
Le Corbusier’nin “400 000
Nüfuslu Bir Yeşil Kent Teması Üzerine İzmir Nazım Planı” Önerisi
CÂNÂ BİLSEL
Le Corbusier’nin şehircilik çalışmaları arasında İzmir Nazım
Planı önerisi, kendisinin yayınladığı kitaplarda yer almasına karşın fazla
bilinmeyen, ya da uygulama olanağı bulamamış şematik bir plan önerisi olarak
kaldığı için şimdiye dek araştırmacılar tarafından üzerinde fazla yorum
yapılmayan bir projedir. Bunda, planın İzmir Belediyesi’ne gönderilmiş olan
orijinal paftalarının kayıp olmasının da önemli bir payı olsa gerek. Bu çalışma
ise, Paris’te Fondation Le Corbusier arşivlerinde korunmakta olan orijinal plan
eskizlerine, plan raporuna ve İzmir Belediyesi ile Le Corbusier arasındaki
yazışmalara dayanılarak gerçekleştirilebilmiştir.
İzmir Belediyesi’nin Le Corbusier ile ilişkisi 1938 yılına
uzanmakla birlikte, Le Corbusier “400 000 Nüfuslu bir Yeşil Kent teması Üzerine
İzmir için Nazım Plan Projesi” olarak adlandırdığı plan önerisini 1948 yılı
sonlarında gerçekleştirmiştir. Bu nedenle bu plan, mimarın İkinci Dünya Savaşı
sırasında ve sonrasında geliştirdiği şehircilik yaklaşımlarını yansıtmaktadır.
Bunlardan en önemlisi, Le Corbusier’nin, 1942 yılında toplanan bir çalışma
grubu ile birlikte yapmış olduğu “Les Trois Etablissements Humains” (“Üç Beşeri
Tesis”) başlıklı araştırmasıdır. İlk kez bu çalışmada ortaya atılan yerleşmeler
sistemine ilişkin kuramsal çerçeveyi, Le Corbusier, 1959 yılında bu kez kendi
çalışmalarından örnekleri de ekleyerek, “L’Urbanisme des Trois Etablissements
Humains” (“Üç Beşeri Tesis Şehirciliği”) adı altında yeniden yayınlamıştır. Bu
çalışmada yeryüzündeki insan yerleşimleri fiziksel ve beşeri coğrafya açısından
ele alınmakta ve “makina uygarlığı”nın gereklerine göre birbiri ile “organik”
ilişki içerisinde üçlü bir yerleşmeler modeli önerilmektedir. Bunlar tarımsal
üretim ünitesi, lineer endüstri sitesi ve radyokonsantrik kentlerdir. Coğrafya
kuramlarının yerleşmeler sistemine ilişkin soyut modellemelerinden etkilendiği
açık olan bu araştırmada, soyut ve ütopik bir yerleşmeler sistemi önerilmekte,
bölge ölçeğinde yerleşmeler arası ilişkiler üzerinde önemle durulmaktadır. Le
Corbusier İzmir planına yaklaşımında da kente bölge ölçeğinden yaklaşır. Sözü
edilen çalışmada Le Corbusier özellikle “yeşil kent” ve “lineer endüstri sitesi”
modelleri üzerinde durarak bu modelleri en ince ayrıntısına kadar
tanımlamıştır. 1948 yılında toplanan CIAM kongresinde ise bu kuramlar
tartışılır ve kent planlamasında uygulanacak yaklaşımı sistematize etmeyi
amaçlayan bir yöntemsel çerçeve tartışılarak benimsenir. Le Corbusier’nin la
Grille d’Urbanisme (Şehircilik Çerçevesi) olarak da adlandırdığı bu Şehircilik
İlkeleri Yöntemsel Çerçevesi’nde, kent planlamasına bölge ölçeğinden alt ölçeğe
doğru tümdengelimci bir sıra içerisinde yaklaşılmakta, farklı ölçek ve
işlevleri farklı kategoriler altında inceleyen bir yöntem belirlenmektedir.
İzmir nazım planı önerisi Le Corbusier’nin bu yöntemi uyguladığı örnek bir plan
niteliğindedir.
1930’ların modernleşme atılımı içerisinde, Batı kaynaklı
şehircilik modelleri Türkiye’de uygulama olanağı bulmuştur. Ancak, İzmir
Belediyesi’nin merkezden bağımsız bir kararla, Le Corbusier’ye yönelerek,
kendisinden İzmir’in “gelecekteki kentleşmesine ilişkin görüşlerini” içeren bir
nazım plan talep etmesi, benzeri olmayan tekil bir örnek oluşturmaktadır. Bu
dönemde Türkiye’de egemen olan siyasal ve toplumsal çağdaşlaşma ideolojisi ile
şehircilik ve mimarlık alanındaki modernizm ideolojisinin ne kadar buluştuğu ya
da ne denli örtüşebildiği sorunu önemli bir araştırma konusu. Ancak bu
makalede, bundan çok Le Corbusier’nin plan önerisi, planlamaya yaklaşımı ve bu
planda önerdiği yerleşim modelleri tartışılacaktır.
DR. BEHÇET UZ VE LE CORBUSIER:
İZMİR’İN PLANLAMASI ÜZERİNE YAZIŞMALAR
İzmir kenti 1930’lu yıllarda, Belediye Başkanı Dr. Behçet
Uz’un önderliğinde kapsamlı bir imar etkinliğine konu olmuş, kentin 1922
yangını ile yerle bir olmuş olan merkez ve konut alanları bu dönemde yeni
baştan inşa edilmiştir. Cumhuriyet’in kuruluşunun hemen ardından 1924-1925
yıllarında Fransız şehirci Henri Prost’un danışmanlığında René ve Raymon Danger
tarafından hazırlanmış olan imar planı, bu yıllarda belediye tarafından revize
edilerek uygulanmıştır. İzmir’de Konak, Basmane ve Alsancak arasında kalan
alanda, Fransız Beaux-Arts şehircilik yaklaşımını yansıtan bu plana göre
ışınsal bulvar ve caddeler açılmış, meydanlar düzenlenmiştir. Planda,
içerisinde üniversite yapılarının yer alacağı bir yeşil park olarak önerilmiş
olan alanın genişletilmesiyle, İzmir Kültürpark ve Uluslararası Fuar alanı Behçet
Uz’un etkin yönetimi altında yine bu dönemde gerçekleştirilir. 1930’lu yılların
sonuna gelindiğinde ise, yangın alanlarının imarının tamamlanmasının ardından
İzmir Belediyesi, Danger-Prost planının kentin gelişmesini yönlendirmekte artık
yetersiz kaldığı gerekçesiyle bu planı uygulamayı durdurur. Danger-Prost
planının mevcut kentsel alanın çevresinde “bahçe-kent” tarzında yeni konut
mahalleleri öngörmesine karşın, yangından korunmuş olan tarih kent merkezi
üzerinde herhangi bir müdahaleye olanak vermemesi, bu planın uygulanmasından
vazgeçilmesinin en büyük nedeni olmuştur.
Ankara’dan Nafia Vekaleti’nin İzmir Belediyesi’ni, plan dışı
uygulamaları konusunda uyarması üzerine, belediye yetkilileri yeni bir imar
planının hazırlanması amacıyla araştırmalarına başlarlar. Bu amaçla, aralarında
o dönemde Türkiye’de planlama çalışmalarını sürdürenlerin de olduğu, Prost,
Jansen, Lambert, Royer ve Ehlgötz gibi yabancı şehircilik uzmanlarından
İzmir’in planlaması üzerine görüş alınır.Ancak bu arada İzmir Belediyesi, Nafia
Vekaleti’nin onayı dışında Le Corbusier ile ilişkiye geçer.1938 yılı sonlarında
belediye başmühendisi Cahit Çeçen, mimarı, Paris’te rue de Sevres’deki
atölyesinde ziyaret eder. Le Corbusier o sırada Cezayir kentinin planlaması
üzerinde çalışmaktadır ve İzmir Belediyesi’nin, İzmir için yeni bir kent planı
hazırlaması konusundaki teklifini büyük ilgi ile karşılar.
İzmir Belediyesi’nin bu girişiminde Le Corbusier’nin
“beynelmilel şöhrete malik” olan bir “mütehassıs” olarak tanınmaya başlaması
önemli ölçüde rol oynamış görünmektedir. Mimarın o sırada Fransız yönetimi
altında bulunan Cezayir kentinin planlaması üzerinde çalışmakta oluşunun da
İzmir Belediyesi’nin Le Corbusier’ye yönelmesinde payı olduğu düşünülebilir. Bu
dönemde Akdeniz çevresindeki liman kentleri arasında bir modernleşme yarışı
sürmektedir. Le Corbusier’nin Obus Planı ile Cezayir kenti için geliştirdiği
vizyoner şehircilik modeli ve modern kent imgeleri ilgi uyandırmış olmalıdır.
Buna karşılık, Ankara’da Nafia Vekaleti yetkilileri İzmir Belediyesi’nin bu
girişimini onaylamamakta, yabancı şehircilerin kenti yeterince tanımadan
yaptıkları planlardan fayda sağlanamayacağı savını ileri sürmekle birlikte,
İzmir için bir nazım planı elde etmek üzere uluslararası bir şehircilik
yarışmasının açılmasını önermektedirler. Gerçekte, Ankara’da Jansen planının
uygulanmakta olduğu bir dönemde bakanlık yetkililerinin bu tepkisinin
gerisinde, yerleşik meslek çevrelerinde Le Corbusier’nin, yetkinliği olmayan,
tartışmalı bir isim olarak görülmesinin yattığı söylenebilir. Buna karşılık,
İzmir Belediyesi, Ankara’nın yönlendirmesinden bağımsız bir karar alarak, henüz
sınanmamış, avantgart bir şehircilik yaklaşımından yana tavır almıştır.
Belediye’nin bu tutumunda, kentin geleceğini belirlemekte yerel yönetimin bağımsız
olma isteğinin egemen olduğu açık olmakla birlikte, modernist, fonksiyonalist
bir şehircilik modelinin ne denli bilinçli tercih edildiği tartışmaya açık
kalmaktadır.
Belediye Başkanı Dr. Behçet Uz ve Le Corbusier arasında
yapılan çok sayıda yazışma sonunda, Le Corbusier ile İzmir Belediyesi arasında,
mimarın, belediyenin kuracağı şehircilik bürosunun teknisyenleri ile görüş alış
verişi içerisinde, “İzmir kentinin gelecekte alacağı biçim” konusunda
düşüncelerini içerecek bir nazım plan şeması hazırlaması konusunda anlaşmaya
varılır ve bir sözleşme imzalanır.Ancak bundan kısa bir süre sonra İkinci Dünya
Savaşı patlak verecek ve Le Corbusier’nin İzmir’e gelmesi savaş nedeniyle
mümkün olmayacaktır. Le Corbusier ile Behçet Uz arasındaki yazışmalar bir süre
daha devam eder ve sonra kesilir.
Sözleşmenin imzalanmasından yedi yıl sonra, savaşın sona
ermesinin ardından, İzmir Belediyesi ile ilişki kuran bu kez Le Corbusier olur.
6 Mart 1946 tarihli mektubunda, belediye ile imzalamış olduğu sözleşmeyi
hatırlatmakta, belediyenin kendisine yapmış olduğu ödemeyi gerekçe göstererek
en iyi çözümün, sözleşmenin gereğini yerine getirerek İzmir’in nazım planını
gerçekleştirmek olduğunu bildirmektedir. Aynı mektupta, savaş sonrasında
Fransa’nın yeniden inşasının odağında bulunduğunu, Mimarlık ve Şehircilik
Yüksek Komitesi’nin üyesi olduğunu belirterek, üzerinde çalıştığı projelerden
söz etmeyi de ihmal etmez. Bu kez, Belediye Başkanı Reşat Leblebicioğlu ile
yazışmaları sonunda, daha önce belirlenen sözleşme esasları üzerinde yeniden
anlaşmaya varılır. Le Corbusier 1948 yılı sonbaharında İzmir’e gelir ve
yalnızca birkaç gün kalarak incelemelerde bulunur. Bir nazım planı şeması
geliştirmek üzere çalışmalara başlamasından birkaç ay sonra, 1949 yılı Ocak
ayında bir rapor ve 22 planştan oluşan önerisini Paris’teki Türkiye
Büyükelçiliği’ne teslim eder.
LE CORBUSIER’NİN İZMİR NAZIM PLAN ŞEMASI: PLANLAMA
KATEGORİLERİ VE ŞEHİRCİLİĞİN DÖRT TEMEL FONKSİYONU
Le Corbusier İzmir kenti için bu nazım plan önerisini,
CIAM’ın Uluslararası Yönetim Konseyi tarafından Nisan 1948’de kabul edilen
“CIAM Şehircilik İlkeleri Yöntemsel Çerçevesi”ni (la Grille CIAM d’Urbanisme)
temel alan sistematik bir yaklaşımla geliştirmiştir. Planı oluşturan 22 planş
ve raporun kurgusu bu yöntemsel çerçevede belirlenen işlevsel sınıflandırma /
adlandırma (nomenclature) sistemine dayanmaktadır. Bu çerçevede, “kentleşme”
sorunsalına yaklaşımda kentin bölgesel ilişkilerinden, işlevsel
organizasyonuna, yerleşime ilişkin mimari çözümlere ve planın uygulama etapları
ile yasal çerçevesine kadar farklı kategoriler tanımlanmaktadır. İzmir nazım
plan önerisi bu kategorilerden “çevre” (le milieu), “kentsel alan kullanımı”
(l’occupation du territoire) -ya da Le Corbusier’nin deyimiyle “iki boyutlu
şehircilik”, “yapılaşma ve açık alanların kullanımı” (volume bati et
utilisation des espaces ambiants), “etik ve estetik” kategorileri altında
düzenlenmiş planşlar üzerinde geliştirilmiştir. Le Corbusier, plan raporunun
ilk bölümünde bu kategorileri izleyerek projeyi oluşturan planşların tek tek
tanımlamasını yaptıktan sonra, ikinci bölümde, İzmir’in “gelecekteki
kentleşmesi” konusundaki temel yaklaşımını “şehirciliğin dört temel fonksiyonu”
çevresinde geliştirmektedir. Atina Kartası’nda belirlenen bu dört temel
fonksiyon, habiter (oturmak), travailler (çalışmak), cultiver le corps et
l’esprit (beden ve tini geliştirmek) ve circuler (dolaşmak) işlevlerini temel
alan bir sınıflandırma sistemi çerçevesinde kentsel alan kullanımı (zoning),
donanımlar ve dolaşım sistemine ilişkin plan önerilerini getirmekte ve son
olarak yerleşim modellerine ilişkin tip mimari çözümler önermektedir. Gerçekte,
Le Corbusier’nin İzmir için hazırladığı bu plan directeur şeması, getirdiği
çözümlerden çok, planlamaya yaklaşımda kategoriler çevresinde geliştirilen,
sistematik bir yöntemin uygulaması olması açısından önem taşımaktadır. Le
Corbusier, belediyeye yazdığı bir mektubunda, planlamaya yaklaşımıyla örnek bir
planlama olduğunu düşündüğü bu çalışmasını, CIAM’ın Bergamo’daki toplantısında
sunmayı planladığını belirtmektedir.
Raporda, “çevre” kategorisi altında İzmir’in kentleşmesi
sorununa kentin fiziksel ve beşeri coğrafyası açısından yaklaşılmakta; Türkiye
coğrafyası, İzmir’in uluslararası ve ulusal ulaşım bağlantıları yanında, diğer
merkezlerdeki nüfus yoğunlaşmaları, tarım, zanaat ve sanayi üretim merkezleri,
“kültürel ve entellektüel” merkezler -rapordan anlaşıldığına göre- farklı
planşlar üzerinde analiz edilmektedir.
İkinci kategoride ise, kentsel arazi kullanımı incelenmekte
ve bu konuda öneriler geliştirilmektedir. Yine Le Corbusier’nin raporundaki
anlatımından, bu kategorideki ilk planşta İzmir kentinin ulaşım bağlantılarının
gösterildiğini anlıyoruz. İkinci planş ise 1/20 000 ölçekte arazi kullanımını
belirleyen bir zoning planıdır. Bu plan üzerinde, “tolere” edilebilecek mevcut
konut alanları (H2) ile çok kötü koşullarda oldukları için, Le Corbusier’nin
dönüştürülmelerini önerdiği konut alanları (H7) belirlenmiştir.Üçüncü bir planş
üzerinde ise, travailler (çalışma) kategorisine karşılık gelen “iş alanları”
gösterilmiştir: Le Corbusier’nin Alsancak’ta önerdiği yeni liman alanı (Tp1),
yeniden düzenlenmesini öngördüğü mevcut endüstri alanı (Ti1) ve önerdiği “yeşil
endüstri sitesi” (Ti2) yanında, yönetime ayrılan alanlar -Alsancak’ta İş Sitesi
(cité d’affaires) (TA1) ve Konak’ta Yönetim Sitesi (TA2)- bu planda
belirlenmiştir. Dördüncü planş ise, cultiver le corps et l’esprit (beden ve
tini geliştirme) kategorisi altında, kültür ve spor etkinliklerine ayrılması
önerilen merkezleri -İnciraltı’nda bir büyük spor sitesi (Cc1), eski limandan
dönüştürülecek olan yat limanı (Cc2), Konak’ta çeşitli kültür yapılarından
oluşan bir kültür merkezi (CE2) ve kültürel etkinliklere ayrılmış bir alan
olarak mevcut Kültürpark (CE1)-gösterilmiştir. Ne yazık ki, bu planşlar yitirilmiş
olduğundan, sözünü ettiğimiz bu kategorilere ilişkin önerileri, ancak, plan
eskizi üzerinden izleme olanağı bulabiliyoruz.
“Üçüncü boyutta şehircilik” ya da “yapılaşma ve açık
alanların kullanımı” biçiminde adlandırdığı üçüncü kategori altında Le
Corbusier, konut alanlarına, endüstri ve yönetim sitelerine ilişkin ayrıntıda
yerleşim modelleri önermektedir. Bu planşlar arasında:
- Konak ve Basmane arasında kalan tarih” kesimin
dönüştürülmesine ilişkin yöntem önerisi,
-Karataş ve Karantina’nın üst kesimlerinde önerdiği 25.000
dolayında nüfus barındıracak yeni konut sitesinin (H1) yerleşim planı (bugün
Hatay Caddesi çevresindeki mahallelerin yeraldığı bu alan, o dönemde henüz
yerleşime açılmamış bulunmaktadır),
-H1 konut alanında önerilen konut gruplarına (corps de
logis) ilişkin mimari çözüm önerisi,
-Bu konut alanına ilişkin ulaşım / dolaşım şeması,
-Yönetim ve iş siteleri, liman, zanaat ve ticarete ayrılan
yapıların kentsel alanda yer seçimlerine ilişkin plan,
-Bayraklı ve Alsancak arasında önerilen yeni “endüstri
sitesi” yerleşimi,
-Konak ve çevresinde yer alacak yeni kültür merkezine
(centre civique) ilişkin düzenleme,
bulunmaktadır.
Bunların dışında, mimar, planı ayrıntıda geliştirecek ve
uygulamasını gerçekleştirecek şehirci(ler) tarafından gözönünde bulundurulması
gerekli “sübjektif değerleri”, “Etik ve Estetik” kategorisi altında, üç ayrı
planş üzerinde sunduğunu belirtmektedir. Raporun “Etik ve Estetik” başlıklı son
bölümünde ise, Le Corbusier bu planın belediye teknisyenlerinin, şehirci ve
mimarların kentin gelecekteki gelişimini yönlendirmekte “başvuracakları” bir
plan directeur olduğunu vurgulamakta, yerel yöneticilere direktifler veren
“yetkin uzman” tonu açıkça hissedilmektedir. Spekülatif bir takım girişimlere
yol açılmaması için gerekli önlemler alınıp, gerekli kamulaştırmalar
yapılıncaya kadar planın gizli tutulması gerektiğini hatırlatmayı da ihmal
etmez.
“400 000 NÜFUSLU BİR YEŞİL KENT”
Le Corbusier İzmir nazım planı şemasını 400 000 nüfus için
bir “yeşil kent” teması üzerinde geliştirmiştir. (İzmir kentinin o dönemdeki
mevcut nüfusu 180 000 kabul edilmiştir). Önerdiği yeni gelişme alanları yanında
bu projesinde mevcut kentsel alanı Atina Kartası’nın fonksiyonalist şehircilik
ilkelerine göre yeni baştan düzenlemekte, “güneş, temiz hava ve yeşil alan”
sağlamak amacıyla kentin dokusunu tümüyle dönüştürmeyi öngören bir model
önermektedir. Kentsel alan dört temel fonksiyona (habiter, travailler, cultiver
le corps et l’esprit, circuler) göre yeni baştan kurgulanmıştır. Hızlı ve yavaş
araç trafiğinin ve yaya dolaşımının birbirinden ayrıldığı hiyerarşik bir ulaşım
şeması, en üst ölçekten en alt ölçeğe kentin ilişkiler sistemini düzenlemekte;
kenti bölgesiyle ve kentin farklı işlevsel alanlarını birbirleriyle sistematik
biçimde ilişkilendirmektedir.
Le Corbusier, İkinci Dünya Savaşı yıllarında ASCORAL
çalışmaları kapsamında geliştirdiği “Üç Beşeri Tesis” kuramı çerçevesinde
ortaya attığı “yeşil kent” (ville verte) modelini İzmir’e uyarlamıştır. Bu
model özellikle önerdiği yeni konut alanlarında açıkça ifadesini bulmaktadır.
Mimarın “Üç Beşeri Tesis Şehirciliği” adlı kitabının 1959 baskısında “Yeşil
Kent” yerleşimini örnekleyen çizimdeki peyzajın İzmir Körfezi ile benzerliği
ise dikkat çekicidir. Le Corbusier, bu konut alanlarını ayrıntılı bir biçimde
etüd etmiş, ortalama 350-400 kişi/hektar nüfus yoğunluğu olan bir yerleşim ve
yapılaşma önermiştir. Konut alanlarındaki yerleşim desenini ve yoğunluğunu
belirlemekle yetinmeyerek bu alanlarda gerçekleştirilmesini düşündüğü
yapılaşmayı ayrıntıda tip konut çözümleri ile somutlaştırmıştır. İzmir’in
deprem bölgesinde yer aldığını gözönüne alarak tasarladığı 6 ve 12 konut
biriminden oluşan ve kendisinin corps de logis olarak adlandırdığı tip konut
grupları, küçük ölçekte birer unite d’habitation olarak da yorumlanabilir.
Konut blokları, üzerinde konumlandıkları arazinin doğal yapısını bozmayacak,
her yönde serbest yaya hareketlerine izin verecek ve körfez manzarasını
kapatmayacak biçimde pilotis’ler üzerinde tasarlanmıştır. Konut alanlarında, kentin
diğer alanlarında olduğu gibi, yol sistemi trafiğin hızına göre ayrıştırılmış,
konutlar çevresinde serbest yaya yolları her yönde yaya hareketini sağlamaya
yönelik olarak tasarlanmıştır. Le Corbusier, bu alanlarda herkesin, her yönde
serbest dolaşımını sağlamak için, arazide özel mülkiyete izin verilmemesi
gerektiğini savunmaktadır. Mimar konut alanlarında, okul, sosyal merkez,
gençlik klübleri ve alış veriş merkezleri gibi sosyal donatılar da önermiştir.
Bunlar, planda şematik bir biçimde, çeşitli büyüklüklerde siyah noktalar olarak
gösterilmiştir.
TARİHİ KENT VE TABULA RASA
Le Corbusier kentin mevcut konut alanlarının çevre koşulları
açısından bir değerlendirmesini yapmış; bunları”tolere” edilebilir alanlar ve
kötü koşullardaki alanlar (taudis) olarak sınıflandırmıştır. Tolere edilebilir
bulduğu alanlar, Alsancak ile Konak ve Basmane arasında kalan ve Danger-Prost
planına göre 1930’lu yıllarda inşa edilmiş olan mahallelerdir. Buna karşılık,
Le Corbusier, kentin Kadifekale eteklerinde uzanan ve Kemeraltı çevresindeki
tarihi merkezi saran tarihi mahalleleri “tolere edilemez” bulmuş ve bu alanlar
için bir dönüşüm modeli önermiştir. Bu modele göre, Kadifekale eteklerindeki
eğimli mahalleler üzerine, topoğrafyadan ve mevcut sokak dokusundan bağımsız, ızgara
planlı bir yol ağı açılacak ve bu alandaki yapılaşma zaman içerisinde bu yol
ağına referansla, “yeşil kent” ilkeleri gözönüne alınarak yenilenecektir. Ancak
Le Corbusier, ilginç bir biçimde bu yol ağını, kendi önerdiği ana ulaşım
arterleri ile hiçbir biçimde ilişkilendirmemiş, raporunda ise bunun belediye
teknisyenlerince ilerde yapılabileceğini belirtmiştir. Buna karşılık, bu
mahallelerden, Kemeraltı tarihi merkezine doğru ışınsal bir biçimde inen mevcut
ana arterleri yapılaşmadan bağımsız bir biçimde korumaktadır.Kemeraltı sokağı,
toplayıcı bir ana arter olarak bırakmış, ancak arkasındaki öneri konut
mahallelerinden bir yeşil kuşakla ayırmıştır. Kemeraltı’nda ise tarihi camileri
koruyarak geri kalan ticari dokuyu tümüyle ortadan kaldırmaktadır. Kemeraltı
ile Konak arasında kalan ve bugün tarihi depo yapılarının bulunduğu eski liman
alanı Üzerinde önerdiği büyük bir yeşil alan içerisinde, yönetim ve iş
merkezinin ville radieuse tarzındaki bloklarını yerleştirmiştir.
Le Corbusier’nin İzmir’in tarihi kent dokusuna karşı
benimsediği bu tabula rasa tavrı, onun ilk kez 1925’te “Plan Voisin” ile
Paris’in tarihi merkezi için ortaya attığı dönüşüm modelinden ilke olarak çok
da farklı değildir. Ancak İzmir’in tarihi çekirdeği için önerdiği yerleşim
düzeni, kent merkezindeki ville radieuse tarzı yüksek bloklar dışında, “Üç
Beşeri Tesis”te geliştirdiği, daha düşük yoğunluklu “yeşil kent” (ville verte)
modelinin bir uygulaması niteliğindedir. Le Corbusier’nin düşüncesine göre salt
anıt niteliğindeki yapılar, kentin silueti içerisinde taşıdıkları estetik değer
dolayısıyla korunmaya değerdirler; kentsel dokunun ise, “güneş, temiz hava ve
yeşil alan” ilkelerine göre yenilenmesi kaçınılmazdır. Raporunda yer alan şu
satırlar, mimarın korumaya nasıl yaklaştığını açıkça ifade etmektedir: “Gridin
tarih” anıtlarla, camilerle ya da hanlarla üst üste çakışması durumunda, bu
anıtlar, avluları, meydancıkları ile hoş birer merkez olarak korunabilirler.”
Le Corbusier’nin tarihi çevreye karşı bu yaklaşımının, yerel
yönetimin plandan beklentilerine bir yanıt olup olmadığı ise bir başka tartışma
konusudur. Ancak başlangıçta İzmir Belediyesi’nin Le Corbusier’ye plan
yaptırmak konusundaki kararlılığının nedenlerinden birinin de, belediyenin
tarihi mahallelerde yapmak istediği yenileme olduğu savunulabilir. Dr. Behçet
Uz’un, Henri Prost’un tarihi çevrenin korunması yönündeki görüşüne karşı
yaptığı savunma ilginç bir biçimde Le Corbusier’nin yaklaşımı ile
örtüşmektedir:
“Prost’un nokta-i nazarları İzmir için bazı meselelerde
kabili tatbik değil, İzmir hiçbir kıymeti inşaiyesi olmayan herhangi bir mabedi
yol ortasında süs diye korumaya asla taraftar değildir. Fakat bir Mimar Sinan
eserini bulunca hemen onu layık olduğu şekilde süslemeğe ve etrafına hemen
parklar vücuda getirerek orta yere almaya hemen hazırdır. Nitekim böyle
kurtardığımız abideler vardır. Biz İzmir için yaptığımız planla 50 sene sonra
gelecek neslin bile rahatını düşünerek yürüyoruz.”
VILLE RADIEUSE
İşlevsel zoning ilkeleri ve “yeşil kent” modeline göre geliştirdiği
nazım plan şemasında Le Corbusier, İzmir kentinin mevcut yönetim merkezinin
bulunduğu Konak Meydanı çevresinde, kendi tanımlamasıyla ville radieuse tarzında
bir yönetim merkezi, yüksek bloklardan oluşan bir iş merkezi (TA2) ve bir
kültür merkezi (CE2) öngörmektedir. Bu üç işlevin bir araya gelmesi ile centre
civique olarak adlandırdığı kent merkezi biçimlenmekte, ve üçüncü boyutta
yüksek yapılarla vurgulanmaktadır. Mimar, yönetim merkezini mevcut Hükümet Konağı’nın
çevresinde geliştirmiş, o zaman henüz yıkılmamış bulunan Sarıkışla’nın yerinde
ise yeşil alanlar içerisine serpiştirilmiş çeşitli kültür yapıları önermiştir.
Le Corbusier’nin raporunda bu alana ilişkin olarak sözünü ettiği çizim de diğer
orijinal paftalar gibi kayıp olduğundan, mimarın İzmir’in merkezi için geliştirmiş
olduğu düzenleme ile ilgili ne yazık ki bunun ötesinde bir bilgi edinme olanağımız
bulunmuyor.
Le Corbusier’nin İzmir’de ville radieuse modeline göre geliştirdiği
diğer iş merkezi (cite d’affaires) için seçtiği alan ise (TA2), Alsancak’ın,
kuzeyde denize doğru uzanan bölümüdür. Le Corbusier, İzmir’in 1922 yangınından
kurtulmuş olan eski Punta mahallesinin tarih” yapılarının bulunduğu bu alanda,
yine tarihi dokuyu ortadan kaldırarak burada yüksek ofis blokları önermektedir.
İzmir’in mevcut sanayi bölgesine ve yeni inşa edilecek olan Alsancak limanına
yakınlığı dolayısıyla, iş merkezi işlevine uygun bulduğu bu alanın İzmir
kentinin siluetinde etkin bir konumu olmasının da mimarın bu kararında
belirleyici olduğu öne sürülebilir. Le Corbusier’nin planlama yaklaşımında, işlevsel
belirleyiciler kadar estetik kaygılar da ön plandadır.
“YEŞİL ENDÜSTRİ SİTESİ”
Le Corbusier’nin İzmir Nazım Planı şemasındaki en ilginç
önerilerden biri de, yine “Üç Beşeri Tesis” kuramından aktararak İzmir’e
uyarladığı “Yeşil Endüstri Sitesi”dir. Le Corbusier, kendi önderliğinde ASCORAL
çalışma grubunun, soyut bir model olarak kavramsallaştırdığı la Cite Lineaire
Industrielle (Lineer Endüstri Yerleşmesi) ve “Yeşil Fabrika” modellerini, İzmir’de
önerdiği yeni endüstri sitesinde uygulamıştır.
Le Corbusier, İzmir Nazım Planı raporunda, İzmir’in ekonomik
önemi üzerinde durmakta ve kentin diğer bölgelerle olan ilişkisini
incelemektedir: İzmir, dışardan mal alan ve bunun ülkeye dağıtımını yapan, tüm
Anadolu’dan ve kendi art bölgesinden hammadde ve işlenmiş ürünleri toplayarak
“Avrupa Türkiyesi’ne” ve ülke dışına yollayan bir liman kenti olmanın yanısıra,
aldığı hammaddeyi işleme olanaklarına da sahip bir kentsel merkezdir. Le
Corbusier, bu tanımdan yola çıkarak, planında Alsancak’ta bir liman alanı
önermekte, mevcut endüstri bölgesini bununla ilişkili olarak yeniden
düzenlemekte ve yeni bir “yeşil endüstri sitesi” geliştirmektedir. Bu öneri
endüstri sitesi için, mevcut endüstri bölgesinin kuzeydoğusunda ve İzmir
Körfezi’nin doğusunda yeralan ve o zaman büyük ölçüde boş olan alanı seçmiştir.
İzmir ve Karşıyaka gibi iki kentsel alanı birleştiren kara ve demiryolunun
üzerinde uzanan bu alanı, “Üç Beşeri Tesis” kuramında, iki kent merkezi arasında
doğrusal olarak uzanması önerilen “lineer endüstri sitesi” için uygun bulmuştur.
Her ne kadar bu kuramda söz konusu olan kentsel merkezler, bir kent ve onun
banliyösü olmaktan çok, birbiriyle eş değerde ve aralarındaki mesafe çok daha
büyük olan iki kent olsa da, Le Corbusier, modeli daha küçük ölçekte bu alana
uyarlamıştır. Alanın, mevcut endüstri alanına ve öneri limana yakın olması yanında,
kuramda önerildiği gibi, su yolu (İzmir Körfezi), demiryolu (mevcut İzmir-Manisa
hattı) ve karayolu boyunca lineer bir biçimde gelişmeye uygun olması, modelin
bu alanda uygulanabilmesini olanaklı kılmaktadır. Le Corbusier, bu alan için,
modelde tanımlanan, hammadde ve işlenmiş ürünlerin taşınacağı demiryolu ve
karayolu ile işçilerin kente ulaşımını sağlayacak karayolunun birbiriyle kesişmemesi
ilkesine uygun olarak iki alternatif dolaşım şeması geliştirmiştir. Mimar, bu
alanda yer alacak endüstri tesislerinin ise, yine “Üç Beşeri Tesis Şehirciliği”
çalışmasında ayrıntısı ile geliştirilmiş olan “Yeşil Fabrika” modeline göre inşa
edilmesini öngörmektedir. Üretim zinciri ilkesine göre düzenlenecek olan bu
fabrikalarda, işçilerin fabrikaya giriş çıkışları ile hammadde ve ürün giriş çıkışı
birbirinden ayrılmalıdır. Endüstri tesisleri, ana kara yolu ve demiryolu
arterleri ile, yine ona paralel olarak geride işçilerin ulaşımını sağlayan
karayolu arasında, üretim zinciri mantığına uygun olarak denize dik biçimde
gelişecektir.
Fabrika binaları arasında bölücü duvarlar bulunmamalı,
aralarında yeşil alanlar düzenlenmelidir. Bu yapılar, fabrikada çalışan işçilerin
gün boyu bulundukları yerden dışarıdaki doğayı görebilecekleri biçimde
tasarlanmalıdır. İlginç bir biçimde, konut alanlarında olduğu gibi, endüstri
sitesinde de Le Corbusier’nin Üzerinde önemle durduğu doğa-insan ilişkisi büyük
ölçüde görsel bir ilişkidir. Mimar plan raporunda yeşil endüstri sitesinin
dayandığı düşünceyi şöyle ifade etmektedir:
“Özetle, yeşil endüstri sitesinin ana ilkesi önceden
tasarlanmış bir düzen çerçevesinde, endüstri kuruluşlarının bölücü duvarlar
gerisine kapanarak içeride her türlü düzensizliği yaratmakta kendilerini
yetkili kılmalarına engel olarak işçilere temiz ve sağlıklı bir çevre, güneş,
açık alan ve yeşilden yararlanma olanağı vermektir. Bu önlemlerin başından alınması
İzmir’e örnek bir endüstri sitesini gerçekleştirme olanağı verecektir. Bunun
için öngörmek ve istemek yeterlidir. Böylece etik ve estetik alanında çağdaşlık
yolunda büyük bir adım atılmış olacaktır.”
Kısaca denilebilir ki, “yeşil endüstri sitesi” önerisi, Le
Corbusier’nin planlamaya işlevselci, hijyenist ve rasyonel yaklaşımını somut
bir biçimde örneklemektedir. Benzer biçimde, İzmir Nazım Plan şeması ve raporu,
genel yaklaşımıyla, mimarın kentin silueti ile ilgili estetik kaygıları
bulunmasına ve “yeşil kent” modeli ile insan-doğa ilişkisini öncelikli bir tema
olarak işlemesine karşılık, İzmir’in planlamasına son derece sistematik ve
kategorik yaklaştığını açıkça ortaya koymaktadır.
PLANIN UYGULANABİLİRLİĞİ SORUNU
Le Corbusier’nin 1949 yılı Ocak ayında Paris’teki Türk
Büyükelçiliği’ne teslim ettiği plan gecikmeli olarak İzmir’e ulaşır. Le
Corbusier, planın yerine ulaşıp ulaşmadığını anlamak için İzmir Belediyesi’ne
üst üste mektuplar göndermiş, sonunda bunlardan birinde “Boğaz’ın öteki yakasında
saatlerin farklı çalıştığı”na karar verdiğini belirten bir ifade bile kullanmıştır.
Sonunda aynı yılın Temmuz ayında Belediye Başkanı Reşat Leblebicioğlu’ndan planın
teslim alındığına ilişkin bir mektup alır.
Le Corbusier’nin İzmir Nazım Planı önerisinin, İzmir’de tam
bir şaşkınlık yaratmış olduğu anlaşılıyor. Sonuç olarak bu plan önerisi,
gerçekçi ve uygulanabilir olmaktan uzak bulunur. Önerdiği yeni gelişme alanlarında
toprak mülkiyetini tümüyle yadsımış olması ve kentin tarihi kesimini ortadan
kaldıran radikal bir tutum takınmasının, planın “ütopik” olarak nitelenmesine
neden olduğu açıktır. Bunda Le Corbusier’nin İzmir’e kısa bir gezi yaptıktan
sonra, projeyi geliştirme aşamasında belediye yetkilileri ile hiçbir görüş alış
verişinde bulunmamasının da önemli bir payı olsa gerek. Öte yandan, kendisinin
1938’de belediye yetkililerinden gördüğü ilgiyi, savaş sonrasında göremediği
anlaşılıyor. Türkiye’de İkinci Dünya Savaşı sonrasında siyasi koşullar değişmiş,
tek partili rejimden çok partili rejime geçilmiştir. Topyekun toplumsal değişime
inancın egemen olduğu 1930’ların atmosferi büyük ölçüde kaybolmuştur. Savaş
sonrasında İzmir Belediyesi’nin Le Corbusier ile önceden imzalanmış bir sözleşme
olduğu için zorunlu olarak planı ona yaptırdığı, bu nedenle de fazla bir
beklentisinin olmadığı anlaşılıyor. Sonuç olarak, Le Corbusier’nin İzmir nazım
plan önerisi rafa kaldırılarak, 1951 yılında yeni bir imar planı elde etmek
amacıyla uluslararası bir yarışma açılır. Bu yarışma sonucu birinci seçilen
Kemal Ahmet Aru, Emin Canpolat ve Gündüz Özdeş’den oluşan grubun hazırladığı imar
planı, İzmir kentinin gelişimini 1960’ların ortalarına dek yönlendirmiştir.
Konak Meydanı ve çevresini içine alan kent merkezi için ise, yine 1950’li yıllarda
bir kentsel tasarım yarışması düzenlenmiştir.
Le Corbusier’nin nazım plan önerisinin gözlerden uzaklaştırılmış
olmasına karşın, mimarın önermiş olduğu, Konak’ta yüksek bloklardan oluşan bir
yönetim, iş merkezi ve kültür merkezi, Alsancak’ta liman ve endüstri alanı gibi
önerilerinin zamanla gerçekleştiği söylenebilir. Özellikle kent merkezi için önerdiği
ville radieuse imgesi, doğrudan kendi projesinin uygulanması ile olmasa da, Le
Corbusier’nin moden mimarlık üzerinde yapmış olduğu etkilerin dolaylı bir
sonucu olarak bir anlamda gerçekleşmiş bulunmaktadır.
SON SÖZ
Le Corbusier’nin “400 000 nüfuslu bir yeşil kent teması
üzerine İzmir için nazım planı”, bire bir uygulamaya yönelik bir imar planı
olmaktan çok, uygulamayı yönlendirmek üzere, çeşitli ölçeklerde bir dizi model
içeren şematik bir plan önerisi niteliğindedir. Bu plan Le Corbusier’nin “300
000 Nüfuslu bir Çağdaş Kent” (Ville Contemporraine) projesinden başlayarak, tüm
yaşamı boyunca geliştirmiş olduğu, Atina Kartası’nın da ana ilkelerini oluşturan
dört temel fonksiyona göre işlevsel bölgeleme (zoning), araç ve yaya dolaşımının
hiyerarşik ilkelere göre ayrıştırılması ve ville radieuse gibi düşüncelerinin
yansıdığı bir proje niteliğindedir. Ancak bunun ötesinde Le Corbusier,
1940’lardan sonra “Üç Beşeri Tesis” kuramı ile geliştirdiği “yeşil kent”,
“lineer endüstri sitesi” gibi modelleri ve 1948’de CIAM tarafından kabul edilen
“Şehircilik İlkeleri Yöntemsel Çerçevesi”nde belirlenen sistematik planlama
yaklaşımını bu plan önerisinde uygulama olanağı bulmuştur.