Rewal ile Konuşma
Murat Germen
MURAT GERMEN: Bir Üçüncü Dünya ülkesinde mimari pratik
yapmanın ne demek olduğunu açıklar mısınız?
RAJ REWAL: Asya’nın çoğu yerinde zengin kültürel mirasları
ve düşük yaşam standartları bulunan ülkeler gelişme adına bir değişim
sürecinden geçiyorlar. Gelişmenin evreleri jet uçaklarla kağnı arabalarının
eşzamanlı olarak var olduğu bir ülkeyle sonuçlanacak kadar çeşitleniyor. Bu
koşullar altında bütünleşmiş bir mimari dil ne olanaklı, ne de istenir bir
şeydir. Düşük maliyetli toplu konut önceliğimiz olmakla birlikte, aynı zamanda
da sofistike altyapılı geniş bir proje çeşitliğiyle de ilgilenmeliyiz.
Geleneksel yöntemlerden öğrenilmiş pasif enerji tasarruf sistemleriyle çağdaş
teknoloji kullanan “şık” yapılar yan yana konumlanıyor bu pratik içinde. Biz
büromuzda üç büyük toplu konut girişimiyle olduğu gibi, bilimsel, araştırma ve
eğitim amaçlı kurumlar ve televizyon stüdyolarıyla da uğraşmak zorundayız. Bu
yapılar bilgisayar donanımları ve karmaşık medya gereksinmeleri aracılığıyla
modern beklentilere yanıt veriyorlar.
MG: Toplum çoğunluğunun mimar emeğinden yararlanma olanağı
bulamadığı bir çevrede kendinizi çok küçük bir ayrıcalıklı gruba hizmet eden
biri olarak görmüyor musunuz?
RR: Hindistan’da alt gelir gruplarına konut tasarlatan
HUDCO, DDA ve CIDCO gibi büyük kamu kuruluşları için çalışma şansına da
sahibiz. Bu projelerin yetkin mimari detaylandırma olanaklarını araştırmaya
yönelik olmadığı kuşkusuz doğrudur. Ancak, mekanların morfolojisiyle
ilgilenmekle de tatmin olunabilir.
Toplu konut söz konusu olduğunda, mimarlar çok yetersiz
düzeyde kazanç elde edebilmekte ve üzerinde denetimimiz olmadığından, kamu
kuruluşları eliyle gerekleştirilen yapımlar acınası sonuçlara ulaşabilmektedir.
Ama, yine de bu tür çalışmalar bize kentsel ölçekle uğraşma olanağını
veriyor.Ayrıcalıklı müşterilerin, özellikle kamusal ve kurumsal yapılar talep
ettiklerinde başımızın üstünde yerleri var. Daha çok para bize daha iyi yapı
malzemelerine yaslanan tasarımlarla yeni vokabülerler keşfetme olanağı veriyor.
MG: Bildiğiniz gibi, Batılı olmayan ülkelerde toplumsal ve
kültürel açıdan bir kimlik sorunu yaşanıyor.Bu bağlamda kendi mimari
yöneliminizi nerede konumlandırırsınız?
RR: Batı değerleri bizim için ille de ilerici ya da geçerli
olmak zorunda değil. Batılı olmayan aydınların, bir yandan kendi arka
bahçelerindeki köktencilik ve bağnazlıkla savaşmak, öte yandan da alelade
Batılı modellerin aptal taklitlerine karşı cephe almak gibi zor bir görevleri
var.
Bizim Modernite’yi kendi geleneklerimiz ve kültürel
mirasımız çerçevesinde yeniden icat etmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Gereksinmelerimize, yaşam biçimimize, iklimimize ve yapı malzemelerimize yanıt
veren bir Modern Mimari dili aramak en önemli görevimizdir. Çağdaş mimari dilin
üzerinde konumlandığı pazar ekonomisi ve tüketim kültürü yaşamın gerçekleridir;
ancak, sükunet ve doğaya saygı gibi arayışların da çoğu Asya kültürünün önemli
özellikleri arasında olduğunu ve bizim mimari ifademizin buna yanıt vermesi
gerektiğini unutmamalıyız.
MG: Suha Özkan ile yaptığı yeni bir söyleşisinde Peter
Eisenman İslam toplumlarında eleştirel bir mimari etkinlik yürütülmediğini
ileri sürüyor. Bu sav belki tüm Üçüncü Dünya için de genelleştirilebilir.
Eisenman’la aynı fikirde misiniz?
RR: Kuşkusuz, kültürel değerler ve mimari dil birbirine
ayrılmaz biçimde bağlıdır. Kendi özgül “bilgelik”leri olan eski kültürler şimdi
bir değişim dönemindeler ve başka yerlerde tanımlanmış paradigmaları izlemek
yerine, endüstriyel teknolojiyle kendi koşulları çerçevesinde baş etmelidirler.
Bu bağlamda Ağa Han Ödülleri İslam dünyası içinde mimari değerlere yönelik
eleştirel bir bilinç yarattı. Bence, mimari üsluplaştırma çabaları değil,
tasarımı etkileyen toplumsal ve kültürel kaygılar önemlidir.Yerel değerler bu
bağlamda önem kazanırlar.
MG: Bir tasarımcı olarak toplumsal sorunlara bir “biçim
dili” ya da “mimari ürün” ile yaklaşılabileceğini düşünür müsünüz?
RR: Toplumsal sorunlar en iyi toplumsal reformcular
tarafından çözülebilir. Ancak, mimarlar kentsel tasarım çerçevesinde uygun kamusal
mekanlar yaratarak buna yardımcı olabilirler.
Örneğin, biz mahalleyi birbirine dar, gölgeli yaya sokakları
ile bağlı geleneksel komşuluk meydancıklarıyla yeniden yorumlamayı denedik. Bu
yerleşme birimleri insanlar arasında daha samimi ilişkiler olanağı veriyor ve
oraya ait olma duygusunu güçlendiriyor. Bu mekanların insani ölçeği mahalle
sakinlerinin topluluğun yaşamına daha çok katılabilmesine fırsat veriyor.
MG: Son tasarımlarınızda geniş ölçüde çıplak beton ve tuğla
kullanıyorsunuz. Bu seçimin özel bir nedeni var mı? Bu açıdan bakılırsa,
tasarım-malzeme ilişkisi sorunu üzerinde ne düşünüyorsunuz?
RR: Mümkün olan her yerde daima doğal malzemeleri kullanıyor
ve onları dürüstçe dışavuruyoruz. Çıplak beton ve tuğla vokabüleri, yapım
kalitesini şantiye aşamasında garantilediğimiz küçük konuk yapılarımızda
özellikle uygun gözüküyor. Daha büyük boyutlu kurumsal yapılarımızda dışta
bitirici kaplama olarak kumtaşı panellere de yer veriyoruz. Yeni Delhi’deki
CIET eğitim yapısının tasarımında kırmızı kumtaşı paneller ana öğelerden
biriydi. Taşın dokusu ve kare biçimli modüler paneller burada pencere düzeninin
esasını oluşturuyor. Buna karşılık, toplu konutlarda dış yüzeye çimentolu
harçla uygulanan ve birkaç saat sonra yıkanarak dokusu açığa çıkarılan kaba yüzeyli
taş kaplamayı yeğliyoruz.
MG: Bu tür etiketler kullanmamı mazur görün, ancak, erken
dönem ürünleriniz daha büyük ölçekli ve Modernist nitelikteydi; yakın dönem
işleriniz ise daha çok Rejyonalist çalışmalar. Bunu göz önüne alırsak,
Baburoğulları Dönemi Hint mimarlığının sizin üzerinizde ne derece etkili
olduğunu söyler misiniz?
RR: Erken işlerimde geçmişten aldığım esin, pratik
gerçeklere yanıt verebilmek için, rasyonel strüktürler, modern teknikler ve
yeni yapı malzemeleriyle yorumlanmıştı. Rasyonelleştirilmiş geleneksel mekan
düzenlerini taş kaplamayı içeren modern tekniklerle bütünleştirme fikri, son
projelerimin bazılarında uygulandı. Bu taş levhaları takdirle
karşılayacaksınız; onlar bizim ülkemizde kontrplaktan daha ucuz yerel yapı
malzemeleridir.
Delhi ve Agra’nın, özellikle de Fatehpur Sikri’nin
Baburoğlulları dönemi mimarlığı tek bir yapı malzemesinin, kızıl kumtaşının
duyarlık, titizlik ve nesnellikle her Modernist’i kıskandıracak biçimde
kullanılışı üzerine oturur. Taklit etmeyi sevmiyorum; ama, Fatehpur Sikri’nin
ardındaki ilkeler birbirine bağlanan avluları, çatı teraslarının kullanımı,
ışığın ve mekanların akışıyla beni büyük oranda etkiledi.
MG: Hint kültürünün yadsınamaz bir mimari geçmişi olduğu ve
onu yok saymanın olanaksızlığı açık.Tarihsel mirasla çağdaş mimari etkinliğini
bağlantılı kılarken Hint minyatürlerinden yararlandığınızı biliyoruz. Bu süreci
betimler misiniz?
RR: Hint, İran ve Türk minyatür resmi, tasarımın çok özgül
bir duyumsal mekan tadı veren yönünü gündeme getirirler. Hint estetik kuramında
buna “rasa” ya da şiirsel tarz denir. Yazık ki, bu şiirsel tarz çağdaş dünya
mimarlığının çoğunluğunun yoksun olduğu bir şeydir. Geleneksel mimarlık, taş
tapınaklardan kerpiç kulübelere dek uzanan geniş bir ürün çeşitliliği için bu
ifadeyi mekansal düzenlemeler ve işçilikle oluşturmayı başardı. Camilerin
yüceliği, Tac Mahal’in lirik romantizmi, Jantar Mantar’ın enerjisi: Bunların
ruhunu sergi binalarından televizyon stüdyolarına ya da eğitim yapılarına dek
bir dizi yeni yapıda aramak olanaklıdır.