Modernizm’in Son Savaşçısı
C. Abdi Güzer*
Marko Zardini’ye göre, Tadao Ando son birkaç Modern
mimarlardan biri! Gerçekten de Ando’nun son dönemine değin, 70’ler sonrasında
mimarlığın gündemini zorlayan deneysel karmaşalardan uzak durduğunu, büyük bir
tutarlılık ve ısrar içinde Le Corbusier ve Louis Kahn’ın geleneğine
bağlanabilecek, ama gene de baskın biçimde “kendine özgü” bir mimarlık dilini
koruduğunu açıkça gözlüyoruz.
Akımlar, stiller bazına indirgenen tartışmaların,
mimarlığın, özellikle ustaların yapıtlarının akımlar ötesi özgün yanlarını
dışladığının altını hep çizmeye çalışıyorum. Tadao Ando bu iddiayı gerçek kılan
en belirgin örnek, belki de Ando’nun mimarlığında bir yandan Modernizm’in
getirdiği birçok prensibi tüm açıklığı ile gözlerken, öte yandan Modernizm’in
katı diline rağmen, belirginleşen bir “kişisel” çizgiyi, Modernizm’in kuralları
içinde, Modernizm’in dışına aşan bir özgünlüğü fark etmemek olanaksız. İşin
ilginç yanı, Ando’nun bu özgünlüğe Le Corbusier, Kahn gibi ustalarda işlendiği
şekliyle Modernizm’in sınırlarını zorlayarak değil, bütünüyle Modernizm’in 70
sonrasında tekdüze, kişiliksiz, hatta anlam gücü barındırmayacak kadar basit
bulunan dilini kullanarak ulaşmış olması. Belki de bu yapısıyla Ando’nun
mimarlığı, Modernizm’in tükendiği, bir yanılgılar mimarlığı olduğu yolundaki
eleştirel çerçevenin barındırdığı en önemli karşı sav. Nitekim, Ando gibi
ısrarlı Modernistler’in bu ayrıcalıklı yapısının oluşturduğu çelişki Modernizm
sonrasında aceleci davranan mimarlık eleştirmenlerini yeni sayfalar açmaya,
yeni sınıflamalar oluşturmaya zorladı.
Ando, Modern sonrası mimarlık tartışmalarının yoğunlaştığı
AD Dergisinin “mimarlıkta yeni bir ruh” başlığı ile sunduğu ve özünde
eleştirmenlerin eline avucuna sığmayan, bir türlü sığ sınıflamalar içinde
geçiştirilemeyen güncel isimler arasında yerini alıyordu.
Yeniden altı çizilmesi gereken gerçek ise, aynı sayıda yer
alan diğer mimarlardan farklı olarak Ando’nun mimarlığının “yeni ruhu”nun
kaynağı ya da ruhunun yeniliği / farklılığı hiçbir dışavurumculuk
barındırmıyor; aksine, yaşlı Modernizm’in dilini en açık şekliyle bir kez daha
yinelemeye dayanıyordu.
Belki de Ando’nun bu özgünlüğü, aynı sayıda Andreas
Papadakis’in de gönderme yaptığı gibi, Christian Norberg-Schulz’un
“zamanlar-üstü olma” (timelessness) kavramı ile açıklanabilir. Ando’nun yalın
geometrik biçimleri “minimalist” bir tutum içinde tekrar ederek ulaştığı
ustalık Modern dilin içinde kalınarak zamanlar-üstü olunabileceğinin kanıtıdır.
Bir başka deyişle, Ando’nun mimarlığı mimarlıkta “iyi” ve “kalıcı”nın
akımlar-üstü olduğunun göstergesidir.
Ando kendi mimarlığını anlatırken Batı mimarlığında hakim
olan baskın geometrik düzenle geleneksel Japon mimarlığındaki düzensiz
geometrili, akışkan mekan yapısı arasındaki farkın altını çizerek kendi
mimarlığının bu iki karşıt mekan anlayışını bütünleştirmeye yönelik yanını
vurgulamaktadır . Ona göre, mimarlığını oluşturan üç temel eleman; malzeme,
yalın geometri ve doğadır. O ayrıca vurgulamasa bile, bu üçüne eklenmesi
gereken bir dördüncü öğe de ışıktır. Gerçekten de, Ando’nun Modernizmi’nin
farklılığı bu dört öğeyi ele alış biçiminde aranmalıdır.
19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batı’ya açılmaya
başlayan Japonya’da betonun ana inşa malzemesi olarak kullanımı neredeyse
Batı’daki kadar eskidir. Modern gelenek içinde baskınlık kazanan brütalist yapı
dili Ando tarafından yalnızca kabul görmekle kalmamış, beton kullanımı hiçbir
benzerinde görülmedik bir inceliğe ve ayrıntıya ulaşmıştır. Ando’nun
kullanımında beton, neredeyse ahşabın geleneksel kullanımındaki rafineliğe
ulaşmaktadır. Bu haliyle beton soğuk bir malzeme olmaktan çıkıp sıcak bir
bitirme malzemesine dönüşmektedir.
Ando’nun temel geometrik biçimlerin tekrarına dayanan
mekansal kurgusu özgün kişisel dilinin bir başka özelliğidir. Bu ısrarlı
soyutlaştırma kimi zaman insan faktörünün dışlandığı, işlevselliğin yaşam
biçimlerinin önemsenmediği yolunda eleştiriler almışsa da, kendinin de altını
çizdiği gibi, bu bir soyutlamadan çok, mekanın orijinal formuna yönelik bir
arayıştır .
Gerek betonun özgün ve baskın kullanımı, gerekse de temel
geometrik biçimlere yönelik ısrarlı tutumun ötesinde Ando’yu diğer
“Modernistler’den ayırt eden ve mimarlığını “zamansız” kılan asıl özelliği,
mimarlıkla doğa arasında kurduğu mekansal kurgu ve iletişimdir. Ando’nun
yapıları için üzerinde yer aldıkları topografya yalnızca bir zemin değil,
doğrudan tasarımın bir girdisidir. Yapının kimliği, yapının kendisinden çok,
yapı ile çevre arasında kurulan iletişimde saklıdır. Wright’ın “organik”
mimarlığı Ando’da, soyut ve katı geometrik biçimlere rağmen, bir kez daha hayat
bulur. Bir anlamda Ando’nun mimarlığını “Corbusierleştirilmiş” bir Wright
mimarlığı ya da “Wrightlaştırılmış” bir Le Corbusier mimarlığı olarak nitelemek
yanlış olmaz. Ando’nun doğa ile iletişimi Wright’tan farklı olarak temel
biçimlerin parçalanması üzerine kurulmamıştır; ama Le Corbusier’nin katılığı
içinde doğaya hükmetme çabası da taşımaz. Böyle bakıldığında Ando’nun
mimarlığını “karşıtların iletişimi” olarak tanımlamak olasıdır. İnsan yapısı biçimler
geometrik soyutluklarını inkar etmeden doğa ile biraradadırlar.
Rokko Konutları Ando’nun bu tartışmadaki özgün farklılığını
açıkça sergiler. Le Corbusier’nin “Unite d’Habitation”u Rokko’da katı
yalnızlığını doğa ve topografya ile dostluğa dönüştürerek Modernizm’in katı
Ortodoksitesi’nden kurtulur ve “zamansız”laşır.
Gene, Ando’nun “Suyun Üzerindeki Tapınak”ı (Chapel on the
Water) Le Corbusier’nin “Ronchamp”ına benzer bir dışavurumculuğa kütlesel
plastisitesi ile değil; soyut ve yalın biçimlerin çevre ile kurdukları ilişki
çerçevesinde ulaşır.
Charles Jencks’e göre, Ando’nun mimarlığı Hiroshi Hara
Takefumi, Aida ve Mayumi Mayawaki’nin son dönem mimarlıklarında görüldüğü gibi
“savunmacı” bir mimarlıktır; yani, Japon kentlerinin yoğunluğunun getirdiği
baskıyı karşılamak üzere kurulmuş içe dönük kutular mimarlığı. Bu tutumun
getirdiği korunmuş, özel hayatı yücelten bir ortam belki de ideolojik bazda
anti-Modern bir tutum olarak nitelenebilir. Nitekim, Kenneth Frampton da
Ando’nun Modern araçlarla anti-Modern amaçları gerçekleştirdiğinin altını
çizmektedir .
Gene de mimari dil bazında bakıldığında Ando’nun son
yapıtlarında Kisho Kurokawa, Hiroshi Hara, hatta Areta İsozaki’de gözlendiği
ölçüde bir değişim yaşadığı söylenemez. Onun bu tutuculuğu bir anlamda Mario
Botta’nın temel biçimler içinde kalarak kurmaya çalıştığı özgün dili
anımsatmaktadır. İçe dönüklük, Botta’da da gözlenen baskın bir özelliktir.
Ando’nun mimarlığının belirgin farkı ise, daha önce de altı
çizildiği gibi, dışının da doğrudan için bir parçası, tasarımın bir öğesi
haline dönüşmesidir.
Mimarlığın giderek imaj oyunlarına dayalı bir yüzeyselliğe
indirgendiği, anlamsal zenginliğin tüketim toplumu kavramları içinde “moda”nın
geçiciliği içinde kaybolduğu günümüzde yaşlı Modernizm’in yerini alan eğilimler
bir yandan zenginlik arayan serbestliğe uzanırken, öte yandan yapıların
“tektonik” karakterlerini yok etmeye varan ilkesizliği ve ideolojisizliği de
beraberinde getirdiler. İşte, Ando’nun mimarlığı bu noktada özellikle bir kez
daha incelenmesi, tartışılması gereken bir mimarlık; yalnızca Modernizm’i bir
üst mahkemeye çıkarmak adına değil, iyinin akımlar-üstü yanının ortaya
çıkarılması açısından da Post Modernleştiremediklerimizden biri o.