27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Mimarlığın Uç Noktası Artık Daha Yakın

C. Abdi Güzer*

 

Mimarlığın sanatla bilim (!), gerçekle imaj, işlevle biçim, kabukla öz (tektonik karakter) arasında gidip gelen denge merkezi, felsefeden mühendisliğe, geometriden tarihe uzanan yelpazenin zengin karmaşıklığı içinde, kimi zaman birbiriyle zıtlaşacak kadar çelişkili uçları da barındıran farklı yaklaşımları oluşturmuştur. Mimarlık “izm”leri de genellikle bu gel-gitleri ivmelendiren tercihlerle anılmışlardır.Mimarlık eleştirisi bu sınırsız girdili tasarım ortamında, zorunlu olarak indirgemeler üzerine kurulan tasarıma esas olan değerler sistemini anlamaya, çözmeye çalışır. Gene de değerlendirme zemini oldukça kaygandır; girdilerin çeşitliliği içinde sürekli hareket halindedir.

 

Mimarlıkta doğrular ve yanlışlar yoktur. Belirsizlik (tercihsizlik) ve iç tutarlılıkların, içinde insan barındırmayan yapı parçalarının ve inşai alanların hoş görüldüğü, hatta beğeniyle karşılandığı birçok örnek vardır. Çünkü, mimarlık yalnızca barınma sorununu çözmekle sınırlı görmez kendisini. Her yapı bir heykeldir aynı zamanda; bir iletişim değeri taşır, bir anlam yüklenir.

 

Genellikle yapılar işlevselliğin ötesinde bu anlamsal değerleriyle öne çıkar, tartışılır ve “izm”leri yaratırlar. Ve bu anlamsal değerler teknolojinin, gereksinimin, mühendisliğin ötesinde, belki de tamamen anlaşılması olanaksız bir karmaşıklığı barındırırlar. Bu nedenle mimarlık, kendi çerçeveleri içinde daha kolay indirgemeler yapabilen diğer sanatsal uğraşlara göre, “yaşamla” köprüler kurmaya daha açıktır ve bir örnekleme alanı olarak diğer disiplinlerin ilgisini daha çok çekmektedir.

 

Bu uzatılmış giriş, altı çizilen geniş yelpazenin uç noktalarında bir yerlerde oturan bir mimarı, Frank Gehry’yi anlamak için belki de kaçınılmazdı. İlk bakışta rasgele bir araya gelmiş bir parçalar yığınını andıran, arkasında kolay anlaşılabilir bir geometrik düzen barındırmayan, hatta zaman zaman yapım sürecinin inşai mantığını oluşturan yerçekimini bile inkar eden Gehy yapılarını alışılagelmiş süreçler içinde algılamak ve değerlendirmek çok olası görünmemektedir. Ne “izm”lerin sınırlarına sığmaktadır, ne de kolay sökülebilir bir alt-tutum sergilemektedir. Şüphesiz, Gehry mimarlığının “dil” bazında sergilediği  tutarlılığı yadsımak olası değildir. Burada güçlük, heykelleşen bir dışavurumla kendini ortaya koyan dilin arkasına geçebilmektir. Böyle bakıldığında Gehry mimarlığını genel çerçeve içinde bir yerlere oturtmak, başka tutumlara referansla tanımlamak hemen hemen olanaksızdır.

 

Böyle bir saptama şüphesiz, Gehry’nin kendisi ile değilse bile, birçok mimarlık tarihçisi ve eleştirmenlerine ters düşmektedir. Örneğin, Charles Jencks neredeyse “Deconstruction” sözcüğü ile ayrılmaz bir bütün olarak anılan Gehry mimarlığını “Neo-Modern” ya da “Geç-Modern” bir eğilim olarak ele almaktadır. Jencks’e göre, “deconstruction” son yirmi yılda Modernizm’i yenilemeye yönelik en ciddi çabadır. Modernizm’in eleştirisi üzerine kurulan ve yapının yitirdiği anlamı yapıya giydirilmiş imalarda arayan Post-Modernizm’den farklı olarak, “deconstructivist” eğilimler Modernizm’in özündeki soyut biçimleri parçalayarak ve abartılı bir biçimde kullanarak yeniden anlamsal bir zenginlik arayışına giriyorlardı.

 

Mimarlıkta “deconstruction” anlayışı bir yandan 1960’larda Roland Barthes’la edebiyatta başlayan, daha sonraları başta Jacques Derrida olmak üzere Fransız felsefecilerin öncülük ettiği bir tür karşı çıkışla özdeşleştirilirken, öte yandan daha mimari bir platformda “constructivist”lerle ilişkilendiriliyordu.

 

Felsefi bazda Claude Levi-Strauss’un öğretisine karşı çıkarak bütünlüğün gücünü, hatta varlığını yadsıyan “deconstruction” düşüncesi mimarlığa yansırken, klasik olan her şeye karşı çıkıyor, bütünlüğün oluşturduğu kompozisyonu umursamıyor, merkezin ve sürekliliğin gücünü reddediyordu.

 

Gerçekten de böylesi bir felsefeye görsel bir karşılık aranıyorsa, Gehry’nin mimarlığı kendi beyanlarının çok ötesinde bir açıklıkla aranan resmi oluşturuyordu. Bu birebir ilişkilenme potansiyeli Gehry’nin Peter Eisenman gibi Derrida ile ortak proje üretecek kadar doğrudan ve açıkça öncülüğe soyunmuş mimarların bile önünde “deconstructivist” olarak anılmasını getirdi.

 

Oysa, bir başka açıdan bakıldığında Gehry’nin ürünlerinde ortaya koyduğu sınır tanımaz serbestlik ve çeşitlilik, onu aynı platformda birlikte anıldığı Rem Koolhaas, Zaha Hadid, Bernard Tschumi gibi daha belirgin bir çizgisel tutarlılık barındıran mimarlardan ayırıyordu.

 

Aslında, Gehry bir anlamda Post-Modernizm’in meşrulaştırdığı serbestlik ve çeşitlilik ortamını bir basamak daha ileri götürerek sanatla mimarlık arasındaki ilişkiyi biraz daha güçlendiriyor, mimarın kişisel hislerini anlıksal olarak yapıya yansıtmaktan kaçınmıyordu. Kendi ifadesine göre, mimarlıkla sanat arasındaki çizgi yok denecek kadar inceydi ve yapının bir ressamın tualinden farkı, mimarın tualinin bazı yerlerine tuvalet eklemesinin kaçınılmaz olmasıydı.

 

Böyle bakıldığında, Gehry mimarlığı bilinçli bir felsefi mesajın arandığı, yansıdığı bir mimarlık değil, kişiselleşmekten ve anlıksallıktan korkmadan özgür bir kimlik ve ifade arayışıdır. Aynı sınıflama içinde yer alan mimarların kağıt üzerinde kalan projelerinin çokluğu Gehry’yi öncü konuma getiren çok sayıdaki uygulama ile karşılaştırıldığında, Gehry’nin stil bazında tutucu olmadığı açıkça gözlenmektedir.

 

Kimi zaman kontrplaktan çelik tel örgülere, metal levhalara varan basit ve ucuz inşai malzemeyi ustaca kullanışı, yapılarının daha kolay uygulanabilirliğini getirmektedir. Sofistike detaylar yerine yapı parçalarının bir araya gelişinde ve kütle oyunlarında aranan zenginlik, örneğin, Zaha Hadid’in topografyaya ve yerçekimine karşı duran yapıları ile karşılaştırıldığında, gerçekleştirilmeye daha yakın, yatırımcı için daha kabul edilebilir yapılardır.

 

Sanata bu denli yakınlığı ile bir uç nokta olan Gehry mimarlığı, özellikle mimarinin tartışılması ve anlaşılması için adeta bir deney ortamı yaratmaktadır. Tıpkı, fizik deneylerinde oluşturulan idealize edilmiş ortamların bir tür “günlük gerçeği” dıştalamasına karşın, kendi dışındaki durumları da anlamaya varabilecek teori geliştirme potansiyelleri gibi, Gehry mimarlığı da tamamen biçime yönelmiş indirgeyiciliğiyle mimarlık sanat-ilişkisine yeni bir tartışma boyutu getirmektedir. Tasarım ürünü yaratıcısının duygularını ve kişiselliğini ek bir unsur olarak üzerinde taşımanın ötesinde, artık, tasarım tümüyle bu kişiselleşmenin üzerine kurulabilmektedir.

 

Birçok tartışma ortamında Post-Modernizm’in alternatifi, hatta sonunun habercisi gibi gösterilen “deconstruction” aslında Gehry’nin mimarlığında Post-Modernizm’le özdeşleşmekte, onun bir parçası haline gelmektedir. Öncelikle başka yazılarda da altını çizmeye çalıştığım gibi, Post-Modernizm bir mimari tutum, stil olmanın çok ötesinde, bir medya ve tüketim toplumu gerçeğinin mimarlığa kaçınılmaz yansımasıdır. Imajın her şeyin önüne geçtiği böyle bir ortamda Gehry mimarlığının da yer bulması hiç de şaşırtıcı değildir. Gehry dışında kalanlar ise, imaj bazında benzer bir potansiyele salip olmalarına karşın, yapının inşai niteliğine yönelik ısrarları nedeniyle, üretimi ve tüketimi daha sınırlı kalan ürünler sergilemektedir. Örneğin, Hadid ve Eisenman’la karşılaştırıldığında, Gehry yatırımcıyı daha uç imajlara daha çabuk ve daha ucuza götürebilmektedir. Post-Modernizm’in tüketim değeri olan her şeyi içine alan serbestlik zemini, yapının yalnızca bir heykele indirgenmesine de açıktır şüphesiz.Gehry bu sınırları çekinmeden zorlamaktadır.

 

Sınırların geliş gidişleri yapı bazında da açıkça gözlenmektedir. Örneğin, işlevsel zorlamaların konutlara göre biraz daha ön plana çıktığı kuramsal bir yapı olan Loyola Hukuk Fakültesi’nde yapıyı heykelleştiren kütle oyunları belki de zorunlu olarak ana kütleden bağımsız parçalara çekilmiş, merdivenler ve dış mekan öğeleri yapının dışına çekilerek daha serbest bir alt zemin aranmıştır. Gene, Paris’teki Amerikan Merkezi’nde yapı üzerinde işleve ve imaja soyunan parçaların farklılaşmasını açıkça gözlemek mümkündür. Doğu cephesindeki tipik sayılabilecek modern dil, batı cephesinde dereceli olarak hareketlenmeye başlayarak tamamen heykelleşmektedir.

 

Başta kendi evi olmak üzere, konut yapılarında kendini daha özgür hisseden Gehry bir ana kütle üzerinde oynamaktan çok, parçaları kütleselleştirip neredeyse tesadüfî sayılabilecek bir bir aradalıkla zenginlik arar.

 

Minnesota Üniversitesi Sanat Merkezi projesi Gehry’nin Post-Modernizm’le uzlaşmasının en açık örneğidir. Planda bütün çıplaklığı ve açıklığıyla öylece duran basit dikdörtgen cephede sınırsız bir hareket kazanmakta ve yapı imaja yönelik bir giysiyle örtülmektedir. Venturi’nin “süslenmiş kulübe” tanımının bundan açık bir örneği belki de yoktur.

 

Post-Modermizm’in platformunu temelde bu kadar belirgin kullanmasına karşın, başta da altı çizildiği gibi, Gehry kimi zaman başka sınıflamalar içinde de anılmasını haklı çıkaracak bir özgünlük sergilemektedir. Gehry’nin mimarlığında geleneğe açık bir karşı çıkış vardır. Post-Modernizm’in keşfettiği geçmişin ve geleneğin yeniden pazarlanma potansiyeline rağbet etmediği gibi, yapısal zenginliği de geleneğe karşı çıkışların içinde arar. Örneğin, kendi evinde adeta Amerikan rüyası haline gelen ahşap yapı geleneğinin taşıyıcı sistemi alaycı bir özgürlük içinde yeniden kurulmaktadır. Gene, teknolojinin ulaştığı rafine dil, Gehry’nin malzemeleri ele alışındaki kabalık içinde yeni bir anlam kazanır.

 

İnşaat aşamasını doğrudan tasarım sürecinin devamı olarak gören Gehry, bitmemiş yapıyı bitmiş yapıdan daha çok sevdiğini açıkça vurgular. “Ana kurgunun kısmen algılandığı inşa aşaması, bitmiş yapıdan daha şiirseldir”.

 

İşte, bu karşı çıkış ve direnme gücü belki de Post-Modernizm’e yönelik o ilkesizlik ve ideolojisizlik eleştirisine karşı ciddi bir alternatif oluşturma potansiyel taşımaktadır. Modernizm gibi toplumsal ideolojilerle kol kola olmasa da, kimi zaman çok kişisel bazda kalsa da, Gehry mimarlığı sıradan, alışılagelmiş ve kolaylıkta kabullenilen her şeyi sorgulamakta, ters-yüz etmekte ve yeniden kurmaya çalışmaktadır. Post-Modernizm’in yapıyı skenografiye indirgeyen, mimarlığı yapıdan koparılmış bir cephe düzlemine aktararak yapısal niteliği yok etmeye yönelik kolaycılığına karşı kendi içindeki en ciddi karşı çıkışlardan biri Gehry mimarlığıdır.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


7902 - unknown - 38.107.179.238