Koolhaas ile Konuşma
Can Aker, Ahmet Özgüner
CAN AKER: Yazarlığınızla ilgili bir soruyla başlamak
istiyoruz. Umarız hala yazıyorsunuzdur. Yazar olmanız mesleğinizi nasıl
etkiledi?
REM KOOLHAAS: Eylül’de yayımlanacak bir kitabımın üzerinde
çalışıyorum şu sırada. Bu bir monografya, ama çeşitli metinlerin, değişik
türlerin bir bileşimi aslında; dolayısıyla, monografyanın ötesinde bir şey.
Yazmam meslek çalışmalarımı nasıl etkiliyor tam bilmiyorum, ama bana meslekten
bir kaçış sağladığını, ayrıca ilişkilerimi taze ve daha az kaçınılmaz kıldığını
söyleyebilirim. Yani, ilişkilerde geçişlilik sağlaması anlamında. Geçen yıl
Almanya’daki Parlamento projesini kaybettiğimizde öyle bir an geldi ki,
mimarlığı bırakmayı ciddi olarak düşündüm. Sanırım, ayrıca yazıyor olmasaydım
bırakırdım da.
CA: Ben bir düşünür olarak mimarlığınızı kastetmiştim.
Meslek açısından değil, bir düşünür-mimar olmanızda yazarlığınızın yerini
sormuştum.
RK: Tam olarak neyi soruyorsunuz?
CA: Sorum şu: Sürrealizm hakkında yazdınız, sizinle yapılmış
söyleşilerden ve projelerinizden de anlıyorum. Dünkü konferansınızda da
Sürrealizm’in etkilerinden söz ettiniz. Sizin çizimlerinizden, kent planlama
çalışmalarınıza da geleceğim: Kültürü yeniden tanımlamak istiyorsunuz,
planlamayı yeniden tanımlamak istiyorsunuz. Sürrealizm üzerine yazan bir
kişiyken mimarlığa geçtiniz, bir düşünür olarak mimar oldunuz.
RK: “Evet, bu bir gerçek” demekten başka ne diyebilirim.
Spesifik bir soru olmadan bir şey söylemek zor.
AÖ: Bir metnin tamamıyla farklı bir anlatım yolu olduğunu,
mimarlıkla ilgili yazılarda daha özgür olunduğunu ve yapı yapmanın tek başınıza
yazı yazmaktan çok farklı bir şey olduğunu düşünmüyor musunuz? Mimarlık ile
yazılarınız arasında bir gidip gelme olmuyor mu? Mimarlıkla ilgili yazı
yazmaktan bahsetmiyoruz. Entelektüel anlamda...
RK: Tabii gidip gelme oluyor, çünkü bunu yapmamın nedeni bu.
Tabii ki değişik bir tür özgürlük ve bu da bunu yapmamın nedenlerinden biri.
Mimarlığın inanılmaz katılığından ve oldukça kaba dünyasından kaçmak için.
Mimarlıkta sürekli olarak korkunç koşullarda ve çok fazla insanla birlikte
çalışıyorsunuz.Tabii bariz nedenlerden dolayı, mimarlığın yanı sıra yazmak çok
daha iyi.
AÖ: Yazar olmasaydınız mimarlığınızın daha katı olacağını mı
söylüyorsunuz?
RK: Hayır, yazı yazmanın mimarlığın katı doğasından farklı
olduğunu söylüyorum; ama geçen Aralık’tan beri bu kitabı yazıyor olmam, geçen
on yılı gözden geçirmemi sağladı ve belki mimarlığımın olmasa da, büromuzdaki
çalışma biçimimizin değişmesine neden oldu. Nedeni basit: Mimarlığın olağanüstü
denecek kadar çok talepkar olmasından ve getirdiği inanılmaz tükenmişlik
yüzünden belki fazla ileri gitmiştik. Bence yazı yazmak kendinizi sürekli
olarak yeniden keşfetmenizin yollarından da biri; bu nedenle, bir bildirimde
bulunmak açısından da yazı yazmak son derece önemli. Yazı yazarak tatmin olmaya
çalışmam, benim için hem bir tür manifesto, hem de bir yükümlülüğün yerine
getirilişi.
AÖ: Ortaklarınız da mimar mı, yoksa başka meslekten kişiler
mi?
RK: Hayır, tabii büromda birçok mimar çalışıyor. Her tür
projemizde şimdilerde daha bir “ad-hoc” anında kurulan takım içi uzlaşmalara
dayanan türden çalışmalar yapıyoruz. Dolayısıyla, her çalışmada bazen
mimarlarla çalışıyoruz, bazen de alan dışından insanları da davet ediyoruz.
Böylece, artık herkesin duruma göre katkıda bulunabileceği daha esnek bir
örgütlenmemiz var.
CA: Projeye göre öyle mi?
RK: Projeye göre ve o sıradaki ruh halimize göre...
AÖ: Çekirdek strüktür açısından OMA’nın mimarlığının bir
farkı var mı? Yani, OMA bir mimarlık bürosu mu yoksa bundan daha fazla bir şey
mi?
RK: Şimdi, bu tür sorulara cevap vermek... Her neyse, bakın,
birkaç yıl hiç yapı yapmadım; bu yüzden de anlatmak ve açıklamak zorunda
hissettim kendimi. Şimdi artık yapı gerçekleştirdiğimize göre, bir yığın sözlü
açıklamaya da artık gerek kalmadığını düşünüyorum. Sözleri kurmak
eleştirmenlere ve sizin gibi insanlara kalıyor. Bundan dolayı, şimdi size “OMA
farklıdır, çünkü...” gibilerinden bir laf etmeyeceğim.
AÖ: Yıllar önce Columbia Üniversitesi’ndeki bir konferansınızı
izlemiştim. Dün akşamki konferansınızdan çok çok farklıydı.
RK: Ne bakımdan farklıydı?
AÖ: Daha teorikti. Yapılarınızdan çok fikirlerinizi
anlatıyordunuz.
RK: Kütüphane üzerine yaptığım konuşmayı söylüyorsunuz
galiba...
CA: Evet. Dünkü konferansınız, teorinizden ziyade
yapılarınızı tanımlamak üzerineydi.
RK: Bu, ilgi alanında bir değişikliği yansıtıyor. Türk
dinleyicisinin ilgisini Avrupa’daki neredeyse coğrafi değişikliklere çekmenin
daha önemli olduğunu düşündüm. Kuzey Avrupa’da arazide çok önemli bir revizyon
geçirildiği bir gerçek, dolayısıyla uygulamaların, pratiğin daha ilginç
olacağını düşündüm.
CA: Dünkü konferansınızda modernleşmeyi teknolojik bir
ilerleme olarak tanımladınız.
RK: Hayır.
AÖ: Ben de yalnızca bu terimlerle düşündüğünüzü sanmıyorum.
RK: “Teknolojik” kelimesini kullandığımı sanmıyorum; bir tür
meşruiyeti olan bir mimarlığın ya da son zamanlarda kendi dışında meşruiyeti
olan mimarlığın ender olduğunu söylüyordum sadece. 70’li ve 80’li yıllara,
mimarların meslek içindeki kendi faaliyetlerine önemli meşruluk temelleri
aradıkları bir dönem olarak bakabilirsiniz. Ve bu nedenle çok büyük bir
kütüphane projesi gibi operasyonlarda, mimarlığı meşru olarak kullanmaya
ihtiyacı olan birinin dışarıdan gelip çalışması, eskiden olduğundan farklı bir
durum. Diğer bir deyişle, sadece teknolojik değil kültürel olarak da
modernleştirme operasyonları var ve o zaman da mimarlık, Modernizm’in sadece
bir bildirimi ya da bir parçası olmaktan ziyade, modernleşmenin bir taşıyıcı
gücü olur.
AÖ: Avrupa nasıl bir kültürel değişim geçiriyor?
RK: Belli ki, Avrupa’nın önemli bir bölümünde ciddi bir
ikilem yaşanıyor. Bu da, ekonomik bütünleşme ve uluslararasındaki trafiğin
artması nedeniyle pek çok pratiğin, özellikle de kültürel pratiklerin değiştiğinin
bilinmesinden dolayı yaşanıyor. Ayrıca, buna karşı güçlü bir direniş de var.
Kaldı ki, bu bizim eskiden beri uğraştığımız türden bir ikilem: Şimdi acaba
kimliğimizi mi yitiriyoruz, yoksa yeni kimlikler mi kazanıyoruz? Bunlar
adamakıllı zorlu sorular, acil meseleler doğrusu. Yönünü kestirmek, bir
değerlendirme yapmak hayli zor. Şu anda değişim kaçınılmaz bir durum olarak
görünüyor. Ama, aynı zamanda, bu değişime karşı direniş de hayli güçlü...
AÖ: Avrupa giderek daha tutucu mu oluyor?
RK: Evet. Bu bir tür zorluk; Avrupa aynı zamanda hem
değişiyor hem de giderek daha tutucu oluyor. Bu anlamda pek çok karşıtlıklar
otonomlaşıyor. Şeyler birbiri üzerine süperimpoze ediliyor.
CA: Konferansınızdan önce prof. Doğan Kuban sizi tanıttı.
Onun konuşmasını dinlediniz mi?
RK: Dinledim ama çevirinin çoğu hiç profesyonel değildi.
Dolayısıyla, konuşmanın ikinci kısmını biraz anlayabildim.
CA: Yanlış hatırlamıyorsam, konuşmasının ikinci bölümünde
Konstrüktivizm’in, İşlevselcilik’in ve Rus Konstrüktivizmi’nin bir türevi
olduğunu söyledi ve bunun Le Corbusier ya da diğer İşlevselci mimarlardan daha
fazla bir şey olmadığını söyledi. Onların o zaman yapamadıklarını, onun
parçalarını Dekonstrüktivizm’in bulduğunu ve yeniden yaptığını ileri sürdü.
İşlevselciler’in yapamadığını şimdi Dekonstrüktivizm’in yaptığını düşünüyor.
RK: Ona göre, İşlevselciler neden yapamamışlar bunu?
CA: Teknolojiden bahsetmedi. Sanırım daha çok teorik anlamda
konuşuyordu.
RK: Dekonstrüktivizm’in çok hayal kırıklığı yaratan bir
durum olduğunu düşünüyorum, ama şu sırada hangisi olursa olsun, bir akımın
hayal kırıklığına yol açmamasının çok zor olduğunu da düşünüyorum.Bence tüm
akımların inanılmaz süratte bir dağılması ve yayılması var ortada. Dünyanın
dört bir yanında mimarların çiğ çiğ yenmesi sürecini engelleyecek ya da bunu
zorlaştıracak yeterlilikte iç direnci olan tek bir akım bile bulamazsınız
neredeyse. Dekonstrüktivizm konusundaki hayal kırıklığının başlıca sebeplerden
biri, onun estetik açıdan aslında Konstrüktivizm’den türemiş bir akım olduğu
gerçeği. Burası çok doğru sanırım, en büyük niteliği değişim olan yüzyılımızda,
1980’lerde ortaya çıkan bir akımın nasıl olup da 60 yıl önceki bir akıma
benzediğini açıklamak son derece güç. Bu anlamda, söz konusu şüpheciliğe
katılıyorum. Yine bu anlamda, benim için tayin edici olan, daha gerçek bir
harekat üssü olarak Modernleşme ile yeni türden bir ilişki kurmaya çalışmak.
Operasyonda gerçek bir baz olarak Modernizm’i kullanan bir program arıyorum.
Dekonstrüktivizm’e içsel olarak bakıldığında, onda bir tür karmaşıklık
yoksunluğu, bir tür derinlik yoksunluğu var bence. Ve bu onun bir zaaf
noktasını oluşturuyor. Dıştan bakıldığından da bir başka zorluğu var: Kaotik
olduğu varsayılan estetiği içinde, yapay bir biçimde, kaotik bir çağa uyan tek
akım gibi görünmesi. Bu apaçık bağlantı da onun entelektüel derinliğini ortadan
kaldırıyor.
CA: Konferansınızda, Michael Graves’in Tokyo’da verdiği
konferanstan söz ettiniz ve onun Tokyo’yu kaotik olarak nitelediğini
söylediniz. Kaotik derken, teorik olarak mı diyorsunuz, yoksa bir yıl içinde
mimarın 20-30 proje yapmasının bir kaos olduğunu mu söylüyorsunuz?
RK: Teorik olarak tabii. Dünyanın herhangi bir yerinde
meydana gelen bir olayın, örneğin hava koşullarındaki bir değişikliğin, başka
bir yerde yapabileceği etkilerin önceden kestirilip kestirilemeyeceği
meselesi... Kaos teorisinin bir yönüne “kelebek etkisi” adı verilir. Örneğin,
Çin’de kanat çırpan bir kelebeğin Küba’da bir kasırgaya yol açması gibi, New
Jersey’deki bir büroda bir kişinin tek başına çalışmasıyla, diyelim Japonya’da
bir kasırga yaratması bu anlamda kaotiktir. Bu anlamda kaos, örneğin niceliğin
önceden kestirilemez ya da denetlenemez bir şekilde genişleyip yayılmasıdır.
Dolayısıyla, anlamın da önceden kestirilemez biçimde yayılması söz konusudur. Michael
Graves’in tüm söylemi bir tür kamusal alanı, bir tür “okunaklı” mimariyi
yeniden oluşturmaya dairdir. Bu mimarlığınsa Japonya’da okunulabilirliği
sıfırdır tabii. Çünkü, Japon kültürüyle hiçbir ilgisi yoktur ve Japonya’da kamu
alanı diye bir şey yoktur. Bu ülkede Graves’inki gibi bir söylemin bu kadar
başarılı olması da böyle açıklanabilir mi diye kendi kendimize sormalıyız.
Bence bu, sırf bir kaos estetiğinden çok daha sahici bir kaos durumu.
CA: Şimdi benimki sadece bir varsayım, ama bunu modernleşmeye
de bağlayamaz mıyız?
RK: Tabii, bu modernleşmenin de bir yönü, bir parçası;
ayrıca doğru.
CA: Ama bunu Batılılaştırma olarak da görebiliriz. Michael
Graves’in burada yapmaya çalıştığı Batılılaştırmak değil mi?
RK: Tabii. Hep böyle. Asıl hikaye bu. Ama esas hikayelerin
içinde bir yığın başka özellik de var. Yani, ben işin ekonomik mantığını
açıklamaya ya da onun yerine başka bir şeyi ikame etmeye çalışmıyordum ki;
bunun içinde spesifik bir özelliğin “okunmasını” sağlamaya çalışıyordum.
CA: Bir diada bir perde-duvardan bir detay gösterdiniz.
Arkasında bir tuğla vardı. Siz duvarın Jean Nouvel’e ait olduğunu söylediniz, o
halde tuğla kime ait? Burada Louis Kahn’a bir gönderme mi vardı yoksa bu bir
şaka mıydı?
RK: Tam da şaka değildi. Söylemek istediğim şuydu: Özellikle
Fransa’da ama Avrupa’nın her yerinde, mimarlığın, olabilecek son ana,
olabilecek son düzeye, esas olarak da kabuğa kadar geri çekilmesi olayı var ve
bu da çok belirsiz bir durum yaratıyor ve örneğini gösterdiğim türden bir bina,
kabuğu tamamlanana kadar hiç bir statüye sahip olamıyor. Sanırım, böyle bir
durum daha önce hiç olmamıştı.Roma hamamları hala Roma hamamlarıdır -tüm
mermerler ve mozaikler yok olmuş olsa bile.
CA: Strüktür anlam taşıyor...
RK: Evet, strüktür, form, biçimler ve mekan...Ama bütün
bunlar, son anda belirlenen bir şey, bir referans noktası uğruna geri plana
çekiliyor. Bu tür bir binanın vahşiliği ve kabalığı inanılmaz. Bu bina sadece
son anda, son noktada incelik ve rafinelik kazanmaktadır. Ama bu tür bir
inceltmenin sonuçta ne derece geçerli olduğunu kendimize sormamız gerekir.
CA: Fakat bu geçici bir inceltme ve benim Dekonstrüktivist
yapılardan anladığım şu: Mesela, Wolf Prix’in burada geçenlerde söylediği
yapının geçiciliğiydi. Özellikle yapının geçiciliğini vurgulamak için çelik
aksamda paslanmaya yer bırakan bir proje yaptığını söylemişti. Binanın kabuğu
da geçiciliği vurgulayan bir şey olamaz mı? Böyle bir paralellik kurulamaz mı?
RK: Bence bu çok garip bir şey: Mimarlar zaten kaçınılmaz
olan şeyleri vurguluyorlar ya da vurguladıklarını sanıyorlar. Yani, hepimiz
mimarlığın statüsünün her geçen gün düştüğünü biliyoruz; dolayısıyla mimarlıkta
yaptığımız herhangi bir bildirim çok geçici zaten. Mimarlarda bir tür saçma
mazoşizm var: Statülerini düşürürken, bunu vurgulayan bir estetik yaklaşıma
girmekle bu statüyü güçlendirdiklerini sanıyorlar. Aynı yaklaşım, önemsiz
şeyler konusundaki bir tür saplantıya sahip olan, durmadan benzetilere yönelen
bazı Fransız mimarlarında da görülüyor mesela. Aynı zamanda mimarlığın geçerliği
ve etkinliği bakımından her tür medya tarafından tehdit altında olduğu
bildirimi de var. Görsel medya tarafından, televizyon tarafından, “virtüel
gerçeklik” olayları tarafından. Sonuçta mimarlığın kendisinin de virtüel
gerçekliğe benzemeye başladığı söyleniyor. Bence, bu da bir tür mazoşizm.
Mimarlığın asıl vurgulanması gereken ilginç yönlerinin bunlar olduğunu
sanmıyorum. Bu, kültür üzerine bir yorum değil, kültürün kaçınılmaz bir sonucu
bence.
CA: Bu doğru, ama mimarlığı tektonik bir karışımın sonucu
olarak görürsek. Öyle değil mi? Ama özellikle sizin Lille gibi bir projenizde
mimarlık sonsuza kadar orada. Bu proje, kent için büyük bir katkı, büyük bir
uygulama. Bir kentin işlevini teknolojiyle, TGV ile (hızlı trenle) yeniden
tanımlıyorsunuz. Bu olayı mimarlıkla vurgulamak, onun sonsuza kadar geçerli
olmasını sağlıyor. Dolayısıyla, artık “virtüel gerçeklik”, gerçekliğin
“neredeyse” denebilecek bir tarafı filan yok, o orada duruyor.
RK: Gayet tabii, ama benim söylediğim de işte bu zaten.
Kendi içinde bu tür bir kalıcılık, bu tür bir varoluş şu sıralarda neredeyse
demode sayılıyor. Gene şu sıralarda mimarlıkta bunu dile getirmek de hayli zor,
çünkü bugün tüm mimarlık söylemi virtüalite, geçicilik, uçuculuk vb. üzerine
kurulu.
AÖ: Mimarlığın giderek iki boyutlu hale geldiğini mi
söylüyorsunuz? Yani, mesleğin bir “erdemi” olarak, mekanı tümüyle dışarıda
bırakan bir şey haline mi geliyor mimarlık? Mimarlığı bu terimlerle yeniden mi
tanımlayacağız? Mimarlık giderek 20. yüzyıl toplumundaki diğer her şey gibi imgelerden
ibaret bir şey haline mi geldi? Yani tüketilecek bir şey? Kabuğunu değiştirir,
yeni bir ad takarsınız ve yeniden tüketime sunarsınız...
RK: Bu, işin bir yönü tabii, bir bölümü. Sanırım, benim
yazma nedenlerimden biri de bu zaten. Öyle kolay yenilir yutulur olmayan
şeyleri yapmaya çalışıyorum. Zaman zaman, şıklıktan, zarafetten, yumuşaklıktan
ya da albeni ve çekicilikten yoksun şeyleri yapmamızın sebebi de bu. Sırf böyle
bir sürece karşı durabilmek için...Dolayısıyla, örneğin Jean Nouvel’in bir binasıyla
bizim bir binamızı karşılaştırırsanız, arada önemli farklar görürsünüz. Jean
Nouvel birçok açıdan hayranlık duyduğum bir mimardır aslında, ama bu bir seçim
ya da vurgulama meselesi...Onun binasının mevcut koşullarda, çok düzgün,
tertemiz ve detaylı olduğunu, bizim binadaysa bir tür gerçek brütalite ve
kabalık görürsünüz. Ama, aynı zamanda bir tür sahicilik de görürsünüz burada.
Örtme, giydirme ya da bazı gerçekliklerin gizlenmesi filan yoktur. Bunlar,
nahoş bazı gerçeklikler olsa bile...
AÖ: Kültürlerin kendi içlerindeki gerçeklikleri hakkında bir
şeyler söyleyebilir misiniz? Diyorsunuz ki Avrupa değişimler geçiriyor ve bence
de dünyada 20. yüzyıl gerçekliğini çok farklı şekillerde yaşayan değişik
toplumlar var. Şimdi bir ülke içinde siz merkez ve periferiden bahsediyorsunuz.
Aynı şekilde periferi ülkeleri ve merkez ülkeler var. Yeni mimarlığın bu
periferi kültürlerini nasıl etkileyeceğini düşünüyorsunuz; onlar böyle bir
değişimi nasıl karşılayacaklar, nasıl hazmedecekler sizce?
RK: Şimdi, örneğin Japonya’ya yaptığım yolculuklar, bu
fenomene büyük bir ilgi duymama yol açtı. Yazdığım konulardan biri, Singapur ya
da Kuala Lumpur gibi yerlerdeki periferi mimarlığı. Bu arada, Türkiye’de
insanların kendilerini Batı uygarlığının hakiki çekirdeğine ait hissetmemeleri
- onu biraz geri görmeleri - yolundaki bir tür duygunun varlığının da beni
oldukça şaşırttığını belirtmeliyim. Ama, aynı zamanda Türkiye, bu anlamda bir
periferi ülkesi ve bu durumdan çok iyi yararlanabilir. Demek istediğim şu:
Singapur gibi ülkelerde çok daha güçlü, bir anlamda çok daha şaşaalı şeylerin
mümkün olabileceğini görüyorsunuz... Oysa, yoksul ülkeler daima inanılmaz
güçlüklerle yüz yüze olmuşlardır: Onların tarihleri vardır, kriz ve felç
olgularıyla dolu geçmişleri vardır ve bu tarihlerinin verdiği güçlükler
mevcuttur. Öte yandan, periferi ise tanımı gereği, tüm bu koşullardan
kurtulmuştur. Dolayısıyla, bir anlamda masum bir düşüncesizlikle hareket
edebilir. Ben, bunu -Türkiye bağlamında da- çok ender rastlanan önemli bir
“malvarlığı” olarak yorumluyorum. Çok belirgin avantajlar sağlayacak bir
“artı”dır bu: Tarihi olmaması gibi.
CA: Bu arada, konferansınızda gösterdiğiniz kütüphane
dialarından birine ilişkin bir soru sormak istiyorum. Bu sizin “favori”
görüntülerinizden biriydi. Paris bulvarlarının bir bölümüyle karşılaştırma
yapıyordunuz. Şimdi çok “arkitektonik” bir soru soracağım...
RK: Bence bir sakıncası yok. (Gülüşmeler).
CA: Paris bulvarları ile bu karşılaştırmanın anlamı...
RK: Paris bulvarlarının sonları hep var mıdır?
CA: Çok klasik bir anlayışla, her şeyin bir başı ve bir sonu
vardır. Sizinkinde ise bir “dönüş” söz konusu.Siz, bir “tekrar” olmadığını
söylediniz. Oysa ben, tepeden çıkıp gitmeyi çok tercih ederim. Yani, zeminden
başlayıp...
RK: Tepeden atlar gidersiniz. (Gülüşmeler)
CA: Evet. Çatıdan buhar olup uçarım. Ama siz, oradan
dönüyorsunuz. Oysa, hiç tekrar olmadığını söylemiştiniz. Bu nasıl oluyor?
RK: Ben yapıdaki herhangi bir mekanın, aynı yapıdaki bir
başka mekana benzediğini söyledim. Bu da belki de tek tekrar olayı idi...Dün
açıklamadığım bir şey var: Bu bulvardan başka, bir dizi kısa devre mevcut.
Mesela, hidrolik asansörler, neredeyse rastlantısal bir şekilde bağlantı
sağlıyorlar...Doğrusu, iyi bir soru. Tembel bir cevap verecek olursam: Çatıdan
bir asansöre biniyor, binanın herhangi bir yerine ayağınızı basmadan aşağıya
inerek çıkıp gidebiliyorsunuz...
AÖ: Aynı binada strüktür, artiküle mekana göre çok katı, çok
geleneksel. Bu kasten mi böyle? Çünkü son yaptığınız kütüphaneden biliyorum,
dikeylik asansörlerde vurgulanıyordu. Asansörlerin yerini burada sütunlar
alıyor. Sütunlar çok katı, klasik. Bir modül, bir de ızgara var...
RK: Tabii, 1989’dan bu yana çok hayati strüktürler üzerinde
çalışıyoruz. Dolayısıyla bazı projelerde çağımız mimarisinde normalde görülenden
çok daha yoğun olarak mühendislerle işbirliği yapıyoruz. En yakın
arkadaşlarımdan biri de mühendis, Sri Lankalı. Onunla çalışıyoruz. Bu daha çok
bir strateji meselesi. Mesela, Paris’teki kütüphanede oldukça katı duvarlar
vardı ve bunlar bir tür özgürlüğe olanak veriyordu. Normal bir ızgara (“grid”)
da vardı ama çok belirgin değildi. Çünkü bu çizgiler zeminleri herhangi bir
yapıdan bağımsız kılıyordu.
CA: Sık sık “brütal” sözcüğünü kullanıyorsunuz. Sanırım bunu
konsept anlamında kullanmıyorsunuz, çünkü ucuzla banal olan arasında
bağlantılar kuruyorsunuz. Ham maddeden bahsediyorsunuz, çünkü konsept anlamında
brütal bir yapı çok pahalı bir yapı olabilir. Pahalı bir yapı da brütal
olabilir.
RK: Evet. Ucuza çıkarmak, şu sıralarda neredeyse bir
ideolojik koşul haline geldi. Örneğin, çılgınca harcamaların yapıldığı ve bizim
gözümüzde ancak sınırlı önemi olan şeylere büyük paraların harcandığı bazı
mimari projelerle karşılaştırıldığında, kütüphane gibi bir kamusal yatırımda
sofistike şeylere para harcamamak hayati önem taşıyor bence. Daha gerçekçi bir
tavır benimsemek gerekiyor.
AÖ: Biraz da New York hakkında konuşmak hoş olurdu, çünkü
Can da ben de New York’da yaşadık ve çalıştık. Sonra da Fransa’da, Lille’deki
projelerinize ve Défense’daki projelere bağlamak...Lille projesinin etkileri
ile Défense’ın Paris üzerindeki etkilerini karşılaştırabilir miyiz?
RK: Önce Fransa kütüphanesinin ölü bir proje olduğu yorumu
iyice yanlış. Ve tabii ki New York’a benzemiyor, hatta bazı açılardan New
York’dan iyi olduğunu söyleyebilirim. Tüm projenin lineer bir proje olduğunu da
söyleyebilirim, çünkü lineer bir bölgede. Dolayısıyla, tarihi şehirle boylu
boyunca- sürekli ve çok yoğun bir iletişim ve ilişkisi var. Komposizyon
açısından da bir tür yüksek yoğunluk bilinci var, eski şehirle yeni şehirdeki
uygun ara öğeleri kullanarak “kaynaşma odaları” yaratan. Dolayısıyla, Nouvel
binası da, bizim binamız da gerçekten bu tür bir rolü yerine getirdi mi,
sorulmaya değer.
AÖ: New York’da fiziksel bir yoğunluk var ve onun yanında da
sokak düzeyinde kültürel bir yoğunluk.Bir tür gerilim yaratıyor bu. Bu türden
bir kültürel yoğunluk Fransa’da var mı peki?
RK: Hayır, ama bunu diyen kim? Tabii ki, birinde olan
diğerinde yok. Ama ötekinde de başka bir şey var. Ama öbürünün de iyice ciddiye
alınmaya hakkı olduğu kanısındayım. Berbat bir mimari alışkanlık da şu: Eğer
bir şey beklentilere uygun düşmemişse, onu hemen defterden siliyoruz. Bence
hepimiz daha sosyolojik bir hayal gücü kullanmalıyız. Yoksa, tamam, New York
değil. Peki ama New York değilse, ne o? Bunu düşünmeliyiz bence. Öte yandan,
Fransa’nın çok zengin bir araştırma alanı olduğunu düşünüyorum. Ve bu anlamda
Lille projesinin benim için en müthiş yanı, orada gizli bir kurumsal boyutun
gizli olmasıydı: Resmen 60 milyon nüfuslu bir toplumun meşru fiziksel anlatımı
(dışavurumu) nasıl olmalıydı? Diğer bir deyişle, orada mevcut, ama açıkça
ortada olmayan bir yoğunluk var. Fizibilitesi olmayan, sokakları ve
kaldırımları dolduran milyonlarca insan şeklinde olmayan bir yoğunluk bu.
Teorik bir yoğunluk, çünkü bütün bu insanlar mevcut. New York’da varolan,
Londra’da ve Paris’de de giderek yüzeye çıkan ve bir tür sömürülen bir yoğunluk
bu. Bir tür yerinden edilmiş ya da ikame edilmiş bir yoğunluk. Bu anlamda benim
çok ilgimi çeken şeylerden biri şu: Oldukça normal bir kentin şimdi nasıl diğer
kentlere hitap eden canavarlara dönüştüğü.
AÖ: Şimdi sizden bir alıntı yapabilir miyim? Geçenlerde
kendisiyle yaptığımız söyleşide Wolf Prix, sizin şöyle bir cümle sarf
ettiğinizi söyledi: “Coop Himmelblau’yu oluşturan sizler benim zevkime göre
fazla heykelsisiniz. Bense pragmatik biriyim. “Ona şöyle demişsiniz: “Ben
küpler inşa ederim sadece. Çünkü onlar soyut ve mantıklıdırlar.” Bu konuda ne
diyeceksiniz.
RK: Tamamen deli saçması! Asla böyle bir şey söylemedim.
Uydurma bu. (Gülüşmeler) Mimarlar daima dünyanın en hoş insanları gibi görünmek
isterler, öyle değil mi? (Kahkahalar) Tam bir saçmalık!
AÖ: Peki, başka bir soru: 68 kuşağından olmanız
mimarlığınızı nasıl etkiledi?
RK: Her nesil bir işaret bırakır. 68 neslinin vazgeçmez bir
özgürlük retoriği ve kabul edilmiş toplumsal değerlere karşı çıkışı var. Ben de
kısmen paylaşıyorum bu kavramları. Bu neredeyse otomatik bir durumu bu kuşak
için. Ve bence, bu karşı çıkışı yaparken, aslında tanımı gereği otoriter doğaya
sahip bir sanat ya da alan olan mimarlık ve planlamayı biraz yanlış
okumuşlardı. Ben 1968’de AA’deyken “flower power”a inanan, “mimarlık iyidir,
hoştur ama bir özgürleştirme aracıdır” diyen, onu Berlin Duvarı’na karşı bir
tür polemik olarak kullanan, pek çok mimarla karşılaştığımda da böyle
hissediyordum. Mimarlığın, kendi içinde, kimseyi hiçbir şeyden
özgürleştirmediğini söylemek için bir çalışma yaptım. Mimarlığın özünde
sınırlamalar koyma ve kimi alternatifleri dışarıda bırakma eylemi vardır. Bu
nedenle, 68 kuşağını bir anlamda hayli hüzünlü ve acıklı bir kuşak olarak
görüyorum. Bir bakıma özgürlükçü boyutu büyük bir ustalıkla geliştirdi bu
kuşak, ama mimarlığın otoriter doğasını yadsımaları da onları, o dünya içinde
hareket etmekte çok yetersiz ve beceriksiz kıldı. Bu da, onların muhtemel
dışavurum biçimlerini, bir tür süsleme olayı ile sınırlı kılıyordu tabii.
Çünkü, bunu onlar yapmazsa başkaları yapacaktı, anlatabiliyor muyum?
CA: Mimarların büyük çaplı (paket) projelerde, elde mevcut
bir dokuya müdahale etmeleri de otoriter bir yaklaşım değil mi?
RK: Benim söylediğim de bu zaten. Tüm mimarlığın kaçınılmaz
bir otoriter tarafı var. Bizim kuşak mimarlar bu boyuttan kendilerini uzakta
tutabilecekleri fantezisine kendilerini inandırdılar. Bence, kendilerini bu
boyuttan uzaklaştırırken bazı açılardan çok özgürleştirici olan yeni bir şey
keşfettiler, ancak bununla baş etmelerini sağlayacak yeterli entelektüel
donanım ve yeteneği geliştirmediler.Birinin yaşamının baskı altı tutulmuş bir
yanı gibi, size hayalet gibi geri gelir. Çünkü biz şimdi bu minicik
özgürleştirilmiş mimarlık alanındayız. Bir getto gibi bir şey.
AÖ: 80’lerin tüm dünyada tutucu politikaların dönemi olması
bir tezat yaratmıyor mu? Mesela, 10 gün önce Yeltsin, mimarisini çok özgür tutmaya
çalışan parlamentosunu bombaladı.
RK: Çok saçma bir durum. Ama benim söylediğim de tam bu
işte. Bu yüzden acı veriyor ve işte bu yüzden Prix’nin söylediği çok tipik;
çünkü ben onun için heykelsidir demiyorum, bu kelimeyi hiç kullanmadım, ama
sizin söyleminiz konusunda ne kadar düşüncesiz ve hafif olabiliyorlar. Toz
duman arasında kanat çırpan bu tür kelebekleri seyretmek çok acı.
AÖ: Geçen yüzyıl sonu ile bu yüzyıl sonu arasında bir
karşılaştırma yapabilir misiniz? Bu konuda bir kitap yazacak mısınız?
RK: Bunu bir zahmet siz benim için yapabilir misiniz lütfen?
(Kahkahalar)
RK: Belirli bir anlamda tarih konusunda o kadar az bilgim
var ve böyle bir yargılama ya da değerlendirme yapabilme yeteneğimiz konusunda
da öylesine derin kuşkularım var ki. Ama tabii ki arada benzerlikler var.
CA: Arredamento/Mimarlık Dergisi okurları için İstanbul ya
da Türkiye hakkındaki izlenimlerinizi anlatır mısınız?
RK: Belki bugün dolaşınca bir izlenim edinebilirim. Ama bir
şehri üç dakika gezip hemen fikir edinen turistlerden nefret ederim.