|
Raj Rewal
Jale N. Erzen
Çağdaş mimarlığın büyük dertlerinden biri, çevresi ile doğal
ve kültürel topukluğunu çözememiş olması. Hele insan mimari geçmişi çok zengin
bir ülkede doğal olarak, yeni olanda bir süreklilik arıyorsa bu kopukluk bir
yana, bir sakatlık, hiç değilse bir saygısızlık etkisi yapıyor. Gerek Doğu,
gerek Batı’da bu sorunu halletmiş pek az mimar biliyorum.
Doğu’da sorunun boyutları daha büyük olabiliyor; zira
teknoloji ve bütçe eksiklikleri mimarın karşısına her zaman daha keskin bir
şekilde dikiliyor. Bu nedenle, geleneklerle bir süreklilik yaratabilmiş
mimarlar arasında Mario Botta ve Raj Rewal’i sayarken, Hintli mimar Rewal’in
pratik sorunlara getirdiği yaratıcı çözümleri özellikle vurgulamak istiyorum.
Zira, ülkemizdeki birçok örnekten de bildiğimiz gibi, mimarideki eksiklikler
genellikle parasal sorunlarla ve maddi eksikliklerle meşrulaştırılmaya
çalışılır. Oysa, tasarımın soyut koşullar için geliştirilmesi, biçimi hiçbir
zaman sanata daha çok yaklaştırmayacaktır. Bütün sanatlar, ama özellikle
mimarlık, amacına yönelik en tikel koşullara yanıt verebildiği zaman anlamlı
bir estetik ortaya koyabiliyor. Soyut bir ortamda geliştirilen bir biçimlenmeyi
sonradan bir çevre ve koşula uyarlamaya çalışmak, çevremizde hep gördüğümüz
türden sağlıksız yapılaşmayı yaratıyor.
Hindistan gibi nüfus ve ekonomi sorunlarının uç noktalarda
olduğu bir ülke; yapıların işlevleri ne olursa olsun, özel konut mimarisi
dışında ebatlar ister istemez devasa boyutlara ulaşıyor. Bunun getirdiği
altyapı ve teknik sorunların üstesinden gelmek, kısıtlı teknoloji ve ekonomi
ile kolay değil. Öte yandan, mimar olmayanların bile birkaç gün içinde
Hindistan’da ilk fark edecekleri mimari geleneğinin ne kadar zengin, ne denli
çeşitli ve nitelikli olduğudur. Böyle bir geçmişi yok saymak da, ona
eklemlenmeye çalışmak da aynı derecede zordur.
Maharacaların sarayları, Budist ve Hindu tapınakları, büyük
heykellere benzeyen rasathaneleri, tepelerde surlarla çevrili eski
yerleşimleri, fantastik biçimleriyle anıtsal havuzları, kuyuları, Jaisalmer’in
dantelimsi, teraslı köşkleri, “havelis” olarak adlandırılan köşkleri, Pencab’ın
duvarları resimli kerpiç evleri, Agra, Fatehpur Sikri ve Delhi’nin Akbar dönemi
mimarisi, Chandigarh’da Corbusier, Bombay ve Delhi’de İngiliz mimarisi bir
sentez ya da çizgisel bir tarih oluşturmayacak kadar çok yönlü, çok biçimli,
çok renkli. Hindistan’ın bu katmerliliği ve oya gibi ince ayrıntısına kadar
incelmişliği yanında, büyük kentlerde gördüğümüz büyük çağdaş yapılar
çaresizliğin oluşturduğu canavarlar gibi dikiliyorlar karşınıza. Bu
karşıtlıklar içinde Yeni Delhi’de ilk dikkatimi çeken yapılardan biri, sonradan
Rewal’in olduğunu öğrendiğim, çok katlı bir ofis binası oldu. Belki arazi ve
program kısıtlamalarından ötürü Raj burada genellikle çağdaş iş merkezlerinde
olduğu gibi dikey, prizmatik bir biçim seçmişti; yine de bunun eklemlenmesi,
kütlenin hareketliliği, ayrıntı ve yüzey öğelerinin çeşitlemeli tekrarı ile
oluşan almaşık geometri bana ilk anda Hindistan’da yaşamış olduğum mimarilerin
adeta sentezini anımsatan bir izlenim verdi. Bundan sonra, Rewal’in Delhi’deki
yapılarını gezdiğimde beni hep en çok etkileyen, özellikle Racastan’da gördüğüm
geleneksel mimarinin önemli niteliklerini özgün bir biçimde çağdaşlaştırmış
olmasıydı. Bunlardan bazılarını sıralayacak olursak, akla önce kapalı üniteler
arasında, onları hem birbirinden bağımsızlaştıran, hem de bütünleştiren, farklı
niteliklerdeki avlular gelir. Rewal, gerek kuramsal, gerek konut yapılarında
avluyu, kalabalık bir gruplanma, sosyal etkinliğe imkan verme, mahremiyeti
koruma ve ayrıca gölge, güneş, esinti, sıcak, rutubet gibi hava koşullarını
kontrol etmek için farklı niteliklerde, farklı düzey ve üç boyutlulukta, farklı
biçimlerde tasarlıyor. Avlu, çevresindeki sınırın biçimi ve malzemesi, yer
kaplaması, havuzu, ağacı, merdiveni ile bir iç mekana dönüşebiliyor, ya da
kalabalık bir yapılanma içine doğayı getiriyor. Delhi’de Eğitim Teknolojisi
Merkezi Binası’nda bana, yapının merkezini bir tür kalbini oluşturan avlunun,
arazideki bir ağaçtan esinlenerek biçimlendiğini anlattığını anımsıyorum. Bugün
o ağaç hala o avluyu süslüyor ve serinletiyor. Aynı şekilde, İmünoloji
Enstitüsü’nde çember oluşturan balkonlu konutların ortasındaki avlunun kimliği,
Raj’ın orada keşfetmiş olduğu bir kayalığın tarifi ile oluşuyor. Yapıların
tasarımından yıllar sonra, Raj Rewal bana o kayalığı gösterirken gözlerinde
hala bir dosta bakarcasına ışıklar parlıyordu. Avlu öğesini Raj Rewal devasa
ölçekli SCOPE yapı bütünü içinde de, bir nefes, bir geçiş, bir sınır getirmek
için topraktan bağımsız, farklı seviyelerde, hatta çatıda bile kullanıyor.
Jaisalmer’de gördüğümüz kumtaşından oyulmuş birkaç katlı,
ortasında bir tür iç avlu barındıran “havelis” ismi verilen köşklerde
gezinirken yaşadığım gibi, iç avlular aynı zamanda, gece havayı serinleterek,
gündüz şiddetli ısı farkında havalandırma işlevi görüyorlar. Rewal, daha küçük
ölçekli ve derin iç avluları aynı zamanda bu şekilde kullanıyor. Avluların
geçirdiği en güzel dönüşümlerden biri de Delhi’de kendi evinde. Çok dar bir
parsel üzerinde sıra evlerden biri olan Helene ve Raj Rewal Evi, her
seviyesinde bir mekan barındırarak, kat kat tırmanıp çatıdaki teras bahçeye ve
Delhi panoramasına ulaşıyor.
Merdivenlerin farklı katlar arasında kurduğu sürekliliği
genellikle merdiven altlarında yer alan, yemek, banyo gibi başka bir mekana
uzantısı olan alanlar güçlendiriyor. Ama her tırmanışta, merdivenin karşısında
sizinle tırmanan yeşil bir iç bahçe izliyorsunuz. Bu dikey bahçe bir yanda onu
donatan bitki, heykel, saksı gibi öğelerin niteliği ile farlılığını
hissettirirken, bir yandan da evin önündeki doğa ile çatıdaki yeşili birbirine
bağlıyor, gökten gelen ışığı yere kadar indiriyor.
Hindistan’da gördüğüm mimaride çarpıcı olan bir başka mekan
türü çatı terasıydı. Türkiye’de de olduğu gibi, özellikle sıcak yörelerde
anlamlı olan bu mekanlar Rewal’in SCOPE gibi dev ölçekli yapısında çeşitli
seviyelerde yer alarak katlar ve yapının çeşitli birimleri arasında bir tür
bağlantı unsuru oluşturuyor. Bu çatı teraslarıyla gökyüzüne biraz daha yaklaşabilmek
Hindistan’da özellikle anlamlı; zira gün batışının en renklisini, yıldızların
en kalabalık ve en parlaklarını Hint göklerinde görebilir, orman seslerini
Hindistan’da hala kentlerdeki çatılardan dinleyebilirsiniz. Bu çatı
teraslarında, bana Hint mimarisi ile klasik Osmanlı mimarisi arasında
benzerlikler düşündürten balkon-köşk öğesi, Rewal’in mimarisinde çok önem
taşıyor. Hatta Sinan’da bile her fırsatta girişte, terasta, merdiven başında
kullanılan bu küçük, etrafı açık, baldaken biçimli, üstü bazen kubbecikli bazen
düz örtülü köşklerin anlamına Rewal öylesine egemen ki, Sikandra’da Akbar’ın
anıt kabrinin çatısındaki böylesine birçok öğenin gizemini bir tek o çözebilmiş
sanıyorum. Fatehpur Sikri’yi gördükten ve oradaki klasik dilden sonra,
özellikle bu köşk-kuleleri ile Sikandra’da Akbar’ın mezar yapısı beni
şaşırtmıştı. Bunu Raj’a sorduğumda bana Sikandra’yı çok özel bulduğunu
anlatmıştı. Buradaki mistisizmi takdir etmesine rağmen, izleyebildiğim kadarı
ile Rewal’in mimarisinin olabildiğince rasyonel bir düzen arayışında olduğunu
yorumluyorum.Zira kullanılan tüm öğeler ya etkinlik, ya iklim açısından anlam
taşıyorlar. SCOPE yapısının çeşitli çatı düzlemlerinde bu tür öğeler gözetleme
kuleleri gibi, köşeleri donatıyor; İmünoloji Enstitüsü’nde farklı seviyeleri ve
arazide yayılmış yapı gruplarını görsel olarak birbirlerine bağlıyorlar.
Eğitim Teknolojisi Merkezi yapısına girerken ilk dikkatimi
çeken iç avlu ile sokağın arasındaki farklı dekoratif dokularla oluşturulmuş
saydam duvar olmuştu. İslam mimarisinde önemli yeri olan kafes öğesi burada
çağdaş yorumlarla çeşitlilik içinde tekrarlanıyor, mekanlar arasında ışıkla,
görsel geçirgenlikle süreklilik oluşturuyor, keskin güneşi, ısıyı önlüyor.
Saydamlık ve geçirgenlik, hatta hareketli diyebileceğimiz bir sınır anlayışı,
Rewal’in, modüllerden, çeşitlemeli de olsa tekrarlayan birimlerin
gruplamalarından oluşan, temelde sade mimarisine çok yönlülük kazandırıyor. Raj
Rewal’in yapılarında çift cidarlılıktan söz edebiliriz. Bunlardan biri taşıyıcı
sistemi oluşturan kolon gibi dikey elemanların oluşturduğu bir çizgi, diğeri
ise dolgu niteliğinde, gözenekli ya da kapalı duvarlar. Bunların bazen
birbirini çapraz geçerek iç içe farklı mekanlar tariflediklerini görebiliyoruz.
Bu, özellikle Eğitim Teknolojisi merkezi yapısında belirgin; orada çalışanların
ofis ve onun önündeki dolaşım ya da balkon, teras, galeri gibi dinlenme mekanı
farklılığı içinde yaşamalarına olanak sağlıyor. Cidar ve taşıyıcı sistemin bu
tür biçim ve malzeme farklılığı olanağına sahip olması, Rewal’in yapılarında
çeşitli yüzey, doku ve renk öğelerini bir arada kullanabilmesine, yapıyı
strüktür ve temel işlev ötesinde maddi olanaklar çerçevesinde
eklemlendirmesine, örneğin gereğinde beton karkası çıplak bırakıp, gereğinde
yüzeyleri tümden kaplayabilmesine imkan tanıyor. Böylece, temelde gayet sade ve
tekrarlamalı bir sistemle oluşan bir yapıda katmerli bir artikülasyon
okuyabiliyorsunuz.
Rewal’ın yalnızca resimlerinden tanıyabildiğim Asya Oyunları
Köyü, 1970 yılında yaptığı Sheikh Sarai toplu konut yapısı ve Hall of Nations
modüler bir sistemin ne derece çeşitliliğe kavuşabileceğini kanıtlayan, hem son
derece çağdaş, hem de gelenekselden güzel anıları korumuş olan yapılar. Bu
başarı bana Raj Rewal’in mimarisinin iki önemli öğreti üzerine kurulduğunu gösteriyor.
Biri mimarinin strüktür ve yapı teknolojisi uzmanlığı olmadan kısır kalacağı,
diğeri de mimarinin ancak mimariden üreyip gelişeceği. Gerek Sinan gerek
Borromini gibi bütün büyük mimarların her zaman tarihin sonsuz hazinesinden
bilgilerini geliştirdiklerini biliyoruz. Bu Raj için de geçerli. Nitekim, Raj
yalnızca izlemekle kalmıyor, Hindistan’ın eski mimarlığını inceliyor,
araştırıyor; geziyor, öğretiyor. Bunun güzel bir kanıtı Delhi’den ayrılırken
ODTÜ Mimarlık Bölümü’ne armağan ettiği Racastan mimarisi örnekleri rölöveleri
oldu. Raj Rewal bunları öğrencileri ile Delhi’de hocalık yaptığı yıllarda
üretmişti. Bu çizimleri incelediğimde Hindistan’ı gezerken gördüğüm mimarinin
henüz ABC’sine bile ulaşamamış olduğumu anladım. Raj’ın yapıları da aynı şekilde
incelendikçe, yaşandıkça sonsuz zenginlikler ve yenilikler sunar nitelikte.
Hindistan’ı her anımsadığımda, ayrı kaldığım bir sevgiliyi
düşler gibi oluyorum; keşke Ani Dağı’nın gece ayin sesleri yükselen ormanında
kaybolsaydım diyorum. Bana orayı sevdirenler arasında Raj ve Helene Rewal ve
bir de Rewal’lerin evinin yanında sadece göz göze konuştuğum bir yaşlı kadın
var. Bu yazıyı, ondan söz etmeden bitiremeyeceğim. Bir duvarın kenarına eğilmiş
sırmalı mosmor bir sariye bürünmüş kadın silüeti, arkasındaki gecekondu
görünüşlü yerleşimin önünde dikkatimi çekmişti. Çocuklar çamurlu sularda tembel
su aygırlarının yanında oynuyor, bisikletli bir postacı kerpiç evlere doğru
ilerliyor, rengarenk giysili kadınlar bu fakir görünüşü bir şenliğe
dönüştürüyorlardı. Mor sarili kadın seri hareketlerle bir şey yapıyordu; onu
arkadan görebiliyordum. Önüne geçince tezekleri düzeltip duvara kurumaya
koyduğunu anladım; öne eğik duran başında yine mor bir örtü vardı. Başını
kaldırınca o gencecik duran gövdenin üstünde güneşten kavrulmuş çizgi dolu
yaşlı bir yüz belirdi, en az seksenin deydi. Göz göze gelince gülümseyerek
anlatmaya koyuldu, her söylediğini anladığımı sanıyorum, ama dilini
bilmiyordum. Öyle, bir süre konuşmaya daldık, ama her birimiz kendi dilimizde.
Sonra ayağa kalktı, ne sırmalı terliklerinde ne ellerinde ayaklarında ne de mor
sarisinde bir tek leke, bir damla çamur yoktu. İkimiz de uzun uzun gülerek ayrıldık...Hindistan’da
her şey güzele, şarkıya, renge dönüştü.
|
|