SFMoMA, Mario Botta’nın
Çağdaş Anıtı
Aydan Hacaloğlu İlter
İnci Ilgın Müstecaplıoğlu
sviçre, Luganolu mimar Mario Botta’nın ABD’deki anıtsal
görünümdeki ilk binası San Francisco Modern Sanatlar Müzesi (SFMoMA), 1995
yılının Ocak ayında halka açılmış ve o tarihten günümüze sanat ve mimarlık
eleştirmenleri için çekici bir kaynak haline gelmiştir. Bina bugün ABD’ndeki
ikinci büyük modern sanatlar müzesi konumundadır.
Daha önce Beaux-Arts üslubundaki War Memorial Veterans
binası içinde yer alan müzenin yerinin değiştirilmesine karar verilmiş ve yeni
yer için iş merkezleri ve kültürel kurumların yoğun olarak bulunduğu Market
Street’in güney bölümü uygun bulunmuş. Müzenin tasarlanması sırasında yakın
çevresinde bulunan halka açık Moscone Convention Center ve Yerba Buena Gardens
ile çevresel uyumu sağlanarak kültürel ve sanatsal işlevi daha da
güçlendirilmiş. Toplam 20.902 m2’yi kapsayan müzenin inşasında Botta, Helmuth
Obata & Kassabaum firması ile işbirliği yapmış. Binanın maliyeti için 85
milyon dolar vakıflar tarafından, geri kalan kısmı ise özel bağışlarla beş yıl
içinde toplanmış.
Müzenin yakın çevresinde gökdelenlerin bulunması bu
yapılarla doğru rekabetten kaçınmakla beraber güçlü bir imaj yaratılmasında
önemli bir neden olmuş. Botta müzeyi tasarlarken üç belirgin hedef saptamış.
Doğal ışıktan yararlanmak, dış görünümde bütünsel bir etki yaratmak ve koruyucu
maskeyi andıran yalın bir yapı formu ile ziyaretçileri içeri girmeye
yüreklendirmek.
Müzenin dış kabuğu kütlesel ve kademeli olarak geriye doğru
yükselerek merkezindeki silindirik kuleye ulaşan yatay yönlü dikdörtgen bir
formdan oluşuyor. İçinde, karşıdan bakıldığında daire etkisi yaratan gök
penceresini barındıran eliptik kesimli silindirik kule, merkez atrium-avludaki
resepsiyon ve dolaşımı sağlayan merdivenlerin doğal ışıktan yararlanmasını
sağlıyor. Silindirik kulede malzeme olarak ışınsal dağılımlı ve ritmik
dizilimli siyah ve beyaz granit, dış kabukta ise çoğunlukla kırsal yapı
malzemesi olarak tercih edilen Siena tuğla kullanılmış. Botta silindirik kuleyi
yüzünü kente dönmüş kafaya benzetiyor. Yapıda fazla renk ve malzeme
kullanmayışını ise, “dünya renk ve malzeme ile dolu, onların yokluğunda ise
şiirsellik var. Renk ve malzemeyi sağlayan ben değilim güneş ve ziyaretçiler”
şeklinde yorumluyor.
Müzenin özgün projesinde silindirik kulenin çevresine ağaç
dikilmesi düşünülmüş, ancak bakımının zor olacağı düşüncesi ile bu fikirden
vazgeçilmiş. Ağaç ve silindirik kule Botta’nın daha önceki proje ve
uygulamalarında da var. Fransa’daki Evry Katedrali, Palermo’daki medya merkezi
ve İsviçre’deki Bellinzona telekomünikasyon merkezi de silindirik kule ve ağaç
unsurları taşıyor. SFMoMA’daki çizgisel granit kullanımı ve silindirik kule
fikri Botta’nın uygulanmayan Palermo medya merkezinden, yalın geometrik form fikri
ise daha önce tasarlamış olduğu Ticino evlerinin büyük ölçeğe çıkarılması
fikrinden aktarılmış.
Dış yapının yoğun kütlesel ve kapalı formundan sonra
ziyaretçiler giriş-atrium bölümünde siyah, gri ve beyaz tonların hakim olduğu
büyük bir boşluğun etki alanına giriyorlar. Giriş kapısı müzeyi simetrik olarak
bölen merkez aksın üzerinde ve bu konumu ile ziyaretçileri doğrudan resepsiyon
ve merdivenlere yönlendiriyor. Resepsiyon çevresinde bulunan dairesel kolanlar
yukarıya doğru serbestçe uzanarak merkezdeki silindirik etkiyi daha belirgin
hale getiriyorlar. Giriş-resepsiyon bölümü ve büyük merdivenin duvarlarında,
mat ve parlak siyah granit yatay yönde ritmik bir düzen içinde döşenmiş.Zeminde
de devam eden aynı ritmik düzen duvar yüzeyleri ile birleşince, hacimde zemine
doğru bir çekim kuvveti yaratıyor. Aynı mekan içinde malzeme ve form ile
yaratılan zemine doğru çekim atrium ve gök penceresi ile yaratılan uçuculuk
hissi çarpıcı bir kontrast denge getirmiş. Silindirik kule ile katları
birbirine bağlı metal konstrüksiyon köprü müzenin en etkileyici bölümlerinden
biri.Köprü yarı geçirgen dokusu ile ziyaretçilerin geçerken dört katı birden
algılamalarına neden oluyor. Bir yandan eliptik kesimli silindirik kulenin gök
penceresinden yansıyan gün ışığı ve gökyüzü görüntüsü, bir yandan ayaklarının
altındaki şeffaflık, ziyaretçilere sanat eserlerini görme heyecanı yanı sıra
cesaret denemesi bakımından ayrı bir heyecan tattırıyor.
Yapıda başlangıçta amaçlandığı gibi doğal ışıktan
olabildiğince yararlanılmış. Ziyaretçiler doğal ışığın eşliğinde merkez
atrium-avlunun arkasındaki büyük merdivenlerden katlara dağılıyorlar. İlk katta
sürekli koleksiyonlar bulunuyor, bu alanda ayrıca mimari ve tasarım örnekleri
için de bir galeri ayrılmış.İkinci katta fotoğraf ve kağıt üzerine yapılmış
işler sergileniyor. Üçüncü ve dördüncü katlar geçici sergiler ve diğer
müzelerin sürekli eserlerinin sergilendiği alanlar olarak belirlenmiş. Müzenin
galeri kullanım alanları eski müzenin iki katı büyüklüğünde. Binanın arka
bölümü olası gereksinim karşısında genişletilmeye uygun olarak tasarlanmış.
Zemin katındaki oditoryum, 280 kişilik kapasitesi ile tiyatro, film gösterisi,
seminerler gibi çeşitli etkinliklere olanak sağlamakta. Bu katta aynı zamanda
atölye, 100 kişilik sınıf, kitabevi, kafe ve sanat eserleri için gerekli ısı ve
nem kontrolünün sağlandığı makine odası bulunmakta. SFMoMA ayrıca 20. yüzyıl
sanat eserlerini koruma konusundaki çalışmaları ile de önder konumda.
Botta’nın Amerika’daki bu ilk uygulaması yalın ve masif
formuyla bulunduğu çevrenin geleneksel dokusu ile oluşturduğu kontrast
bakımından birçok eleştirilere hedef olmuş. Daha önceki uygulamalarına oranla
müzenin kentle uyumunun eksik olduğu görüşünde olanlar mimarın Tokyo Sanat
Galerisi’nde de silindirik kule ve keskin formlar kullandığı, ancak sonuç
formun çevre dokusu ile uyumunun çok daha olumlu olduğu, Lugano’daki silindirik
ofis binasının da çevre yapılarla renk ve karakter bütünlüğü sağladığı gibi
karşılaştırmalı yorumlar getiriyorlar ve müzenin form, malzeme ve konum
bakımından çevre dokusu ile bütünleşmediğinden söz ediyorlar. Ancak müze ile
ilgili olumlu yorumlar tutucu olanlarından daha fazla; örneğin mimari
eleştirmen Allan Temko, San Francisco Focus’un 1995 Ocak sayısında SFMoMA için
“sıra dışı, görkemli mükemmel, teknik açıdan kusursuz ve çağımızın en iyi müze
yapılarından biri” tanımını yapmış.
YORUM
İnci Ilgın Müstecaplıoğlu
Sanatla ilgisi olan birçok kimsenin hayalidir, yıllarca
sanat tarihi kitaplarında okuduğu ve resimlerini gördüğü eserlerin özgünleri ile
karşılaşmak ve eserin karşısına geçip sanatçıyı ve anlatmak istediklerini
hissetmeye çalışmak. Beklenen gün gelir. Karşınızda, örneğin, Picasso’nun bir
eseri vardır, onun hemen yanında Delaunay ve Braque ve Miro ve Kandinsky. Hepsi
bir mekan içindedir ve yıllarca okuyup sindirdiğiniz hikayelerini bu kez de
kendi ağızlarından anlatmak üzere sizi yanlarına çağırmaktadırlar. Arkanızda
ise diğer sanatseverler sabırsızlıkla işinizin bitmesini
beklemektedir.Kendinizi konsantre olmak için zorlarsınız, ancak eserler çoğu
zaman öylesine yerleştirilmişlerdir ki, belli bir mesafeden baktığınızda iki-üç
eser birden aynı anda bakış açınıza girer, bir türlü tek esere konsantre
olamazsınız ve “hiç değilse gördüm” diye teselli bularak mekan değiştirirsiniz
ancak sonuç genelde aynıdır.
Müzelerin temel amaçlarının sanat eserlerini korumanın yanı
sıra halk ile en yakın biçimde kucaklaşmalarını sağlamak olduğu düşünüldüğünde,
eserlerin sergilenişinin en uygun ve doyurucu biçimde yapılması gereği
kaçınılmaz olarak mimari-mekansal planlamada öncelik taşıyan unsurların başında
geliyor. Doğaldır ki hiçbir sorun onu bağlayan yan unsurların çözümlerinden
ayrı tutulamaz ve çoğunlukla SFMoMA gibi büyük ölçekli projelerde ekonomi,
yeterli alan gibi nedenler planlamanın öncelikli koşullarını oluşturur. Ancak
SFMoMA’da alan ve ekonomi gibi kısıtlayıcı nedenler söz konusu olmamış ve
özellikle enstalasyon sergileri için bağımsız mekanlar oluşturulabilmiş; buna
karşın tuval ve kağıt üzerine uygulanan eserler için tercih edilen yöntem birçok
müzede uygulanan birbirine yakın akım ve sanatçıları bir arada sergilemek
yönünde olmuş, böylece en azından tarihsel bir bütünlük sağlanmış, fakat bu
çözüm galerileri yukarıda sözü edilen konsantrasyon sorunundan kurtarmaya
yetmemiş. Bu noktada bir başka uygulanabilir yöntem akla geliyor; yıllık bir
planlama ile müze içinde özel olarak ayrılan galerilerde dönüşümlü olarak,
belirlenmiş sanatçıların bağımsız olarak ve az sayıda seçilmiş eserinin en
uygun hacimsel düzenleme ile sanatçının eserlerini, kimliğine daha uygun bir
ortamda sergilenmesi. Bu çözüm ek bir planlama ve çalışma gerektiriyor olsa
bile hiç değilse belli sayıda eserin ziyaretçiler ile dolaysız iletişiminin
kurulabilmesi açısından uygulanabilir bir yöntem gibi gözüküyor.
SFMoMA’da karşımıza çıkan ve küçük bir detay gibi görünen bu
durum günümüzde sorun çözümlerinde disiplinler arası iletişimin ne derecede
önem taşıdığı ve öncelik sırasının saptanmasında giderek daha yoğun ve geniş
kapsamlı cevaplar aranması gereğinin tipik bir örneğini oluşturuyor.
Louis Sullivan’ın “biçim işlevi izler” görüşü ile
desteklenen ve daha sonraları Postmodern hareketin bazı örneklerinde de
karşımıza çıkan biçim ya da fonksiyon ağırlıklı çözümlerde tinselliğin
çoğunlukla göz ardı edildiğini gözlemliyoruz. Bu tip çözümlerde insani boyut ve
konfor daha çok bilimsel olarak, ergonomik ve teknolojik bağlamda ele alınıyor.
Oysa Batı dünyasında çoğunlukla Doğu kültürlerine bırakılan tinsel yaklaşım
birey-mekan etkileşiminde önemli rol oynayan bir olgu. Bu bağlamda 1985 yılında
mimar Bernard Tschumi’nin filozof Jacques Derrida’ya yaptığı işbirliği çağrısı
ile ivme kazanan dekonstrüktif yaklaşım mimariyi birçok yönüyle örneğin
psikolojik, felsefi, politik, metodolojik, dilbilimsel ve tinsel etkileşimleri
ile incelemeyi öneriyor. Günümüzde belirginleşmeye başlayan mimarideki bu
arayış, Modern görüşün form-fonksiyon-teknoloji gibi katı kalıplarını sindirmiş
olmanın yanı sıra çok yönlü düşünme, esneklik, yeniden tanımlanabilme gibi artı
değerleri beraberinde getiriyor.
Varoluş amacı bireyle sanat eserini bir araya getirmek olan
SFMoMA’da ölçeğin ve içeriğin çok büyük oluşunun da etkisiyle form ön plana
çıkıyor ve sözü edilen birey-mekan ilişkisi galeri bölümlerinde bu anlamda bir
soru işareti yaratıyor.
YORUM
Aydan Hacaloğlu İlter
SFMoMA’da yaratılan kimliği birkaç açıdan yorumlamak mümkün.
Müzeyi mimari korumacı yaklaşımla incelediğimizde kentin var olan dokusunun
korunması açısından müzenin formunun tarihsel kent görünümüne aykırı düştüğünü,
çağdaş mimarinin savunucusu olarak baktığımızda ise Botta’nın titiz detaycılığı
ve oran duygusu ile müzeyi tarihsel kent dokusundan becerili bir biçimde
ayırdığını görüyoruz. Günümüz mimarisini gelecek kuşakların tanımlayabilmesi
için özgün bir kimliğinin olması gerekmiyor mu? Bu açıdan yaklaştığımızda
SFMoMA çağdaş bir anıt görünümü ile bu fikri destekliyor.Üçüncü bir bakış ise
yukarıdaki sözü geçen çağdaş mimari ile tarihsel mimari arasındaki katı ayrımı
sorgulayabilir. Böyle bir ayrımın yapılması birinin diğeri ile ilişkisinin
olmadığı varsayımından kaynaklanıyor. Oysa tarihsel mimari olmasa idi çağdaş
mimarinin tanımını yapmak mümkün olmayacaktı. Birisinin tanımını yapmak için
daima ötekine gönderme yapmak durumundayız. Çağdaş olarak tanımladığımız mimari
de zaman içerisinde tarihsel mimari konumuna gelecektir. Ayırt ettiğimiz
dönemin mimari stili de aslında kendi içinde farklılıklar göstermektedir.
Zaten, Postmodern mimarinin vurguladığı da bir bakıma bu farkların birlikteliği
hatta eşzamanlılığı değil midir?
Eğer SFMoMA’nın karşısında konumlanmış ve onun kimliğini
daha da belirgin kılan Yerba Buena Gardens çağdaş bir kentte antik bir
yerleşmeyi anımsatıyorsa, SFMoMA da bir yitik mimari içinde çağdaş bir anıt
niteliği taşımaktadır diye düşünülebilir.
Müzenin teknik açıdan enerji bilinçli tasarılarını
incelediğimizde, genelde geniş kapsamda değişik aktiviteleri içerdiği için
fazla enerji tükettiğini görüyoruz. Geçici duvarları ağır ve taşıması çok
pahalı, ısıtma ve soğutma yükleri çok yüksek ve çok katlı binada yangın
çıkışlarını denetlemek için de fazla sayıda gözcü denetimi gerektirmekte.
Mekansal hacimlerin ısıtılması, soğutulması ve havalandırmasında sergilenen
nesnelerin bozulmaması için nem kontrolünün yapılması ve elektrikle ışıklanması
da, mekanların büyüklüğüne oranla artmış. Bu fazla enerji tüketimine karşın
aydınlatmada silindirik kuledeki gök penceresi ile gün ışığından azami oranda
yararlanılmış ve elektrik kullanımı en azından bu mekanlarda asgariye
indirilmiş. Müzenin elektrikle aydınlatma sistemi mekanların kullanımlarına göre
özel olarak tasarlanmış. Örneğin, enflasyon galerilerinde sergilenecek esere
göre aydınlatmada ışık kalitesi ve miktarı ayarlanabilmekte. Bu çözüm değişik
eylemler için değişik aydınlatma tasarımı sunarak tutumlu enerji kullanımına
örnek oluşturuyor.
Çoğu eleştirmenin işaret ettiği gibi SFMoMA olağanüstü iç
mekan düzenlemeleri, güzel sanat koleksiyonları ve eşsiz dış görünümü ile kent
içinde seçkin bir nirengi noktası olmayı başarmıştır.