27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Teknolojiye Boyamak

C. Abdi Güzer

 

Martin Pawley bir anlamda Reyner Banham’ın “Birinci Makine Çağında Teori ve Tasarım” adlı mimarlık klasiğinin devamı sayılabilecek “İkinci Makine Çağında Teori ve Tasarım” kitabında teknoloji, endüstrileşme ve tasarım ilişkilerini günümüze taşıyarak bir kez daha sorguluyor. Pawley’nin de altını çizdiği gibi, Banham’ın kitabını bugün bile geçerli kılan, Modernizm’in dünya genelinde zaferini vurguladığı bir dönemde, bir tür çöküş olasılığına karşı uyarı dolu olmasıydı . Özellikle Modernizm ve sonrasında “teknoloji”, mimarlık tartışmalarının en popüler çerçevesini oluşturdu. Bir yandan mimarlıkla mühendislik, öte yandan da mimarlıkla sosyal ve ekonomik değişimler ve/veya “çağdaşlık” arasındaki bağı kuran teknolojinin bu özelliği ile tartışmaların odağını oluşturması biraz da kaçınılmazdı.

 

Modernizm’in gelişi de gidişi de makineleşmeye ve teknolojiye bağlandı. Sanayi toplumundan iletişim toplumuna, beden işçiliğinden servis sektörüne geçiş tartışmaları ve bu geçişin kültüre, sanata, mimarlığa yansımaları hep teknolojinin etrafında dolaşılarak yapıldı.

 

Teknoloji, kazandığı yaygınlığın çeşitliliği içinde bir yandan “vazgeçilmez” ve “çare” iken, öte yandan “tehlikeli”, hatta “yok edici” idi. Nitekim, yüzyılın başlarında makinenin ve teknolojinin dili olarak yüceltilen Modernizm yüzyılın sonlarında “insanca olmamakla” eleştiriliyordu. Mimarlıkta bu karşıtlık birkaç şekilde aşılmaya çalışıldı. Sorunun hazır çözümlerinden biri, yapının teknolojiye bağımlı inşai kütlesi ile cephesini birbirinden ayırarak adeta büyük bir tuval yaratmaktı. Medyanın yerleştirdiği imaj dünyası kültürü bu tuvalde kolaylıkla yaşam buldu. Yapı ise, arkada saklanmış bir biçimde hala “yeniden üretim” kolaylıkları ile gerçekleştiriliyordu. Amerika (ABD) kökenli bu anlayışın yanı sıra daha çok çelik esaslı malzemeyi, örneğin rengarenk boyayarak, inşai niteliğinin ötesinde adeta bir süsleme malzemesi gibi kullanarak bir tür teknoloji dili yaratma eğilimi de gözlendi. Bu tür eğilimler de özde ilk yaklaşımdan pek farklı değildi. İmaj bazında teknoloji ile özdeşleşen çelik, tuvalin malzemesini oluşturarak yapıdan bağımsız bir anlam zenginliği arıyordu.

 

Bu arayışların çeşitliliği içinde altı çizilmesi gereken bir eğilim, Charles Jencks’in “Geç-Modern” (Late-Modern) olarak nitelediği ve adeta Norman Foster ve Richard Rogers’la özdeşleştirerek andığı yaklaşımdır. Foster’i Rogers’la beraber bu denli ayrıcalıklı kılan, teknolojiye olan inatçı bağlılıklarıdır.Nitekim, Jencks de “Geç-Modern” eğilimi tanımlarken Modernizm’in teknolojiye bağlılığının ve biçim soyutlamalarının sürekliliğinden söz eder. Ancak, Post-Modernizm’de olduğu gibi ön plana çıkan apayrı ikinci bir dil değil, Modernizm’in kendi olanaklarının, örneğin teknolojinin zorlanması ile oluşturulan bir dil zenginliğidir .

 

Dile dayalı mimarlık sınıflamaları bir yana bırakılacak olursa, Norman Foster’ın en ayrıcalıklı yanı, belki de yapı endüstrisi ile diğer endüstriler arasında bir teknoloji transferine yönelik çalışmalardır. Özgün bir dil şüphesiz böyle bir çabanın kaçınılmaz sonucudur. Foster için yapı yalnızca gelişmiş yapı teknolojisinin uygulandığı bir alan değil; teknolojiyi zorlamaya, geliştirmeye, başka alanların teknolojilerini uyarlayarak yeni olanaklar yaratmaya yönelik bir deney alanıdır. Örneğin 1989’da gerçekleştirilen Stokley Park B Binasında araba camlarını sabitleme teknolojisi yaratıcı bir transferle cam yapı cephesi teknolojisine dönüştürülmüştür. Gene, Cosham IBM Merkez Binası’nda alıştığımız perde duvar sistemi yerden desteklenen bir detayla camın tamamen arkasına çekilmiştir.

 

Yapıların teknoloji ile kurduğu ilişkide genellikle taşıyıcı sistem ön plandadır. “High-tech” mimarlık popüler olarak neredeyse bir “mühendislik mimarlığı” olarak algılanmaktadır. Oysa, Foster’ın projelerinde taşıyıcı sistem kadar yapı bileşenleri de teknoloji ile kurdukları ilişkide ön plana çıkmaktadır. Örneğin, Hong Kong Shanghai Bankası’nda ya da Renault Parça Dağıtım Merkezi yapılarında doğrudan mimari dili oluşturacak kadar ön plana çıkan taşıyıcı sistem, Stansted Havaalanı’nda çatı örtüsünü ya da Willis Faber ve Dumas Binası’nda cephe sistemini ön plana çıkararak içeri gizlenir.

 

Bir anlamda detaylardır Foster’ın mimarlığını kuran. Ve belki de Foster’ın mimarlığından çok, endüstriyel ürün tasarımcılığı ön plana çıkmaktadır. Gerçekten de Le Corbusler’nin yapıyı makinaya benzeten meşhur deyişi belki de kendi ürünlerinden çok daha belirgin olarak Foster yapılarında örneklenmektedir. Yüzyılın başında standartlaşma, modülasyon ve toplu üretim kavramları ile makineye yaklaşan mimarlık, belki Le Corbusier’de bile kendini doğrudan makine olmaktan çok, makine için üretilmiş olmakla sınırlı buldu. Oysa, Chris Abel’in da söylediği gibi, Foster “standardizasyon” ve “toplu üretim” kavramlarının üretimin doğasının anlaşılmasından çok, bir ideolojik anlayış olduğunu kavramakta gecikmedi. İmalatı minimize etmekle performansı maksimize etmek kimi zaman çelişir hale geliyordu . Yalınlığın sakıncaları Jencks’in ön plana çıkardığı gibi, yalnız anlamsal dil zenginliği sorunları ile sınırlı kalmıyor; teknolojinin bir anlamda çıkış düşüncesi olan verimlilik, kolay üretimin ötesinde bir anlam kazanıyordu.

 

Yapının makine için üretilmesi (tasarlanması) kısıtından çıkıp yapıyı gerçekten makineleştirmek, yapıyla birlikte teknolojiyi tasarlamak Modernizm’in kısıtlarının aşılması için geçerli bir yoldu. Aslında, burada yapılan teknolojiye yönelik yeni bir anlayış getirmekten çok “ideolojik” temellere dayanan bir kısıntı ve yanlış anlamayı ortadan kaldırmaktı. Mimarlığın teknolojiyi gerçek anlamıyla kavrayışındaki bu gecikmişlik Geç-Modernizm sıfatlandırmasını bir başka açıdan yeniden çağrıştırıyordu. Bu yeni kavrayış içinde teknolojik üretim, yıllardır algılandığı gibi, el sanatının bir alternatifi değil, insanın daha hassas ürünlere ulaşması için bir araçtır. Foster’ın öncülüğünü yaptığı robot teknolojisini yapı üretimine taşıma çabası yepyeni bir anlayışı hazırlamaktadır. Artık toplu üretimin avantajlarıyla donatılmış bir tekil ve özgün üretim sürecinden bahsetmek olasıdır.

 

Bilgisayar ve robot teknolojisinin bir arada kullanımı özgün tasarım ürünü olan yapı bileşenlerinin çok kez kullanılmasa bile kolay üretilebilir olmasının zeminini hazırlamaktadır. Böylelikle, ancak özgün çevresel koşullar (context) içinde yer alması kaçınılmaz olan ve bu farkıyla diğer kısa dönüşümlü, hareketli günlük kullanım objelerinden ayrılan binalar diğer objelerin üretim mantığı ile “bant üretiminde” üretilmekten kurtulabilirler. Foster mimarlığını “contextualist” yapan da, dili aracılığı ile çevreyle kurduğu ilişkiden çok, her yapıda ayrı bir serüveni ve özgün bir sonucu hazırlayan araştırıcılığıdır.

 

Jencks bir yazısında Hong Kong Shanghai Bankası yapısının özellikle zeminden koparılmış “kapısız” hali ile ne çevre yapılarla, ne de geleneksel Hong Kong ve Çin mimarisi ile ilişkilendirilmeyeceğini, “contextual” olarak nitelenemeyeceğini ifade etmektedir . Birçok ortamda tartışılan Foster’ın “contextualistliği” şüphesiz kolayca deşifre edilebilecek bir açıklık taşımamaktadır. Gene de, yapıyı “sıradan bir high-tech” olarak tanımlamak da içerdiği özgünlüğü göz ardı etmek olur. Foster söz konusu olduğunda “contextualism” kolay anlaşılır tanımının dışına çıkarak yeni bir anlam kazanmaktadır. Ve yöresel mimarlık, topografya ya da fiziksel çerçeve ile kurulan dil ilişkisinin ötesinde, daha zengin bir çerçevede, yeniden üretim sürecinin içinde kaybolmayacak özgün bir yapılaşmanın arayışı olarak anlaşılmalıdır.

 

Hep karşıtmış gibi görülen el işçiliği ile makine işçiliği, sanatsal üretimle, teknolojik üretim Foster’ın yapılarında bu karşıtlığı aşmaktadır. Önemli olan, yapı teknolojisinin gerektirdiği özgün mantığı anlamak, otomobil ya da konserve teknolojisini yapıya taşırken yaratıyı tekrara mahkum etmemektir.Foster’ın hemen her yapısında gözlenen özgünlük arayışı onun yaratıya açıklığını kanıtlamaktadır. Yapılar büyük dişlilerden çok, bir sanatçının tuvalinden çıkmış gibidir.

 

Teknolojiye yönelik bu yeni kavrayış “Modernizm’in ölümü” tartışmasını da yeniden gündeme getiriyor. Rogers, Foster gibi mimarların ısrarlı tutumları 70’lerde yaşanan krizin, belki de, ölümden çok prematüre bir doğuşun habercisi olduğu izlenimini getiriyor.

 

 

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


8000 - unknown - 38.107.179.237