Masumiyet Çağının Sonu mu?
Rem Koolhaas
Görünürde göklere çıkarılan 1980’ler mimarlığı kadar kendi
kaderini tanımlamaktan ve onu denetlemekten aciz bir meslek olmuş mudur acaba
tarihte? Kamuoyuna korku müzesindeki sahici şişko hanım gibi sunulan bu mimarlığın
-kitle iletişim araçları, arazi yatırımcıları ve müzeler tarafından-
keşfedilmesi Faust’vari bir açılışa dönüştü şimdi: Artık kendi içine kapanmış,
mimarlık olanaklarını ağır ve kesin biçimde törpüleyip öğüten ve büyük
tutkularını giderek rafa kaldıran bir şey var önümüzde.
MASUMİYET
Delirious New York, mimarlığın modern kültür içinde
oynayabileceği rolün araştırılması. Hood, Harrison ve hatta Le Corbusier bile
bu kitapta, mimarlık mesleğinin bu yüzyılın akışı içinde tümden dönüşümünü
belgeleyen birer prototip olarak yorumlanıyorlar. Hood ve Harrison gibi
mimarlar, geriye dönüp bakıldığında, kendi meslekleriyle şaşırtıcı ölçüde
doğrudan bir ilişki içindeymiş gibi görünüyorlar: Bu ilişki, sonradan dönüp
üzerinde bir kez olsun düşünmeksizin, onlara kollektif güçlerin saf bir biçimde
somutlaşması olanağını veriyor sanki. Avrupa’da tasarlanmış her yapı aynı
zamanda bir açımlama, bir kuram, bir tefekkür sayılırken -ki, bunların her biri
derinliğin, incelik ve sofistikasyonun birer garantisidirler de- Amerika’da
bina inşa eden bu insanlar farklı bir gerilim öğesi icat ettiler: Doğrudan
hedefe yönelmenin gerilimini.
Her türlü hayranlık gösterisinin ardında haset yatar. Ben
kahramanlarımı kıskanıyordum: Kibritle oynayan çocuklar gibi, onlar da
Prometheus’vari yükümlülükleri olan bir yaşam tarzını son derece masum bir
biçimde keşfedivermişlerdi. “Manhattan mimarları, bir ‘akıllıca bilmezden
gelme’ yaparak kabul etmek suretiyle mucizelerini gerçekleştirmeyi başardılar:
Metropolisin gösterişçiliğini ve o aşırı, megalomanyakça yaratılarını üstü
örtülü biçimde benimsemek de artık yirminci yüzyıl sonu mimarlığına düşmüştü.
Bu metnin iyimserliği sentetiktir: Yirminci yüzyıl sonunun,
yüzyılın ilk yarısındaki izlek ve buluşlara indirgeneceği olgusundan dolayı
özür dilemekle başlıyor işe, ve bir de kuşkuyu gizliyor: Bu dönem böylesine -
aciliyetlerden, yeteneklerden, araçlardan ve saflıktan - oluşan bir “yıldızlar
takımı”nı barındırıyorsa, neden kendini asla yeniden üretemiyor o zaman?
1980’LER
İşte 1980’lere geldik öyleyse. Bizim kuşağımız olağanüstü
zeki, bilgili, ve belirli kıyamet günlerinde olması gerektiği gibi sarsılıp
yaralanmış bir kuşak; mimarlık, öteki disiplinlere olan bağımlılığını kabul (ve
ilan) ediyor.
Enerjisinin orantısız büyüklükte bir bölümü, olanaksızlık
sistemleri -düzen, tutarlılık, buluş ve yenilik- inşa etmekte kullanılıyor. New
York’da gerçekleştirilen “DeconShow”, 1920’lerin “gerçek” Sovyet sanatına bir
sergi salonu tahsis etmek gibi zalim bir kararla 1980’lere çok yerinde bir son
hazırlanmış oldu -Aslında bütün “show”un varlık nedenini oluşturan
Dekonstrüktivistler’in orijinallikten yoksun olduğunu gayet iyi bir biçimde
ortaya koyuyordu çünkü bu sergi: Her şey bir yana, birbirinden yetmiş yıl ara
ile ayrılan işlerin benzeşiminden daha garip ne olabilirdi ki bu yüzyılda?
Malzemenin resmen yapıştırılmış olduğu bir duvarda, inşa
edildikleri zaman dahi gerçekdışı duran ve düpedüz mecazi bir duvar kağıdı
işlevi gören 1920’lerin projeleri, salt mimari yorum haline
gelmişti.Sofistikasyonda büyük ilerleme, birbirleriyle karşılaştıklarında
(etkileştiklerinde?) ise muazzam bir kayıp. Yoksa, Potemkin köyünden sonra
Potemkin dünyası mı?
KAOS
Bu perspektiften bakıldığında, yeni bir esin kaynağı olarak
kaos’un keşfedilmesi ne kadar sarsıcı ya da acıklı? Kaos, ancak tüm kasıtlı
müdahalelerin sonunu temsil ettiği oranda güzel ya da ilginçtir.1980’lerde
yapılmış tüm ödünç almalar arasında en aykırı (paradoksal) olanı kaos’tur:
Baştan çıkarıcıdır evet, ama, mimarlar arası alan dışında tutulursa, tümüyle
erişilmezdir de.
Kaos kuramında “kelebek etkisi” şu belite işaret eder:
Japonya’da kanat çırpan bir kelebek, belki de Küba’da bir hortuma yol
açacaktır. Bu denklemde, herkesten önce mimar ne kelebek olabilir ne de hortum
-ne sebep ne de sonuç olabilecektir o.
Mimarın kaos’a yapabilecegi tek katkı, kaosa direnme yolunda
boşu boşuna and içmiş olanlar ordusunda bir rol üstlenmekten ibarettir.
PARANTEZ
Küçük bir hayal kırıklığı: Japonya’ya birbiri ardından iki
seyahat. Bunlardan birincisi Japon kentini, yani kaos’u incelemek, ikincisiyse
Japonya’da kaos fikrinin yalnızca çok iyi belgelenmiş ve kavranmış olduğunu
değil, onun aynı zamanda daha şimdiden bir tüketim nesnesi olduğunu keşfetmek
için yapılmıştı. Zekanın mazoşizmle buluştuğu bu ülkede kaos, hızla mimarlığın
ve şehirciliğin başat leitmotifi haline gelmiş.
MELUN-SÉNART, LILLE
1980’lerin sonunda, bir yıl içinde hem Melun-Sénart, hem de
Lille için birer proje üretme zorunluluğu gibi ciddi bir görevle yüz yüze
gelmiştik.
Birinci projede, kasıtlı bir teslimiyet içinde -ki, savunma
pozisyonunu tersine çevirmek için girişilmiş bir taktik manevraydı bu- şu görüş
geliştiriliyordu: İnşa edilmiş olan ondan sonra artık denetlenemeyeceğine göre,
peşinden koşulması gereken şey, boşluğun denetlenmesi idi -kent için yeni bir estetik
ve yeni beklentiler, işte bu fikri izledi. İkinci projede, son derece karmaşık
bir altyapı çerçevesi ve kavramsal/mali spekülasyonlar da -Lille sakinleri için
olduğu kadar Japonlar için de önemli olan bir yeri nasıl düşleyebiliriz-
kaçınılmaz olarak denetim ihtiyacına doğru itti bizi. Ana-babaları tarafından
ateşle oynamaya zorlanan çocuklar gibi biz de -zeki, sanatçı, mimar-
otoyolların milimi milimine konumlandırılması, yollar ve demiryolları için
sekiz düzlemde yonca yaprakları tasarlamak gibi işlerin bize emanet edildiğini
görmenin şaşkınlığı içindeydik. Dolayısıyla, bu da sinirleri bizimkinden çok
daha sağlam bürokratlarla bir kapışma sorunu değil miydi? Ya da bizden daha
ehli, daha tecrübeli insanlarla? Ya da bizden önceki kuşakla?
MASUMİYET II
1989 yazı lojistik açıdan bir karabasandı: Üç hafta içinde
üç önemli yarışmanın bitirilmesi gerekiyordu: Bitmek üzere olan Manş Tüneli’ne
bir yanıt olan Zeebrugge Deniz Terminali; Paris’te Fransa Kütüphanesi; sanatın
yeni teknolojilerle karşı karşıya geleceği Darwinci bir arena olarak düşünülmüş
bir elektronik “Bauhaus” olan Karlsruhe Sanat ve Medya Teknolojisi Merkezi.
Bu üç proje üzerinde aynı anda yürütülen çalışmalar,
bunların muazzam ölçekleri, olağanüstü alanları, programları ve büyüklüklerine
karşın, tümünün yine de toplumsal faaliyetlere yönelik binalar olduğu gerçeği
üzerine kurulmuş tek bir aileye dönüştürdü projeleri. Büyük Ayakizi sorunu
Avrupa’da ilk kez ciddi olarak ortaya konunca -ki, yüzyılın sonuna dek bunun
başlıca izlek olarak kalacağına hiç şüphe yok- bu yarışmalar çok büyük bina
sorununu -ki, Kuzey Amerika’da, Japonya’da, Güney Kore’de zahmetsizce çoğalan
ve Avrupalı mimarlar arasında gizli bir kıskançlık yaratan bir yapı tipidir bu-
araştırma olanağını da verdiği gibi, bunun yanı sıra Avrupa’da düşey sorununun
etkilerini de araştırmaya giden yolu açıyordu. “Üçüncü tipten binalar” olmak
hesabıyla bu projeler, Manhattan mimarisinin dönüşümünün çekirdeğini oluşturan
ve bulunup keşfedilmeleri New Yorklu mimarlara en esin verici anlarını yaşatan
izleklerin, beklenmedik biçimde canlandırılmasını tahrik etti. Bu temalar
şunlardı:
-Bir binayı, bölümlerinin özerkliğinin bağlantısını keserek
tek bir mimari tavırla örgütlemenin olanaksızlığı.
-Mimarlara geleneksel kompozisyon kategorilerinin dışına
çıkma olanağı veren asansörün (mimari olmaktan ziyade mekanik bağlantılar
sağlama kapasitesi aracılığıyla) özgürleştirme potansiyeli.
-Merkezi kabuğundan çok uzağa alınmış olduğundan, binanın iç
mekanı hakkında artık hiçbir şeyi açığa vuramayan cephe.
İç mekan ve dış mekan fikri, iki ayrı proje haline geliyor.
Nihayet, bu binalar -iyinin ve kötünün ötesine geçerek- sırf büyüklükleri
olgusu nedeniyle tehlikeli bir alana girmekteler: Yarattıkları etki,
niteliklerinden tümüyle bağımsız oluyor. Dolayısıyla, Avrupa’nın kültürel ve
siyasal manzarası içinde şimdi köklü bir konuma oturan bu programatik
serüvenlerle kendimizi özdeşleştirdiğimizi fark ettiğimizde, biz de kendimize
şu soruyu sorduk: Avrupa’da ilk kez modernlik ateşi ile oynarken, mimarlık
karşısında yeniden “masum” olabilmek ve Potemkin dünyasının sonunu
düşleyebilmek mümkün olabilecek miydi acaba?