|
Bir Başka Modern
Belkıs Uluoğlu*
* “Aşağıda yer alan yazı, burada da belirtildiği gibi, 1992
yılında yazıldı. O günden bu güne pek çok şey değişti, Foster üzerine (ve
üzerinden) konuştuklarımız da. Ama Foster mimarisi pek değişmedi galiba, inancı
aynı, “çevremizin kalitesi yaşam kalitemizi belirler”e olan inancı; değişen
ise, bu inancı gerçekleştirebilmek için gerekli olan mesleki örgütlenme ve
hizmet modelinin, teknolojik ve toplumsal gelişmelere ayak uyduracak biçimde
yenilenmiş olması. Foster’ın mimarisi yerine, Foster mimarisi diyorum, çünkü
otuz altı yıllık meslek hayatında nereye ulaştığının resmine bir bakacak
olursak ne demek istediğim daha da iyi anlaşılacak: 1. Lord Norman Foster’dan
başka beş ortak - Barry Cooke’un mimarlıkla hiç ilgisi yok, sadece mali işleri
yönetiyor; David Nelson endüstri ürünleri ve mobilya tasarımcısı, Spencer de
Grey ve Ken Shuttleworth mimarlar; Graham Phillips de mimar ve şirkette proje
yönetimi, maliyet kontrolü ve anlaşmalarla ilgili olarak çalışıyor; 1990’lı
yılların başlangıcında şirkette yapı değişikliği olduğu ve bu isimlerden mali
işlerden sorumlu kişi hariç (Cooke, 1997’de) hepsinin ortaklığa geçtiği
anlaşılıyor. 2. Londra’daki merkezin dışında başka atölyeler. 3. Otuz dört
proje yöneticisi, dokuz yönetici, yetmiş üç diğer elemanlardan oluşan kadro.
4. Foster şirketinde çalışanların uğraş alanları da şöyle: Teknik kadroda
mimarlar, yardımcı mimarlar, görselleştirme uzmanları, ürün tasarımcıları,
grafik tasarımcılar ve yardımcıları, iç mimarlar ve mekan planlamacıları,
maketçiler yer alırken, yardımcı kadroda da muhasebe, iletişim (kişiler arası
ve basın), doküman yönetimi, enformasyon teknolojisi, büro hizmetleri ve
yardımcıları, personel yönetimi, sekreterya, çevirmenlik kadroları bulunuyor.
5. Ulusal ve uluslararası yüz doksan ödül ve elli yarışma. 6. Otuz iki ülkede
faaliyet -farklı kıtalardan ülkelere yer verilecek olunursa bunların arasında
ABD, Çin, G. Afrika, Avustralya, Kanarya Adaları, Japonya, Polonya, gibi
ülkeler bulunmakta. 7. Yüksek gerilim hattından Thonet’e sandalyeye, kapı
tokmağından kentsel ölçekte planlamaya, fizibilite çalışmasından villaya,
metrodan ve köprüden galeri, büro, okul, mağaza, opera binası, kongre merkezi,
fabrika, havaalanına, çok çeşitli ölçekte ve içerikte yapı-nesne-araştırmanın
uğraşı alanına dahil edilmiş olması.
Bunun üzerine yorum yapmaya gerek var mı bilmiyorum, ama ben
yine de kendi düşündüklerimi aktarayım. Hem zanaatkarlığı sürdürmek (her
ölçekte ve içerikte tasarlamak bağlamında), hem de çağdaş toplumsal ve mesleki
örgütlenme içerisinde hareket edebilmenin yolunu arayanlara Foster ve ortakları
iyi bir model oluşturabilir. Bu model, hayal gücüne ve geleceğe bakışa sahip
bir “genele muktedir” şahsiyet önderliğinde örgütlenmiş, araştırmayı, farklı
uzmanlık ve becerileri mimarlığın (ve hatta her türlü ürün tasarımının)
vazgeçilmez bir parçası haline getirmiş, adeta geçmişte bir kişinin sahip
olması beklenen becerileri bir örgütlenme içerisine paketleyebilmiş bir meslek
pratiği. Yani hem hayal gücünüz olacak, hem bunu yapımın ve mühendisliğin
pragmatikliğini aşarak, dünya kaynaklarını ve enerjiyi iyi yönlendirerek
gerçekleştireceksiniz; hem sanatkarane düşünebilecek, hem usta bir teknoloji
uzmanı gibi inşa edebileceksiniz; bu tür süpermenler, çağdaş bilgi ortamı göz
önüne alındığında yerlerini süperörgütlere bırakmış durumdalar, tabii bunların
başında iyi birer kumandan olmak kaydıyla…”
Mimarlık ortamına ve mimarlık tartışmalarına daha çok
mimarinin medyada yeniden üretilmiş biçimleri yön vermekte. İnsanın, dünyanın
her köşesinde olup biteni aynı zaman kesiti içinde yerinde gözlemlemesi ve
mimari ortama ilişkin kendi gerçeğini oluşturması neredeyse imkansız. Bu
nedenle, yorumlarımız ve yönelişlerimiz bu yeniden üretilmişlikler üzerinde
temellenebiliyor. Elbette ki, bunun getirdiği sakıncalar var. Söz konusu
medyanın oluşturduğu “seçilmiş” mimarlar listesinde yer alabilmek, yeteneğe ve
“iyi” ya da ses getirici mimari üretmeye dayalı olmayabiliyor. Nice iz
bırakabilecek mimariler o gün için gözden kaçmış ya da göz ardı edilmiş olabiliyor.
Son yirmi yıl içerisinde, daha çok imaj ağırlıklı bir mimari
ortam bizlere sunulan. Bir yanda neredeyse giderek oyuncak fetişizmine dönüşmüş
mimarileri içeren, bir diğer yanda mekansal kurguyu anlamaya imkan vermeyecek
resimsi / heykelimsi anlatımların yer aldığı bu ortam içerisinde Foster,
mimarinin temelini oluşturan mekansal kurguya olan titiz ve ciddi yaklaşımıyla
dikkat çekiyor. Bu çeşitlilik ve karmaşıklık ve hatta “ben yaptım oldu” cümbüşü
içerisinde, Foster gibi “aklı başında” ve gündelik yaşamla iç içe bir mimari
üretebilen bir kişinin kaybolup gitmemesi ve “seçilmişler” listesine dahil
edilebilmesi, “modern olan kötüdür” sloganıyla bir kenara itilmemiş olması
bizim açımızdan bir şans. Bir şans diyorum, çünkü, mimarlık yaşamını başlangıçtan
itibaren tutarlılık içerisinde yürüten mimarlara -ki Foster bunlardan
birisidir- özel davranmamak mümkün değil. En azından, kendi açımdan bu böyle...
Tutarlılık ile de sadece biçimsel kaygıları değil, mimari ilkeler bağlamında
tutarlılığı kastediyorum.Çünkü, “ben bir fahişeyim, müşteri ve ortam ne isterse
onu yaparım” diyen, son günlerin modası neyse ona uygun mimariler üretenler de
söz konusu.Foster’ın tutarlılığı ve bütüncüllüğünü sadece geçmişten bugüne
kadar ki binaları arasında değil, tek yapı ölçeğinde, binanın kendi içinde
bütünlüğü ve çevresiyle kurduğu ilişkide de buluyoruz. Bu, belirli bir
yaklaşımın yansıması olsa gerek; yani, parçalanabilirlik, farklı
yorumlanabilirlik, çok gerçeklilik ve irrasyonelliğin anti-tezi olan bütüncül
yaklaşım ve daha da önemlisi rasyonellik. Rasyonellik deyince ilk akla gelen
Modernizm oluyor. Kökleri Aydınlanma Çağı’ndan beslenen Modernizm ile
bağdaştırılan rasyonelliğin, Foster’ın mimarisinin temeli olduğunu söylemek
mümkün. Böylece, Foster’a da rasyonelliğinden dolayı, bir Modern demiş
oluyoruz.Ancak, bunun nasıl bir modernlik olduğunu da tartışmak gerek.
Modernizm denildiğinde, tek bir mimari anlayış, kalıp ya da
bütünlük varmışçasına hareket ediliyor ve temelde bir başarısızlık söylemi
üzerine kurgulanmış negatif bir tavır söz konusu oluyor. Post-Modernist Fransız
düşünürlerinin Modernizm’e ve onun rasyonalist yaklaşımına karşı çıkışlarının
nedeni, her tür rasyonelliğin temelinde merkeziyetçi bir egemenlik
ideolojisinin yatmasıdır. Bu nedenle, irrasyonalliğe yer verirler ve evrensel
gerçekliği, dolayısıyla bütüncül yaklaşımları redderler. Böylelikle,
parçalanmışlık ve aynı şeyin farklı yorumlanabilirliği merkezi egemenlik
ideolojisini yakacak ve bir özgürlük ortamı oluşturacaktır. Öte yandan
Habermas’a göre modernlik, bilim, ahlak ve sanatın birbirinden bağımsız
bütünlüklere dönüşmesi süreci ile açıklanmaktadır. Gerekli olan, bu otonom
bütünlükleri tekrar topluma kazandıracak koşulları yaratmaktır. Bunun esasını
ise dilin evrensel pragmatiği oluşturur; yani, dil ile onun kullanıcısı
arasında anlamsal bir bütünleşme olmalıdır. Habermas, rasyonelliği iki farklı
biçimde tanımlar. Bunlardan birincisi faydacılık, ikincisi ise iletişim esasına
dayalıdır. Ona göre egemenlik ve otorite, faydacı rasyonelliğin ürünüdür. İletişim
esasına dayalı rasyonellik ise bir toplumsal aydınlanma aracıdır .
Sanırım, Foster’ın rasyonelliğini böylesi bir rasyonellik
anlayışına dayandırmak mümkün. Foster, iletişime dayalı rasyonellik anlayışını
somut olarak binalarında kurgulama yeteneğine sahip bir kişi. Bu da onun
modernizmini farklı kılıyor. Modernizm’in başarısızlığı, insanın günlük
yaşamıyla ilişki kuramamakla ve tarihi, geçmişi reddetmekle ilişkiliydi. Oysa,
Foster’ın modernliği ne insanı ve onun günlük yaşamını, ne de geçmişi reddeder.
“Her zaman mimarinin insana ilişkin olduğuna inandım. (...) Mimarlık zaman
içerisinde var olur. Arsa (somut) ve geçmiş etkiler ile referans noktaları
(soyut) onu geçmişten koparamama nedenlerimizdir” derken bu anlayışını yansıtır
. Teknoloji de Foster için nesneleri yapma sanatıdır, bir zanaattir, bir amaç
olmaktan çok araçtır. Teknolojiyi bürokrasinin ve yönetici kadronun tekelinden
çıkarıp insanın gündelik yaşamına sokuvermiştir. Böylelikle teknoloji bir
egemenlik ve otorite aracı olmaktan çok, insan yaşamına refah getiren bir araç,
onun gündelik yaşamının bir parçası olmuştur; Habermas’ın anlayışıyla, topluma
geri kazandırılmıştır. Foster için insanla ilişki kurma, teknolojiyi onun
hizmetine sunma ile sınırlı değildir. Binalarına yaya hareketini entegre etme
ve iç mekanda kullanıcıya özgürlük tanıma endişesi birçok binasının belirgin
özellikleri arasındadır. Bunun için ya binayı şeffaf ve iç mekana davet edici
kılar, ya da meydanlar, harekette akıcılığı sağlayan yürüyen merdivenler,
görsel iletişimi sağlayan galeriler aracılığıyla binanın içine cezbeder. Bina,
insan için aşılması gereken bir duvar değil, içine nüfuz edilebilir ve içinde
serbestçe hareket edilebilir bir varlıktır.
Yere ve geçmişe duyarlılığı ise, binalarında çeşitli
biçimlerde kendisini gösterir ve yine onu alışagelinen modernlik tanımının
dışına çıkarır. Yere duyarlılığı, doğa ile bütünleşme ya da kent dokusu ile
bütünleşme gibi farklı biçimlerde ortaya çıkar. Doğa ile binayı entegre etme
çabasına çok sayıda örnek vermek mümkün. Bunlar arasında Cornwall’da R. Rogers
ile birlikte yaptığı Pilot Kabini projesi (1964), yine R. Rogers ile birlikte
Cornwall’daki Vean koyunda yer alan ev (1964) ve Norveç’te F. Olsen şirketinin
büroları sayılabilir.
Kent dokusuna bağlı olarak hareket ettiği yapılar arasında
yer alan Hong Kong’daki Shanghai Bankası binasında (1986) çok katlı bir
yapılaşmaya gitme gereği duymuş, ancak bunu yaparken dahi total mekan yerine
ardışık mekanlar dizisi oluşturarak -meydan, tek bir giriş mekanı yerine bina
içine farklı kabul mekanlarının dağıtılması gibi- geçmişe ait bir mekansal
kurguyu yeniden üretme çabasına girişmiştir. Geçmişe olan duyarlılığını ise,
yine birçok binasında görmek mümkün. Örneğin, Ipswich’deki W. Faber ve Dumas
Yönetim Binası’nda (1975) İngiliz kentine ve Ortaçağ’ın sokak dokusuna gönderme
yapmış, Londra’daki BBC Radyo Merkezi’nde (1983) All Souls Kilisesi’ne doğru
binayı yararak bir yandan kiliseyle başarılı bir ilişki kurarken diğer yandan
kitle biçimlenişiyle kent dokusunu devam ettirmiştir. Nimes’deki Médiathèque
Binası (1984) geçmiş kültürlerle yalnızca onun biçimsel dilini kullanarak
ilişki kurmanın ötesinde ilişkilerin olabileceğini ve yeni ile eskinin barışık
bir biçimde bir arada var olabileceğini göstermiştir.
Kanımca, her mimari çağına ait olmalıdır. Foster’ın
mimarisi, mekansal kurgu bağlamında ve zanaatkarane yaklaşımıyla geçmişe ve
geleneğe duyarlı, ancak bugüne ait bir mimari olması açısından, yalnızca imaj
değil, imaj artı mekan oluşturarak günlük yaşantıya cevap verebilmesi açısından
ve malzemeden yapı detayına, yapı detayından alt mekanlara, alt mekanlardan da
tüm binaya uzanan bir bütünü titizlikle kurgulayabilmesi açısından başarılıdır.
|
|