27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Geleceğe Dair (Olası) Birkaç İpucu

Meral Ekincioğlu

 

Eco, metin ile metni yorumlayan arasındaki diyalektik ilişkiyi ele aldığı bir yazısında, açık-uçlu yorumlara eleştirel bir yaklaşım ortaya koyarak, Karın Deşen Jack örneğini ileri sürer ve okuyucuya, Karın Deşen Jack’in -ya da metni yorumlayan okuyucunun- bütün yaptıklarının Aziz Lucas İncil’i üzerine yaptığı yorumlara dayandırılmasının ne denli kabul edilebilir olduğu sorusunu yöneltir. Bu uç örneği kendine çıkış noktası alarak dayandığı sonuçlardan biri, “Popper’in bilimsel araştırma kuramı açısından bakıldığında, yorumun genel ölçütlerinin bulunmadığı varsayımını çürütmek için bu savın yeter de artar bile” olduğu şeklindedir. İnsan yaşamının pek çok alanında değerlerin “yeni” olan adına ters yüz edilmeye çalışıldığı günümüzde, Eco’nun -her ne kadar metin yorumlanması olarak ele alsa da- yaşam içinde yorumun sınırlarının nereye dek kabul edilebilir olduğunu -ya da genel ölçütlerinin neden varolması gerektiğini- göstermesi açısından verdiği örnek üzerinde düşünmeye değer.

 

Özellikle son dönem mimarlık dünyası içinde Koolhaas’ın kimliğinin, mimarlığa getirdiği yorumlarla önem kazandığını söylemek mümkün ve bu çerçevede Eco’nun ifadesiyle onun tavrı arasında ilişki kurulabilir. Ancak burada amaç, mimarlık ve metin -ya da diğer disiplinler- arasında kurulan ilişkilere prim vermek değil, yorumun öznelliğini göz ardı etmeksizin sınırlarının neden olması gerektiğini gösterebilmektir. Eco, bunun için Karın Deşen Jack’e kadar dayanıp, onun karşısına Popper’ı koyarken, Koolhaas bunu gerek söyleminin içeriğiyle gerekse projelerinde programı ele alış biçimiyle ifade etmektedir. Belki de burada onu asıl dikkate değer kılan, Modern Mimarlık’ın hangi derslerden sınıfta kaldığını iyi gözlemleyerek bunları yeniden “yorumlama” ve bu konuda “sınırların nasıl ve nereye dek uzanabileceğini” iyi kestirebilen bir tavra sahip olmasıdır. Bundan hareketle mimarlığa dair ileriye yönelik tahminler için Koolhaas’ın bazı (olası) ipuçları vereceğini düşünmek pek de yanlış olmasa gerek.

 

AKIL BAŞA “BELA” MIDIR?

20. yüzyılın 2. yarısında Modern Mimarlık’a yapılan eleştirilerden belki de en önde geleni onun rasyonalist tavrıydı. Ancak “Mimarlık ve Yorumları” (Architecture and Its Interpretations) adlı kitabında Bonta’nın, Modern Mimarlık’a dair alışıldık bu anlayışa karşı yaptığı bir gözlem vardır. Buna göre genelde varolan düşünce akıl, düzen ve sürekliliğin birbirini onaylayan ilişkisine karşın, akıldışı olan, düzensizlik ve değişim kavramlarının da birbirini onayladığı üzerinedir. Bu durumda Modern mimara yöneltilen soru, eğer kendisi mevcut mimari dili yeniden yorumluyorsa ve değişimi vadediyorsa, o halde bir yandan akıl ve düzenin birlikteliğini onaylarken, diğer yandan savunduğu değişimi nasıl sağlayacağıdır. Çünkü değişimi sağlayanın, aklın karşısında yer aldığı düşünülmektedir. Ancak yazar Modern Mimarlık’tan öyle örnekler verir ki, bunlar bizzat aklın tarafında yer alarak değişimi de kapsar.Örneğin geçmişin simetrik, matematiksel olarak düzenlenmiş mekan anlayışına dair bazı referanslar taşısa da Mies, mekan anlayışında değişimi getiren, ama değişim adına keyfi olana prim vermeyen bir tavrı ifade etmektedir. Colin Rowe’un ifadesiyle onun çalışmaları bir yandan Palladio’nun izlerini taşırken, diğer yandan teknolojiyi kullanarak kendini hafif kılar; mekanı akıcı hale dönüştürür. Nitekim Rowe bu karşılaştırmasında, “karakteristik Palladio kompozisyonlarına benzer biçimde, Crown Hall simetrik ve muhtemelen matematiksel olarak düzenlenmiş bir hacimdir. Ama karakteristik Palladio kompozisyonlarından farklı olarak hiyerarşik bir biçimde düzenlenmiş, piramidal çatı ve kubbe formu içinde dikey olarak merkezcil temayla tasarlanan bir organizasyon değildir. Villa Rotonda’dan farklı olarak, ama 20’lerin pek çok kompozisyonuna benzer biçimde Crown Hall, gözlemleyenin durup bütünü kavrayabileceği etkili merkezi alan oluşturmamaktadır” diyerek bunu dile getirmektedir.

 

Konuyu Koolhaas’ın yaklaşımına taşıyacak olursak, gerek oluşturduğu söylem gerekse tasarım anlayışındaki tavrı ile Bonta’nın örneğini destekleyecek bir örnek oluşturduğu düşünülebilir. Bunun için önce mimarın kimi açıklamaları ve tasarım anlayışına değindikten sonra farklı ölçeklerdeki projelerinden bahsedilebilir.

 

Koolhaas, kendi dilini ortaya koyarken, kavram ve olayların tanımlamalarındaki “kesinliklerin yitirildiğinin” bilincindedir; tıpkı kaos ve belirsizliğin de farkında olduğu gibi. Dolayısıyla mimar da tasarım süreci içinde her şeyi kontrol edebilecek konumda değildir, ancak bu onun  rastlantısal olana kayabileceği ve projelerinde kendi yorumlamalarını dilediğince yapabileceği anlamına gelmez. O elindeki koşulları hala olabildiğince pragmatik bir biçimde kullanan tavrı ile öne çıkmalıdır. Nitekim Koolhaas için yapı, hala kendini oluşturan bileşenlerin “rasyonel” olarak bir araya geldiği bir bütündür.Bunu onaylamak istercesine projelerin programlarını açıklarken, kendi işlevsel gerekçelerini açıklar sürekli. Öyle ki “Anytime” gibi bir yerde bile katılımcıların çoğunun düşünsel yönü ağır basan konuşmalarına karşın, uygulama yapan mimar kimliğiyle o, katılımcılara Hollanda Büyükelçiliği Binası projesindeki gerekçelerini dile getirecektir.

 

Bunlara paralel olarak, kullandığı dili mimarlığın sınırları içinde tutmaya özen gösterir. Bunu en güzel açıklayanlardan biri belki de Jeffrey Kipnis’tir. Kipnis son yüzyıldır mimarlıkta bazı değişimler yaşandığını, ancak Eisenman gibi bir ismin bunu felsefedeki yaşanan gelişmelere bağlarken, Koolhaas’ın asansör gibi mekanik bir sisteme bağlayabildiğini ifade eder. Nitekim dönemin bir özelliği olarak, mimari söylemle diğer disiplinler arasındaki etkinin yoğunluğu artsa da, o bazı bilimsel tanımlamalara yer vererek ya da proje gerekçelerini bu kavramlarla ilişkilendirerek -ki buna neden olan belki de bilimin, felsefe ve edebiyata göre kullandığı dili kontrol etme konusunda daha temkinli davranmasıdır-, mimarın keyfi bir tavır içinde yer alamayacağını hissettirmekten de geri durmaz.Bunun en iyi örneklerinden biri, kaos kavramının Derrida-Eisenman ve Tschumi’nin “Choral Work” adlı çalışmasında yorumlanışı ile, Koolhaas’ın aynı kavrama getirdiği yorum arasındaki farktır. “Choral Work”de kaos, keyfi kelime oyunlarına dönüşürken (layer, lier, lyre arasında gidip gelmeler gibi), Koolhaas Villa Dall’Ava’ya dair açıklamalarında kaos ile ilgili olarak kelebek etkisine yer verir ve yapı içindeki kolonların duvarlar içinde kalacak biçimde çözümlenmesinin onu yalın ve hafif kılmak için olduğunu dile getirir -hatta uçan bir kelebeğe benzetir bunu-. Diğer yandan belirsizliğe inandığını dile getirir, ama bunu her türlü yoruma açmaktan çok, Heisenberg’e bağlar. Ancak onun burada yaptığı şey, mimarlığı bilime indirgemek değil, sadece düşünme süreci içinde, bazı kavram ve görüşlere yorum getirirken dildeki savrulmaları önlemeye çalışmaktır belki de. Bu, bilim ve felsefenin köklerinin sarsıldığı ve bu nedenle mimarlığın da temellerinin sorgulanması gerektiğini dile getiren kimi tavırlardan çok farklı olup, bize bu farklı yaklaşımlar arasında bir karşılaştırma yapma imkanı da sunar.

 

Kullandığın bu dile benzer biçimde, Koolhaas’ın tasarımlarına bakıldığında da her ne kadar rastlantısal gibi görülen parçalanmalar olsa da, bunların kontrolsüz ya da çok da belirsiz bir tavrın ürünü olmadığı görülebilir. Projelerinde, kütleler bir araya geldiklerinde karmaşa yaratır gibi görülseler de, bunlar tanımlanmaya, okunabilirliğe karşı durmazlar. Ya da farklı katmanlar birbirine süperimpoze edilir, ancak yapıların kendi içlerindeki düzene fazla müdahale edilmez; tıpkı formların eksenlerinde kayma olsa da, biçimsel parçalanmanın diğer Dekonstrüktif tavırlara göre daha az olduğu gibi ve Koolhaas, Modern’in Pürist anlayışına daha yakın bir noktada konumlanır.

 

Bu anlatılanların ardından mimarın projelerine bakılarak Bonta’nın sorusunda olduğu üzere akıl ve değişim arasındaki etkileşimin nasıl ortaya konduğunu incelenebilir. Mimarın küçük ölçekli projelerinden olan Bordeaux Evi’nde (1994-96) dikkat çeken noktalar arasında, fonksiyonel bir yaklaşım içinde rastlantısal olma ve farklılığın nasıl bir sürekliliğe (ve düzene) dönüştüğü görülür.Projede, Modern Mimarlık’taki örneklerde pek de gözlemlemediğimiz bir yaklaşım vardır ki, bu, kat planları ve cephe çözümlenmesinde gözlenen farklı geometrik anlayışların birlikteliğidir. Yapının en alt katı, yeraltında olmasından dolayı zemine organik bir biçimle yerleşirken, bu plan ikinci katta rasyonel, en üst kattaysa irrasyonel bir geometriye dönüşmektedir. Bu anlayış, bir yandan işlevsel farklılığı vurgularken, diğer yandan katlar arasındaki ilişkide “bütünlüğü” (ya da “sürekliliği”) bozmamasıyla dikkat çekicidir. Koolhaas aynı yaklaşımı cephe çözümlemesinde de kullanmaktadır.Etrafı cam bir duvarla çevrili olan ara katın, yapının kütlesel olarak hafiflemesine katkıda bulunmasına karşılık, yatak odalarının yer aldığı üst kat, üzerinde küçük delikler açılan kapalı bir cepheden oluşmaktadır.

 

Projenin en dikkat çekici özelliklerinden birini oluşturan bu delikler, her ne kadar rastlantısal gibi görünse de, üç farklı kategori içinde belli bir “mantığı” ifade etmektedir. Bunlardan bir bölümü, kat içindeki sirkülasyonu takip eden akslar üzerinde yer alır ve hem çocuk, hem yetişkin, hem de tekerlekli sandalyedeki birini -ki evi kullanan eşlerden biri tekerlekli sandalye bağımlısıdır- dikkate alacak biçimde göz hizasındadır. Diğer bir bölüm içinde düşünülen delikler bir takım durağan noktalarla (yatak, lavabo, küvet, masa gibi) dışarısı arasında ilişki kurmayı sağlarken, üçüncü kategoride yer alan deliklerse aynı sabit noktalarda yatan ya da oturan bir kullanıcının göz hizasına uygun olarak tasarlanmıştır.

 

Tanımlanan bu farklı tipteki delikler, bir yandan mekanın farklı kullanımlarına göndermede bulunurken, diğer yandan rastlantısal görünen bir tasarımın ardında varolan “mantığı” ortaya koymaktadır.

 

Evin programındaki bir diğer öne çıkan şeyse, yapının içinden geçen asansörün varlığıdır. Bu, mekanik olanın öznenin yaşam dünyası içinde nasıl yorumlandığını göstermesi açısından üzerinde düşünmeye değer bir çözüm olarak ele alınabilir. Her ne kadar ev gibi kişiye özel ve sıcak olması istenen bir mekanın içinden asansör geçmesinin “soğuk” ya da “itici” olacağı düşünülse de, onun işlevsel anlamda bir kaç ihtiyaca yanıt vererek yorumlanması, mekan içindeki kabul edilebilirliğini sağlamaktadır.Bunlardan ilki, özellikle tekerlekli sandalyeye bağımlı olan kullanıcının katlar arasında hareketini kolaylaştırmak ve tüm düşey asansör hattı boyunca yer alan rafları farklı amaçlarla kullanmaktır. Diğer yandan asansörün hareketi, kat planlarında (asansörün bir kata gelip sabitlenmesiyle, o kattaki döşemede sürekliliğin sağlanması ya da o kattan yukarı ya da aşağı olan hareketiyle döşemede boşluk yaratılması gibi) değişiklik yaratarak, plan tasarımının “katı” bir kimliğe bürünmesini de önlemektedir.

 

Buna ek olarak, tıpkı Mies’in geçmişten gelen “düzen” anlayışını kendi rasyonel dili içinde yorumlayarak değişim getirdiğine benzer bir tavrın varlığı Koolhaas’da da hissedilir. Nitekim Villa Dall’Ava projesinde Corbusier’nin Savoye’u, ya da Mies’in Tugendhat Evi’nden izler bulunabilir. Dall’Ava’nın pilotiler üzerinde yükselmesi ve yatay bant halindeki pencereleri Villa Savoye’a göndermede bulunurken, diğer yandan bu pilotilerin eksenlerinden kaydırılarak karmaşayı onaylar bir görünüm sunması -Savoye’un kararlı kütlesine rağmen- yapının adeta her an dengesini kaybettirecekmiş hissini vererek, bugünün ortamına bir göndermedir sanki. Bu tasarımın Tugendhat Evi ile ortak noktaları olarak ise her iki villanın giriş katında, zeminden tavana dek camla kaplanarak dışarıyla ilişki kurması ve her ikisinde de yemek yenilen mekanın eğrisel bir duvarla diğer mekanlardan ayrılması gösterilebilir. Yapının geçmişe yaptığı bir takım göndermelere karşın, malzeme kullanımındaki hafif ve şeffaf olması ya da daha renkli bir dil ile Modern’in soyut beyazından kurtulması onu farklı kılar. Ya da örneğin yüzme havuzunun zeminden yukarıda tasarlanmasının masif bir etki yaratacağı ve bunun “rasyonel bir yaklaşım olmadığı” düşünülse de, onun villayı oluşturan iki kütlenin arasına gizlenmesi bu tavrı kabul edilebilir kılmaktadır.

 

Bu anlatılanlar ve verilen örneklerde Koolhaas’ın her ne kadar kendi döneminin karmaşık ortamının farkında olsa da, rasyonel olanın sınırlarını gevşeterek kendi mimari dilini nasıl ortaya koyduğunu görürüz. Modern’in rasyonel tavrını eleştirenlere bir gönderme olarak, akıl başa bela mıdır bilinmez ama Koolhaas’ın kendi tavrı içinde onu Modern Mimarlık’ın sınırlayıcı etkisinden uzaklaştırmayı başardığı söylenebilir.

 

KÜÇÜK BİR KELEBEK KANAT ÇIRPARSA...

Koolhaas’ı önemli kılan etmenlerden biri de küçük ölçekli projelerinin yanı sıra, özellikle büyük ölçekte tasarladığı projelere olan yaklaşımında kendini göstermektedir. Bunun başta gelen nedenleri arasında, küçük ölçekteki bir projeyle kıyaslandığında, kontrol edilebilirliğinin zor olması ve bu nedenle yorumun sınırlarının her an bulanıklaşma tehlikesidir. Çünkü ölçek büyüdükçe, yapının programını çözümlerken oluşacak en küçük bir süreksizliğin, onun bütünü içinde çok daha büyük süreksizliklere ve kullanım açısından zorluklara yol açma riski vardır. Bu, tıpkı mimarın kimi açıklamalarında kelebek etkisine yaptığı göndermeye benzer biçimde, en küçük bir etkinin zamanla çok daha büyük etkilere yol açmasıdır aslında.

 

Büyük ölçek üzerindeki düşüncelerine göz atılacak olunursa, Koolhaas bir açıklamasında S, M, L, XL adlı kitabında yer alan metinlerden en tehlikelilerinin “Büyüklük” (Bigness) ve “Generic City” olduğunu belirtmektedir. Nitekim her iki metin de, büyük ölçekli çalışmalar üzerindedir. Mimar, “Büyüklük”te, bu kavramı, “Bütünü” yeniden inşa ederek, “Gerçeği” yeniden canlandırmanın, kolektif olanı yeniden keşfetmenin ve maksimum olasılığı kullanılabilir hale getirmenin bir potansiyeli olarak ele alır. Bu bağlamda “Delirious New York” adlı kitabında da Büyüklük Teorisi’ne dair bazı göndermeler yapmaktadır. Buna göre bina inşa etme, bir noktadan sonra büyük yığınların ötesinde, mimari tavır ile kontrol edilemeyendir. Ancak bu olanaksızlık, parçaların özerkliğine yol açsa da, parçalanma ile aynı şey olmamalı; parçalar, bütün ile birlikte işlemelidir. Ancak yine de büyüklük ile kendini gösteren bazı eleştirel durumlar vardır ki bunlar;

 

-Kompozisyon, ölçek, oran ve detayın üzerinde daha önemle durulması gerekliliği;

 

-Büyüklüğün, çekirdek ve onu çevreleyenler arasındaki mesafeyi arttırmasıyla, iç ve dış arasındaki ilişki üzerinde daha dikkatli düşünmeye olan ihtiyaç;

 

-Büyüklüğün, kenti belirliliklerin toplamından bir tür yığılmaya dönüştürme potansiyeli ve anlaşılabilir olanın tehlikeye girmesi;

 

-Ölçeğin artması karşısında nitelikli olsa bile, boyutları nedeniyle yapının eleştirel bir görünüm kazanma riskidir.

 

Diğer yandan mimar, yeryüzünde insanların büyük bir çoğunluğunun kimliği yeterince tanımlanamayan (identity-less) kentlerde yaşadığını ve buna dikkat etmek gerektiğinin altını çizmektedir. O, bu durumu “genel kent” (generic city) ya da diğer deyişle kimliksiz, niteliksiz kent olarak ele alır. Bugün dünyada, Asya’da olduğu gibi Amerika’da ve Avrupa’da da rastlanan bu kentler, oysa yeni koşulların buluşu olan yerler olmalıdır. Burada dikkat edilmesi gereken noktaların başında kimliğin nasıl yorumlanacağı (onu korumak, yeniden oluşturmak ya da sömürmek gibi) gelmektedir. Hatta mimar bu metninde havaalanları ile genel kentler arasında bir benzerlik kurar. Çünkü havaalanları da ölçek olarak büyük projelerdir ve farklı yerler arasında bir geçiş noktası oldukları için hem “yerel” hem de “küresel” bir niteliğe sahiptirler.

 

Ölçeğin artması karşısında endişelerini bu biçimde dile getiren Koolhaas, büyük ölçekli projelere dair temkinli yaklaşım sergilemesi ve getirdiği “yorumlarla” önem kazanmaktadır. Bununla ilişkili olarak mimarın son dönem çalışmalarından Kore’deki Uluslararası Seul Havaalanı projesi ele alınabilir. Mimar burada özellikle 21. yüzyıla girerken, doğal güzellik, ekolojik ilgi ve altyapı açısından belli bir potansiyele sahip olan bu yerde, kentsel koşulları yeniden nasıl keşfedebileceği sorusunu sorar. En modern havalimanı ve en modern kenti yaratmak onun için iki önemli amaçtır. Bunun için güzellik ve yeterlilik koşullarını arar ve özellikle altyapı kavramı üzerinde durur. Projenin çözümlenmesine bakıldığında özellikle kullanım alanının farklı programlardan oluşan bölgelere ayrıldığı ve bunlar arasındaki etkileşimin nasıl sağlanabileceği üzerinde durulduğu görülür. Burada önemli olan Koolhaas’ın mimarlık için güzelliğin gerekli ancak yeterli olmadığını dile getirmesi ve bunun “işlevsel bir programla” desteklenmesinin şart olduğunun farkına varmasıdır. Bunun için alanlar farklı programları barındıran bantlara bölünmüş, sonra bunlar deformasyona uğratılmış, bunun sonucunda “farklılıklar” yakalanarak program çözümlenmiştir. Bu, onun “Bütünlük” adlı metnindeki açıklamasını onaylar: “Ölçek artışı karşısında bütünün parçaları özerklik kazansa da, bu parçalanma ile aynı şey olmamalı; parçalar bütün ile birlikte işlemelidir” ki, bu da işlevselliğin bir gereğidir. Tüm bunların ötesinde projenin “yeni”liği, mimarın onu rastlantısallığın ürünü olarak sunmasında ve onu yaratan şeyin bundan böyle tarihi değil, planlamasını yapan insanın olduğu ifadesinde yatmaktadır belki de. Ama diğer yandan bu rastlantısallığa karşın, işlevselliğin gerekliliğinden de vazgeçmemiştir.

 

Mimarın kentsel ölçekte tasarladığı projelerden biri olarak Fukuoka’daki Konut Yerleşimi de  ele alınabilir. Bu, 24 konutluk bir proje olup, Koolhaas’ın ifadesine göre Japonlar’la yapılan toplantılar sonucunda alınan kararlar çerçevesinde tasarlanmış. Koolhaas, bu proje için Batılı mimarlar içinde Japonya’da yapı tasarlamanın bir ikilem olduğunu belirterek, burada tasarlanan projelerin Batı kültüründekilere benzer biçimde tasarlanıp tasarlanamayacağı sorusunu sorarak işe başlamış. Projenin planına bakıldığında, adeta 20. yüzyıl başı Modern Mimarlık’ın rasyonel tasarımlarının bir benzeri ile karşı karşıya olduğu düşüncesi doğmaktadır. Oturma odasında paravana ve perdelerin farklı konfigürasyonları ile Japon odaları oluşturulan bu tasarımda, alçak-yüksek, karanlık-aydınlık, somut-soyut gibi uzamsal ve tektonik karşıtlıklarla grid mantığın monotonluğunu kırılmış. Burada önem kazanan, mimarın, hem ölçek artışı, hem de farklı bir bağlam içinde yer alırken, biçimsel arayışlardan önce programın içeriğine yönelmesi, “Generic City” adlı metninde belirttiği gibi “kimliğin ne şekilde yorumlanması gerektiğini” unutmayışıdır.

 

Sonuç olarak küçük bir kelebek kanat çırptığında her şeyin kaosa dönüşüp dönüşmeyeceğini bilemeyiz; ama Koolhaas her ne kadar mimarın kaosa yapabileceği tek katkının ona direnme yolunda boşuna and içmek olduğunu söylese de, çalışmalarıyla bu direnmenin -en azından şimdilik- olabilirliğini bize göstermektedir.

 

(OLASI) BİRKAÇ İPUCU

Tüm bu anlatılanların ardından Koolhaas bize nasıl bir yön göstermektedir sorusu sorulabilir. Burada kesin bir sonuç çıkarmanın tehlikesinden kaçınarak -ki ne de olsa bu yazıyı yazan da bir öznedir- olası birkaç sonuç çıkarmak daha yerinde bir davranış gibi görünmektedir. Bunlardan biri, bugünün Batı mimarlığında aklı sınırlayıcı bir etken olarak görüp, mimarlığı açık-uçlu yorumlara sürükleyen kimi tavırların karşısında duran Koolhaas’ın oluşacak olası spekülasyonlara karşı temkinli tavrının önemidir. Ve o, değişimi ve yeniyi getirmenin “aklın reddi” demek olmadığı, hatta belki de bu reddin daha büyük tehlikelere yol açacağı konusunda bizi uyarmaktadır. Dolayısıyla uygulamalarıyla Bonta’nın da altını çizdiği biçimde akıl, süreklilik ve düzen içinde değişimin nasıl sağlanabileceğini örnekler.

 

Diğer yandan o, belki de yorumun sınırlarının neden varolması gerektiğini gösteren iyi bir örnektir.Nitekim keyfi yorumlarla mimarlığı yapanların bu tavrının uzun ömürlü kabul edilebilirliği şüpheliyken, Koolhaas’ın tavrı kendi ağırlığını koyar görünmektedir. Eco’nun dediği gibi onun İncil’i okuyup okumadığını bilmiyoruz; ancak okusaydı muhtemelen keyfi yorumun sınırlarını zorlayan Karın Deşen Jack’vari bir yorum getirme olasılığının yüksek olmadığı varsayımında bulunabiliriz. Nitekim mimarlık ne yöne giderse gitsin, onu sürekli kılacak olan da bu değil midir ve keyfi olanın başarısı da kendisi gibi keyfi değil midir? Bu da geleceğe dair en önemli (olası) ipucu olsa gerek.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


7914 - unknown - 38.107.179.240