27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Masumiyet Çağının Sonu mu?

Rem Koolhaas

 

Görünürde göklere çıkarılan 1980’ler mimarlığı kadar kendi kaderini tanımlamaktan ve onu denetlemekten aciz bir meslek olmuş mudur acaba tarihte? Kamuoyuna korku müzesindeki sahici şişko hanım gibi sunulan bu mimarlığın -kitle iletişim araçları, arazi yatırımcıları ve müzeler tarafından- keşfedilmesi Faust’vari bir açılışa dönüştü şimdi: Artık kendi içine kapanmış, mimarlık olanaklarını ağır ve kesin biçimde törpüleyip öğüten ve büyük tutkularını giderek rafa kaldıran bir şey var önümüzde.

 

MASUMİYET

Delirious New York, mimarlığın modern kültür içinde oynayabileceği rolün araştırılması. Hood, Harrison ve hatta Le Corbusier bile bu kitapta, mimarlık mesleğinin bu yüzyılın akışı içinde tümden dönüşümünü belgeleyen birer prototip olarak yorumlanıyorlar. Hood ve Harrison gibi mimarlar, geriye dönüp bakıldığında, kendi meslekleriyle şaşırtıcı ölçüde doğrudan bir ilişki içindeymiş gibi görünüyorlar: Bu ilişki, sonradan dönüp üzerinde bir kez olsun düşünmeksizin, onlara kollektif güçlerin saf bir biçimde somutlaşması olanağını veriyor sanki. Avrupa’da tasarlanmış her yapı aynı zamanda bir açımlama, bir kuram, bir tefekkür sayılırken -ki, bunların her biri derinliğin, incelik ve sofistikasyonun birer garantisidirler de- Amerika’da bina inşa eden bu insanlar farklı bir gerilim öğesi icat ettiler: Doğrudan hedefe yönelmenin gerilimini.

 

Her türlü hayranlık gösterisinin ardında haset yatar. Ben kahramanlarımı kıskanıyordum: Kibritle oynayan çocuklar gibi, onlar da Prometheus’vari yükümlülükleri olan bir yaşam tarzını son derece masum bir biçimde keşfedivermişlerdi. “Manhattan mimarları, bir ‘akıllıca bilmezden gelme’ yaparak kabul etmek suretiyle mucizelerini gerçekleştirmeyi başardılar: Metropolisin gösterişçiliğini ve o aşırı, megalomanyakça yaratılarını üstü örtülü biçimde benimsemek de artık yirminci yüzyıl sonu mimarlığına düşmüştü.

 

Bu metnin iyimserliği sentetiktir: Yirminci yüzyıl sonunun, yüzyılın ilk yarısındaki izlek ve buluşlara indirgeneceği olgusundan dolayı özür dilemekle başlıyor işe, ve bir de kuşkuyu gizliyor: Bu dönem böylesine - aciliyetlerden, yeteneklerden, araçlardan ve saflıktan - oluşan bir “yıldızlar takımı”nı barındırıyorsa, neden kendini asla yeniden üretemiyor o zaman?

 

1980’LER

İşte 1980’lere geldik öyleyse. Bizim kuşağımız olağanüstü zeki, bilgili, ve belirli kıyamet günlerinde olması gerektiği gibi sarsılıp yaralanmış bir kuşak; mimarlık, öteki disiplinlere olan bağımlılığını kabul (ve ilan) ediyor.

 

Enerjisinin orantısız büyüklükte bir bölümü, olanaksızlık sistemleri -düzen, tutarlılık, buluş ve yenilik- inşa etmekte kullanılıyor. New York’da gerçekleştirilen “DeconShow”, 1920’lerin “gerçek” Sovyet sanatına bir sergi salonu tahsis etmek gibi zalim bir kararla 1980’lere çok yerinde bir son hazırlanmış oldu -Aslında bütün “show”un varlık nedenini oluşturan Dekonstrüktivistler’in orijinallikten yoksun olduğunu gayet iyi bir biçimde ortaya koyuyordu çünkü bu sergi: Her şey bir yana, birbirinden yetmiş yıl ara ile ayrılan işlerin benzeşiminden daha garip ne olabilirdi ki bu yüzyılda?

 

Malzemenin resmen yapıştırılmış olduğu bir duvarda, inşa edildikleri zaman dahi gerçekdışı duran ve düpedüz mecazi bir duvar kağıdı işlevi gören 1920’lerin projeleri, salt mimari yorum haline gelmişti.Sofistikasyonda büyük ilerleme, birbirleriyle karşılaştıklarında (etkileştiklerinde?) ise muazzam bir kayıp. Yoksa, Potemkin köyünden sonra Potemkin dünyası mı?

 

KAOS

Bu perspektiften bakıldığında, yeni bir esin kaynağı olarak kaos’un keşfedilmesi ne kadar sarsıcı ya da acıklı? Kaos, ancak tüm kasıtlı müdahalelerin sonunu temsil ettiği oranda güzel ya da ilginçtir.1980’lerde yapılmış tüm ödünç almalar arasında en aykırı (paradoksal) olanı kaos’tur: Baştan çıkarıcıdır evet, ama, mimarlar arası alan dışında tutulursa, tümüyle erişilmezdir de.

 

Kaos kuramında “kelebek etkisi” şu belite işaret eder: Japonya’da kanat çırpan bir kelebek, belki de Küba’da bir hortuma yol açacaktır. Bu denklemde, herkesten önce mimar ne kelebek olabilir ne de hortum -ne sebep ne de sonuç olabilecektir o.

 

Mimarın kaos’a yapabilecegi tek katkı, kaosa direnme yolunda boşu boşuna and içmiş olanlar ordusunda bir rol üstlenmekten ibarettir.

 

PARANTEZ

Küçük bir hayal kırıklığı: Japonya’ya birbiri ardından iki seyahat. Bunlardan birincisi Japon kentini, yani kaos’u incelemek, ikincisiyse Japonya’da kaos fikrinin yalnızca çok iyi belgelenmiş ve kavranmış olduğunu değil, onun aynı zamanda daha şimdiden bir tüketim nesnesi olduğunu keşfetmek için yapılmıştı. Zekanın mazoşizmle buluştuğu bu ülkede kaos, hızla mimarlığın ve şehirciliğin başat leitmotifi haline gelmiş.

 

MELUN-SÉNART, LILLE

1980’lerin sonunda, bir yıl içinde hem Melun-Sénart, hem de Lille için birer proje üretme zorunluluğu gibi ciddi bir görevle yüz yüze gelmiştik.

 

Birinci projede, kasıtlı bir teslimiyet içinde -ki, savunma pozisyonunu tersine çevirmek için girişilmiş bir taktik manevraydı bu- şu görüş geliştiriliyordu: İnşa edilmiş olan ondan sonra artık denetlenemeyeceğine göre, peşinden koşulması gereken şey, boşluğun denetlenmesi idi -kent için yeni bir estetik ve yeni beklentiler, işte bu fikri izledi. İkinci projede, son derece karmaşık bir altyapı çerçevesi ve kavramsal/mali spekülasyonlar da -Lille sakinleri için olduğu kadar Japonlar için de önemli olan bir yeri nasıl düşleyebiliriz- kaçınılmaz olarak denetim ihtiyacına doğru itti bizi. Ana-babaları tarafından ateşle oynamaya zorlanan çocuklar gibi biz de -zeki, sanatçı, mimar- otoyolların milimi milimine konumlandırılması, yollar ve demiryolları için sekiz düzlemde yonca yaprakları tasarlamak gibi işlerin bize emanet edildiğini görmenin şaşkınlığı içindeydik. Dolayısıyla, bu da sinirleri bizimkinden çok daha sağlam bürokratlarla bir kapışma sorunu değil miydi? Ya da bizden daha ehli, daha tecrübeli insanlarla? Ya da bizden önceki kuşakla?

 

MASUMİYET II

1989 yazı lojistik açıdan bir karabasandı: Üç hafta içinde üç önemli yarışmanın bitirilmesi gerekiyordu: Bitmek üzere olan Manş Tüneli’ne bir yanıt olan Zeebrugge Deniz Terminali; Paris’te Fransa Kütüphanesi; sanatın yeni teknolojilerle karşı karşıya geleceği Darwinci bir arena olarak düşünülmüş bir elektronik “Bauhaus” olan Karlsruhe Sanat ve Medya Teknolojisi Merkezi.

 

Bu üç proje üzerinde aynı anda yürütülen çalışmalar, bunların muazzam ölçekleri, olağanüstü alanları, programları ve büyüklüklerine karşın, tümünün yine de toplumsal faaliyetlere yönelik binalar olduğu gerçeği üzerine kurulmuş tek bir aileye dönüştürdü projeleri. Büyük Ayakizi sorunu Avrupa’da ilk kez ciddi olarak ortaya konunca -ki, yüzyılın sonuna dek bunun başlıca izlek olarak kalacağına hiç şüphe yok- bu yarışmalar çok büyük bina sorununu -ki, Kuzey Amerika’da, Japonya’da, Güney Kore’de zahmetsizce çoğalan ve Avrupalı mimarlar arasında gizli bir kıskançlık yaratan bir yapı tipidir bu- araştırma olanağını da verdiği gibi, bunun yanı sıra Avrupa’da düşey sorununun etkilerini de araştırmaya giden yolu açıyordu. “Üçüncü tipten binalar” olmak hesabıyla bu projeler, Manhattan mimarisinin dönüşümünün çekirdeğini oluşturan ve bulunup keşfedilmeleri New Yorklu mimarlara en esin verici anlarını yaşatan izleklerin, beklenmedik biçimde canlandırılmasını tahrik etti. Bu temalar şunlardı:

 

-Bir binayı, bölümlerinin özerkliğinin bağlantısını keserek tek bir mimari tavırla örgütlemenin olanaksızlığı.

 

-Mimarlara geleneksel kompozisyon kategorilerinin dışına çıkma olanağı veren asansörün (mimari olmaktan ziyade mekanik bağlantılar sağlama kapasitesi aracılığıyla) özgürleştirme potansiyeli.

 

-Merkezi kabuğundan çok uzağa alınmış olduğundan, binanın iç mekanı hakkında artık hiçbir şeyi açığa vuramayan cephe.

 

İç mekan ve dış mekan fikri, iki ayrı proje haline geliyor. Nihayet, bu binalar -iyinin ve kötünün ötesine geçerek- sırf büyüklükleri olgusu nedeniyle tehlikeli bir alana girmekteler: Yarattıkları etki, niteliklerinden tümüyle bağımsız oluyor. Dolayısıyla, Avrupa’nın kültürel ve siyasal manzarası içinde şimdi köklü bir konuma oturan bu programatik serüvenlerle kendimizi özdeşleştirdiğimizi fark ettiğimizde, biz de kendimize şu soruyu sorduk: Avrupa’da ilk kez modernlik ateşi ile oynarken, mimarlık karşısında yeniden “masum” olabilmek ve Potemkin dünyasının sonunu düşleyebilmek mümkün olabilecek miydi acaba?

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


7919 - unknown - 38.107.179.240