Teknolojiye Boyamak
C. Abdi Güzer
Martin Pawley bir anlamda Reyner Banham’ın “Birinci Makine
Çağında Teori ve Tasarım” adlı mimarlık klasiğinin devamı sayılabilecek “İkinci
Makine Çağında Teori ve Tasarım” kitabında teknoloji, endüstrileşme ve tasarım
ilişkilerini günümüze taşıyarak bir kez daha sorguluyor. Pawley’nin de altını
çizdiği gibi, Banham’ın kitabını bugün bile geçerli kılan, Modernizm’in dünya
genelinde zaferini vurguladığı bir dönemde, bir tür çöküş olasılığına karşı
uyarı dolu olmasıydı . Özellikle Modernizm ve sonrasında “teknoloji”, mimarlık
tartışmalarının en popüler çerçevesini oluşturdu. Bir yandan mimarlıkla
mühendislik, öte yandan da mimarlıkla sosyal ve ekonomik değişimler ve/veya
“çağdaşlık” arasındaki bağı kuran teknolojinin bu özelliği ile tartışmaların
odağını oluşturması biraz da kaçınılmazdı.
Modernizm’in gelişi de gidişi de makineleşmeye ve
teknolojiye bağlandı. Sanayi toplumundan iletişim toplumuna, beden işçiliğinden
servis sektörüne geçiş tartışmaları ve bu geçişin kültüre, sanata, mimarlığa
yansımaları hep teknolojinin etrafında dolaşılarak yapıldı.
Teknoloji, kazandığı yaygınlığın çeşitliliği içinde bir
yandan “vazgeçilmez” ve “çare” iken, öte yandan “tehlikeli”, hatta “yok edici”
idi. Nitekim, yüzyılın başlarında makinenin ve teknolojinin dili olarak
yüceltilen Modernizm yüzyılın sonlarında “insanca olmamakla” eleştiriliyordu.
Mimarlıkta bu karşıtlık birkaç şekilde aşılmaya çalışıldı. Sorunun hazır
çözümlerinden biri, yapının teknolojiye bağımlı inşai kütlesi ile cephesini birbirinden
ayırarak adeta büyük bir tuval yaratmaktı. Medyanın yerleştirdiği imaj dünyası
kültürü bu tuvalde kolaylıkla yaşam buldu. Yapı ise, arkada saklanmış bir
biçimde hala “yeniden üretim” kolaylıkları ile gerçekleştiriliyordu. Amerika
(ABD) kökenli bu anlayışın yanı sıra daha çok çelik esaslı malzemeyi, örneğin
rengarenk boyayarak, inşai niteliğinin ötesinde adeta bir süsleme malzemesi
gibi kullanarak bir tür teknoloji dili yaratma eğilimi de gözlendi. Bu tür
eğilimler de özde ilk yaklaşımdan pek farklı değildi. İmaj bazında teknoloji
ile özdeşleşen çelik, tuvalin malzemesini oluşturarak yapıdan bağımsız bir
anlam zenginliği arıyordu.
Bu arayışların çeşitliliği içinde altı çizilmesi gereken bir
eğilim, Charles Jencks’in “Geç-Modern” (Late-Modern) olarak nitelediği ve adeta
Norman Foster ve Richard Rogers’la özdeşleştirerek andığı yaklaşımdır. Foster’i
Rogers’la beraber bu denli ayrıcalıklı kılan, teknolojiye olan inatçı
bağlılıklarıdır.Nitekim, Jencks de “Geç-Modern” eğilimi tanımlarken
Modernizm’in teknolojiye bağlılığının ve biçim soyutlamalarının sürekliliğinden
söz eder. Ancak, Post-Modernizm’de olduğu gibi ön plana çıkan apayrı ikinci bir
dil değil, Modernizm’in kendi olanaklarının, örneğin teknolojinin zorlanması
ile oluşturulan bir dil zenginliğidir .
Dile dayalı mimarlık sınıflamaları bir yana bırakılacak
olursa, Norman Foster’ın en ayrıcalıklı yanı, belki de yapı endüstrisi ile
diğer endüstriler arasında bir teknoloji transferine yönelik çalışmalardır.
Özgün bir dil şüphesiz böyle bir çabanın kaçınılmaz sonucudur. Foster için yapı
yalnızca gelişmiş yapı teknolojisinin uygulandığı bir alan değil; teknolojiyi
zorlamaya, geliştirmeye, başka alanların teknolojilerini uyarlayarak yeni
olanaklar yaratmaya yönelik bir deney alanıdır. Örneğin 1989’da gerçekleştirilen
Stokley Park B Binasında araba camlarını sabitleme teknolojisi yaratıcı bir
transferle cam yapı cephesi teknolojisine dönüştürülmüştür. Gene, Cosham IBM
Merkez Binası’nda alıştığımız perde duvar sistemi yerden desteklenen bir
detayla camın tamamen arkasına çekilmiştir.
Yapıların teknoloji ile kurduğu ilişkide genellikle taşıyıcı
sistem ön plandadır. “High-tech” mimarlık popüler olarak neredeyse bir
“mühendislik mimarlığı” olarak algılanmaktadır. Oysa, Foster’ın projelerinde
taşıyıcı sistem kadar yapı bileşenleri de teknoloji ile kurdukları ilişkide ön
plana çıkmaktadır. Örneğin, Hong Kong Shanghai Bankası’nda ya da Renault Parça
Dağıtım Merkezi yapılarında doğrudan mimari dili oluşturacak kadar ön plana
çıkan taşıyıcı sistem, Stansted Havaalanı’nda çatı örtüsünü ya da Willis Faber
ve Dumas Binası’nda cephe sistemini ön plana çıkararak içeri gizlenir.
Bir anlamda detaylardır Foster’ın mimarlığını kuran. Ve
belki de Foster’ın mimarlığından çok, endüstriyel ürün tasarımcılığı ön plana
çıkmaktadır. Gerçekten de Le Corbusler’nin yapıyı makinaya benzeten meşhur
deyişi belki de kendi ürünlerinden çok daha belirgin olarak Foster yapılarında
örneklenmektedir. Yüzyılın başında standartlaşma, modülasyon ve toplu üretim
kavramları ile makineye yaklaşan mimarlık, belki Le Corbusier’de bile kendini
doğrudan makine olmaktan çok, makine için üretilmiş olmakla sınırlı buldu.
Oysa, Chris Abel’in da söylediği gibi, Foster “standardizasyon” ve “toplu
üretim” kavramlarının üretimin doğasının anlaşılmasından çok, bir ideolojik
anlayış olduğunu kavramakta gecikmedi. İmalatı minimize etmekle performansı
maksimize etmek kimi zaman çelişir hale geliyordu . Yalınlığın sakıncaları
Jencks’in ön plana çıkardığı gibi, yalnız anlamsal dil zenginliği sorunları ile
sınırlı kalmıyor; teknolojinin bir anlamda çıkış düşüncesi olan verimlilik,
kolay üretimin ötesinde bir anlam kazanıyordu.
Yapının makine için üretilmesi (tasarlanması) kısıtından
çıkıp yapıyı gerçekten makineleştirmek, yapıyla birlikte teknolojiyi tasarlamak
Modernizm’in kısıtlarının aşılması için geçerli bir yoldu. Aslında, burada
yapılan teknolojiye yönelik yeni bir anlayış getirmekten çok “ideolojik”
temellere dayanan bir kısıntı ve yanlış anlamayı ortadan kaldırmaktı.
Mimarlığın teknolojiyi gerçek anlamıyla kavrayışındaki bu gecikmişlik
Geç-Modernizm sıfatlandırmasını bir başka açıdan yeniden çağrıştırıyordu. Bu
yeni kavrayış içinde teknolojik üretim, yıllardır algılandığı gibi, el
sanatının bir alternatifi değil, insanın daha hassas ürünlere ulaşması için bir
araçtır. Foster’ın öncülüğünü yaptığı robot teknolojisini yapı üretimine taşıma
çabası yepyeni bir anlayışı hazırlamaktadır. Artık toplu üretimin
avantajlarıyla donatılmış bir tekil ve özgün üretim sürecinden bahsetmek
olasıdır.
Bilgisayar ve robot teknolojisinin bir arada kullanımı özgün
tasarım ürünü olan yapı bileşenlerinin çok kez kullanılmasa bile kolay
üretilebilir olmasının zeminini hazırlamaktadır. Böylelikle, ancak özgün
çevresel koşullar (context) içinde yer alması kaçınılmaz olan ve bu farkıyla diğer
kısa dönüşümlü, hareketli günlük kullanım objelerinden ayrılan binalar diğer
objelerin üretim mantığı ile “bant üretiminde” üretilmekten kurtulabilirler.
Foster mimarlığını “contextualist” yapan da, dili aracılığı ile çevreyle
kurduğu ilişkiden çok, her yapıda ayrı bir serüveni ve özgün bir sonucu
hazırlayan araştırıcılığıdır.
Jencks bir yazısında Hong Kong Shanghai Bankası yapısının
özellikle zeminden koparılmış “kapısız” hali ile ne çevre yapılarla, ne de
geleneksel Hong Kong ve Çin mimarisi ile ilişkilendirilmeyeceğini, “contextual”
olarak nitelenemeyeceğini ifade etmektedir . Birçok ortamda tartışılan
Foster’ın “contextualistliği” şüphesiz kolayca deşifre edilebilecek bir açıklık
taşımamaktadır. Gene de, yapıyı “sıradan bir high-tech” olarak tanımlamak da
içerdiği özgünlüğü göz ardı etmek olur. Foster söz konusu olduğunda
“contextualism” kolay anlaşılır tanımının dışına çıkarak yeni bir anlam
kazanmaktadır. Ve yöresel mimarlık, topografya ya da fiziksel çerçeve ile
kurulan dil ilişkisinin ötesinde, daha zengin bir çerçevede, yeniden üretim
sürecinin içinde kaybolmayacak özgün bir yapılaşmanın arayışı olarak
anlaşılmalıdır.
Hep karşıtmış gibi görülen el işçiliği ile makine işçiliği,
sanatsal üretimle, teknolojik üretim Foster’ın yapılarında bu karşıtlığı
aşmaktadır. Önemli olan, yapı teknolojisinin gerektirdiği özgün mantığı
anlamak, otomobil ya da konserve teknolojisini yapıya taşırken yaratıyı tekrara
mahkum etmemektir.Foster’ın hemen her yapısında gözlenen özgünlük arayışı onun
yaratıya açıklığını kanıtlamaktadır. Yapılar büyük dişlilerden çok, bir
sanatçının tuvalinden çıkmış gibidir.
Teknolojiye yönelik bu yeni kavrayış “Modernizm’in ölümü”
tartışmasını da yeniden gündeme getiriyor. Rogers, Foster gibi mimarların
ısrarlı tutumları 70’lerde yaşanan krizin, belki de, ölümden çok prematüre bir
doğuşun habercisi olduğu izlenimini getiriyor.