“Tabi” (Gezi)
Tadao Ando
Gezi beni normal yaşamın dışına çıkarır. Bilmediğim yerlerde
bulunduğum sürece yepyeni şeyler keşfedebilirim. Tanımadığım dalgalar bana
saldırıp, gözlerimin önünde olanlar (boyut, biçim, renk, doku, vb.) beni sarar.
Sıkıntı, korku ve umutlar bir yerde karmakarışıktır. Bugüne dek yeni heyecanlar
arayarak çok gezi yapmışımdır. Çeşitli manzaraları ve mimariyi inceleyip gezmek
benim için en büyük mutluluk olmuştur. Orada yaşayanların hayat koşullarıyla
bütünleşen binalar, hatta kalıntılar. Şuraları kendim gezip dolaştım demek ne
güzel şey. Arkeolojik alanlarda oturup o zamanın insanlarının hayatını
düşünürüm. Değişik coğrafyalardaki binaları gezerken oradaki insanın
yaşamlarını öğrenmeye çalışırım.
Mekan ve zamanın boşluğunu doldurmanın en iyi çaresi
gezidir. Gezi aklına çok çeşitli imajlar getirir. Aslında tek başına yabancı
ülkeleri gezmek hiç hoşuma gitmiyor. Yaşam koşulları bana göre sakin olan
Japonya’nın yanında yabancı ülkeler çok streslidir. Özellikle tek başınaysam
çok stresli olurum. Buna rağmen geziye devam ederim. Önleyemediğim bir güdü
beni geziye yönlendirmiştir.
Lise öğrencisiyken Japonya’yı çok gezdim. Osaka, Kyoto,
Hida-Takayama gibi kentlerde bulunan geleneksel Japon evleri ve çayhanelerini
inceleyip dolaşmıştım. Sumi-Ya, Hiun-Kaku ve Rikyu-An ve diğerlerini
detaylarına kadar çok incelemişimdir. O zaman rahatlıkla hepsinin içine
girilebilirdi. Kitap okumaktansa kendi ayaklarımı, vücudumu kullanarak ne kadar
eser varsa hepsini gezmeye çalışmıştım. Gelenekselliğini fark ederek onları
okumadım. Ama, böyle gezmek kendiliğinden Japon mimarlığının mekan anlayışını
bana öğretti diye düşünüyorum. 17 yaşındayken ilk kez dış geziye çıkmıştım
Bangkok’a. Japonya’dan ayrılırken hissettiğim korku ve heyecanı hala
hatırlayabiliyorum.Tayland’da gördüğüm her şey benim için yepyeniydi. Belki o
günkü duygularımın gücüyle sık sık yurtdışına çıkma isteği doğmuş olabilir.
1965 yılında Japon halkının dış ülkelere gezi yasağının
kaldırılmasıyla birlikte ilk defa Avrupa’ya gittim. 24 yaşındaydım. Benim için
ilk büyük gezi olmasından dolayı korku ile çok heyecanlanmıştım. Ailemle özel
bir ayrılış töreni bile yapmıştım. Yokohama’dan deniz yoluyla Nafotoka’ya
gidip, Sibirya’yı demiryoluyla geçip Moskova’ya uğradım. Komünist bir ülkeyi,
Japonya’dakinden bambaşka bir toplumsal sistemi görünce çok şaşırmıştım.
Moskova’dan Finlandiya’ya gidip Alvar Aalto’nun eserlerini gezdim. Doğayla
insanın kaynaşmasından, onun mimarisinden çok etkilenmiştim. İsviçre’ye,
İspanyol kentlerine uğrayıp bina ve resim, heykel vb. sanat eserlerini de
inceledim. İtalya’da eskiden beri merak ettiğim Michelangelo’nun eserlerini
yapılış sırasına göre mimarlıkla resim ve heykeli karşılaştırarak gezdim.
Sistine Şapeli’nden son eserine kadar Rönesans’tan Manyerizm’e doğru kesişen tarihi,
ustanın yaşamıyla birlikte öğrenmek istemiştim ve onun hayatını inceleyip
yaratıcılığın zorluk ve güzelliğini hissettim.
Ben kendi vücudumu kullanarak doğa, kent ve mimarlık
öğrendim. Eskiz çizen elim o eserleri ezberledi.Eskiz defterime binlerce resim
çizerek onları yavaş yavaş beynimin derinliklerine kadar yerleştirmiştim.
Mimarlıkta ilk eskizde her şey belli olur. Ancak bir el
hareketi her şeye karar verebilir. Tasarım yaparken farkında olmadan çizdiğim
çizgiler, bugüne kadar gezip dolaştığım binalar ve mekanları aklıma getirebilir
mi? Bilmem. Ama yaşanmış mekanlar hakkındaki bilgilerden anlamlı çizgiler
kalabilir geriye. Eskizimdeki çeşitli çizgilerin üst üste olması, soyut bir şey
değildir. Orada gerçek mekan bulunmaktadır ve var olmaya devam etme isteği
ortaya konmaktadır. Tasarım döneminde projede mutlaka problemler doğar.
Bunların giderilmesi için bu kez imgelere sınırlar konur ve giderek yapıtın
çekiciliği azalır. Her zaman “Sorunları çözmeksizin inşa edebilseydik, daha
güzel eserler yaratabilir miydik” diye düşünüyorum.
Gençliğimde Le Corbusier’nin eserlerini gördüğüm anın
heyecanını hala unutamam. Pahalı Oeuvres Completes takımını satın alıp en ince
ayrıntısına dek kadar incelemiştim. Onun biçimlendirme öncesindeki imgelerini
yakalamaya çalıştığımı hala hatırlarım.
Gezi, insanı çeşitli yapılarla tanıştırır; gerçek yapıların
dışında, kendi kafanızın içinde imge haline gelmiş binaları da görmemizi
sağlar. Genelde gerçek binalarda çok şey düşünmeye çalışırım. Örneğin Le
Corbusier’nin Ronchamp Kilisesi’nin yüksekliği gerçektekinin iki katı olsaydı
ne olurdu, o mekana giren ışık daha güzel olabilir miydi, daha değişik mekan
yaşantıları oluşabilir miydi”