye görsel bir karşılık
aranıyorsa, Gehry’nin mimarlığı kendi beyanlarının çok ötesinde bir açıklıkla
aranan resmi oluşturuyordu. Bu birebir ilişkilenme potansiyeli Gehry’nin Peter
Eisenman gibi Derrida ile ortak proje üretecek kadar doğrudan ve açıkça
öncülüğe soyunmuş mimarların bile önünde “deconstructivist” olarak anılmasını
getirdi.
Oysa, bir başka açıdan bakıldığında Gehry’nin ürünlerinde
ortaya koyduğu sınır tanımaz serbestlik ve çeşitlilik, onu aynı platformda
birlikte anıldığı Rem Koolhaas, Zaha Hadid, Bernard Tschumi gibi daha belirgin
bir çizgisel tutarlılık barındıran mimarlardan ayırıyordu.
Aslında, Gehry bir anlamda Post-Modernizm’in meşrulaştırdığı
serbestlik ve çeşitlilik ortamını bir basamak daha ileri götürerek sanatla
mimarlık arasındaki ilişkiyi biraz daha güçlendiriyor, mimarın kişisel
hislerini anlıksal olarak yapıya yansıtmaktan kaçınmıyordu. Kendi ifadesine
göre, mimarlıkla sanat arasındaki çizgi yok denecek kadar inceydi ve yapının
bir ressamın tualinden farkı, mimarın tualinin bazı yerlerine tuvalet
eklemesinin kaçınılmaz olmasıydı.
Böyle bakıldığında, Gehry mimarlığı bilinçli bir felsefi
mesajın arandığı, yansıdığı bir mimarlık değil, kişiselleşmekten ve
anlıksallıktan korkmadan özgür bir kimlik ve ifade arayışıdır. Aynı sınıflama
içinde yer alan mimarların kağıt üzerinde kalan projelerinin çokluğu Gehry’yi
öncü konuma getiren çok sayıdaki uygulama ile karşılaştırıldığında, Gehry’nin
stil bazında tutucu olmadığı açıkça gözlenmektedir.
Kimi zaman kontrplaktan çelik tel örgülere, metal levhalara
varan basit ve ucuz inşai malzemeyi ustaca kullanışı, yapılarının daha kolay
uygulanabilirliğini getirmektedir. Sofistike detaylar yerine yapı parçalarının
bir araya gelişinde ve kütle oyunlarında aranan zenginlik, örneğin, Zaha Hadid’in
topografyaya ve yerçekimine karşı duran yapıları ile karşılaştırıldığında,
gerçekleştirilmeye daha yakın, yatırımcı için daha kabul edilebilir yapılardır.
Sanata bu denli yakınlığı ile bir uç nokta olan Gehry
mimarlığı, özellikle mimarinin tartışılması ve anlaşılması için adeta bir deney
ortamı yaratmaktadır. Tıpkı, fizik deneylerinde oluşturulan idealize edilmiş
ortamların bir tür “günlük gerçeği” dıştalamasına karşın, kendi dışındaki
durumları da anlamaya varabilecek teori geliştirme potansiyelleri gibi, Gehry
mimarlığı da tamamen biçime yönelmiş indirgeyiciliğiyle mimarlık
sanat-ilişkisine yeni bir tartışma boyutu getirmektedir. Tasarım ürünü
yaratıcısının duygularını ve kişiselliğini ek bir unsur olarak üzerinde
taşımanın ötesinde, artık, tasarım tümüyle bu kişiselleşmenin üzerine
kurulabilmektedir.
Birçok tartışma ortamında Post-Modernizm’in alternatifi,
hatta sonunun habercisi gibi gösterilen “deconstruction” aslında Gehry’nin
mimarlığında Post-Modernizm’le özdeşleşmekte, onun bir parçası haline
gelmektedir. Öncelikle başka yazılarda da altını çizmeye çalıştığım gibi,
Post-Modernizm bir mimari tutum, stil olmanın çok ötesinde, bir medya ve
tüketim toplumu gerçeğinin mimarlığa kaçınılmaz yansımasıdır. Imajın her şeyin
önüne geçtiği böyle bir ortamda Gehry mimarlığının da yer bulması hiç de
şaşırtıcı değildir. Gehry dışında kalanlar ise, imaj bazında benzer bir
potansiyele salip olmalarına karşın, yapının inşai niteliğine yönelik ısrarları
nedeniyle, üretimi ve tüketimi daha sınırlı kalan ürünler sergilemektedir.
Örneğin, Hadid ve Eisenman’la karşılaştırıldığında, Gehry yatırımcıyı daha uç
imajlara daha çabuk ve daha ucuza götürebilmektedir. Post-Modernizm’in tüketim
değeri olan her şeyi içine alan serbestlik zemini, yapının yalnızca bir heykele
indirgenmesine de açıktır şüphesiz.Gehry bu sınırları çekinmeden zorlamaktadır.
Sınırların geliş gidişleri yapı bazında da açıkça
gözlenmektedir. Örneğin, işlevsel zorlamaların konutlara göre biraz daha ön
plana çıktığı kuramsal bir yapı olan Loyola Hukuk Fakültesi’nde yapıyı
heykelleştiren kütle oyunları belki de zorunlu olarak ana kütleden bağımsız
parçalara çekilmiş, merdivenler ve dış mekan öğeleri yapının dışına çekilerek
daha serbest bir alt zemin aranmıştır. Gene, Paris’teki Amerikan Merkezi’nde
yapı üzerinde işleve ve imaja soyunan parçaların farklılaşmasını açıkça
gözlemek mümkündür. Doğu cephesindeki tipik sayılabilecek modern dil, batı
cephesinde dereceli olarak hareketlenmeye başlayarak tamamen heykelleşmektedir.
Başta kendi evi olmak üzere, konut yapılarında kendini daha
özgür hisseden Gehry bir ana kütle üzerinde oynamaktan çok, parçaları
kütleselleştirip neredeyse tesadüfî sayılabilecek bir bir aradalıkla zenginlik
arar.
Minnesota Üniversitesi Sanat Merkezi projesi Gehry’nin
Post-Modernizm’le uzlaşmasının en açık örneğidir. Planda bütün çıplaklığı ve
açıklığıyla öylece duran basit dikdörtgen cephede sınırsız bir hareket
kazanmakta ve yapı imaja yönelik bir giysiyle örtülmektedir. Venturi’nin
“süslenmiş kulübe” tanımının bundan açık bir örneği belki de yoktur.
Post-Modermizm’in platformunu temelde bu kadar belirgin
kullanmasına karşın, başta da altı çizildiği gibi, Gehry kimi zaman başka
sınıflamalar içinde de anılmasını haklı çıkaracak bir özgünlük sergilemektedir.
Gehry’nin mimarlığında geleneğe açık bir karşı çıkış vardır. Post-Modernizm’in
keşfettiği geçmişin ve geleneğin yeniden pazarlanma potansiyeline rağbet
etmediği gibi, yapısal zenginliği de geleneğe karşı çıkışların içinde arar.
Örneğin, kendi evinde adeta Amerikan rüyası haline gelen ahşap yapı geleneğinin
taşıyıcı sistemi alaycı bir özgürlük içinde yeniden kurulmaktadır. Gene,
teknolojinin ulaştığı rafine dil, Gehry’nin malzemeleri ele alışındaki kabalık
içinde yeni bir anlam kazanır.
İnşaat aşamasını doğrudan tasarım sürecinin devamı olarak
gören Gehry, bitmemiş yapıyı bitmiş yapıdan daha çok sevdiğini açıkça vurgular.
“Ana kurgunun kısmen algılandığı inşa aşaması, bitmiş yapıdan daha şiirseldir”.
İşte, bu karşı çıkış ve direnme gücü belki de
Post-Modernizm’e yönelik o ilkesizlik ve ideolojisizlik eleştirisine karşı
ciddi bir alternatif oluşturma potansiyel taşımaktadır. Modernizm gibi
toplumsal ideolojilerle kol kola olmasa da, kimi zaman çok kişisel bazda kalsa
da, Gehry mimarlığı sıradan, alışılagelmiş ve kolaylıkta kabullenilen her şeyi
sorgulamakta, ters-yüz etmekte ve yeniden kurmaya çalışmaktadır.
Post-Modernizm’in yapıyı skenografiye indirgeyen, mimarlığı yapıdan koparılmış
bir cephe düzlemine aktararak yapısal niteliği yok etmeye yönelik kolaycılığına
karşı kendi içindeki en ciddi karşı çıkışlardan biri Gehry mimarlığıdır.