27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

SFMoMA, Mario Botta’nın Çağdaş Anıtı

Aydan Hacaloğlu İlter

İnci Ilgın Müstecaplıoğlu

 

sviçre, Luganolu mimar Mario Botta’nın ABD’deki anıtsal görünümdeki ilk binası San Francisco Modern Sanatlar Müzesi (SFMoMA), 1995 yılının Ocak ayında halka açılmış ve o tarihten günümüze sanat ve mimarlık eleştirmenleri için çekici bir kaynak haline gelmiştir. Bina bugün ABD’ndeki ikinci büyük modern sanatlar müzesi konumundadır.

 

Daha önce Beaux-Arts üslubundaki War Memorial Veterans binası içinde yer alan müzenin yerinin değiştirilmesine karar verilmiş ve yeni yer için iş merkezleri ve kültürel kurumların yoğun olarak bulunduğu Market Street’in güney bölümü uygun bulunmuş. Müzenin tasarlanması sırasında yakın çevresinde bulunan halka açık Moscone Convention Center ve Yerba Buena Gardens ile çevresel uyumu sağlanarak kültürel ve sanatsal işlevi daha da güçlendirilmiş. Toplam 20.902 m2’yi kapsayan müzenin inşasında Botta, Helmuth Obata & Kassabaum firması ile işbirliği yapmış. Binanın maliyeti için 85 milyon dolar vakıflar tarafından, geri kalan kısmı ise özel bağışlarla beş yıl içinde toplanmış.

 

Müzenin yakın çevresinde gökdelenlerin bulunması bu yapılarla doğru rekabetten kaçınmakla beraber güçlü bir imaj yaratılmasında önemli bir neden olmuş. Botta müzeyi tasarlarken üç belirgin hedef saptamış. Doğal ışıktan yararlanmak, dış görünümde bütünsel bir etki yaratmak ve koruyucu maskeyi andıran yalın bir yapı formu ile ziyaretçileri içeri girmeye yüreklendirmek.

 

Müzenin dış kabuğu kütlesel ve kademeli olarak geriye doğru yükselerek merkezindeki silindirik kuleye ulaşan yatay yönlü dikdörtgen bir formdan oluşuyor. İçinde, karşıdan bakıldığında daire etkisi yaratan gök penceresini barındıran eliptik kesimli silindirik kule, merkez atrium-avludaki resepsiyon ve dolaşımı sağlayan merdivenlerin doğal ışıktan yararlanmasını sağlıyor. Silindirik kulede malzeme olarak ışınsal dağılımlı ve ritmik dizilimli siyah ve beyaz granit, dış kabukta ise çoğunlukla kırsal yapı malzemesi olarak tercih edilen Siena tuğla kullanılmış. Botta silindirik kuleyi yüzünü kente dönmüş kafaya benzetiyor. Yapıda fazla renk ve malzeme kullanmayışını ise, “dünya renk ve malzeme ile dolu, onların yokluğunda ise şiirsellik var. Renk ve malzemeyi sağlayan ben değilim güneş ve ziyaretçiler” şeklinde yorumluyor.

 

Müzenin özgün projesinde silindirik kulenin çevresine ağaç dikilmesi düşünülmüş, ancak bakımının zor olacağı düşüncesi ile bu fikirden vazgeçilmiş. Ağaç ve silindirik kule Botta’nın daha önceki proje ve uygulamalarında da var. Fransa’daki Evry Katedrali, Palermo’daki medya merkezi ve İsviçre’deki Bellinzona telekomünikasyon merkezi de silindirik kule ve ağaç unsurları taşıyor. SFMoMA’daki çizgisel granit kullanımı ve silindirik kule fikri Botta’nın uygulanmayan Palermo medya merkezinden, yalın geometrik form fikri ise daha önce tasarlamış olduğu Ticino evlerinin büyük ölçeğe çıkarılması fikrinden aktarılmış.

 

Dış yapının yoğun kütlesel ve kapalı formundan sonra ziyaretçiler giriş-atrium bölümünde siyah, gri ve beyaz tonların hakim olduğu büyük bir boşluğun etki alanına giriyorlar. Giriş kapısı müzeyi simetrik olarak bölen merkez aksın üzerinde ve bu konumu ile ziyaretçileri doğrudan resepsiyon ve merdivenlere yönlendiriyor. Resepsiyon çevresinde bulunan dairesel kolanlar yukarıya doğru serbestçe uzanarak merkezdeki silindirik etkiyi daha belirgin hale getiriyorlar. Giriş-resepsiyon bölümü ve büyük merdivenin duvarlarında, mat ve parlak siyah granit yatay yönde ritmik bir düzen içinde döşenmiş.Zeminde de devam eden aynı ritmik düzen duvar yüzeyleri ile birleşince, hacimde zemine doğru bir çekim kuvveti yaratıyor. Aynı mekan içinde malzeme ve form ile yaratılan zemine doğru çekim atrium ve gök penceresi ile yaratılan uçuculuk hissi çarpıcı bir kontrast denge getirmiş. Silindirik kule ile katları birbirine bağlı metal konstrüksiyon köprü müzenin en etkileyici bölümlerinden biri.Köprü yarı geçirgen dokusu ile ziyaretçilerin geçerken dört katı birden algılamalarına neden oluyor. Bir yandan eliptik kesimli silindirik kulenin gök penceresinden yansıyan gün ışığı ve gökyüzü görüntüsü, bir yandan ayaklarının altındaki şeffaflık, ziyaretçilere sanat eserlerini görme heyecanı yanı sıra cesaret denemesi bakımından ayrı bir heyecan tattırıyor.

 

Yapıda başlangıçta amaçlandığı gibi doğal ışıktan olabildiğince yararlanılmış. Ziyaretçiler doğal ışığın eşliğinde merkez atrium-avlunun arkasındaki büyük merdivenlerden katlara dağılıyorlar. İlk katta sürekli koleksiyonlar bulunuyor, bu alanda ayrıca mimari ve tasarım örnekleri için de bir galeri ayrılmış.İkinci katta fotoğraf ve kağıt üzerine yapılmış işler sergileniyor. Üçüncü ve dördüncü katlar geçici sergiler ve diğer müzelerin sürekli eserlerinin sergilendiği alanlar olarak belirlenmiş. Müzenin galeri kullanım alanları eski müzenin iki katı büyüklüğünde. Binanın arka bölümü olası gereksinim karşısında genişletilmeye uygun olarak tasarlanmış. Zemin katındaki oditoryum, 280 kişilik kapasitesi ile tiyatro, film gösterisi, seminerler gibi çeşitli etkinliklere olanak sağlamakta. Bu katta aynı zamanda atölye, 100 kişilik sınıf, kitabevi, kafe ve sanat eserleri için gerekli ısı ve nem kontrolünün sağlandığı makine odası bulunmakta. SFMoMA ayrıca 20. yüzyıl sanat eserlerini koruma konusundaki çalışmaları ile de önder konumda.

 

Botta’nın Amerika’daki bu ilk uygulaması yalın ve masif formuyla bulunduğu çevrenin geleneksel dokusu ile oluşturduğu kontrast bakımından birçok eleştirilere hedef olmuş. Daha önceki uygulamalarına oranla müzenin kentle uyumunun eksik olduğu görüşünde olanlar mimarın Tokyo Sanat Galerisi’nde de silindirik kule ve keskin formlar kullandığı, ancak sonuç formun çevre dokusu ile uyumunun çok daha olumlu olduğu, Lugano’daki silindirik ofis binasının da çevre yapılarla renk ve karakter bütünlüğü sağladığı gibi karşılaştırmalı yorumlar getiriyorlar ve müzenin form, malzeme ve konum bakımından çevre dokusu ile bütünleşmediğinden söz ediyorlar. Ancak müze ile ilgili olumlu yorumlar tutucu olanlarından daha fazla; örneğin mimari eleştirmen Allan Temko, San Francisco Focus’un 1995 Ocak sayısında SFMoMA için “sıra dışı, görkemli mükemmel, teknik açıdan kusursuz ve çağımızın en iyi müze yapılarından biri” tanımını yapmış.

 

YORUM

 

İnci Ilgın Müstecaplıoğlu

Sanatla ilgisi olan birçok kimsenin hayalidir, yıllarca sanat tarihi kitaplarında okuduğu ve resimlerini gördüğü eserlerin özgünleri ile karşılaşmak ve eserin karşısına geçip sanatçıyı ve anlatmak istediklerini hissetmeye çalışmak. Beklenen gün gelir. Karşınızda, örneğin, Picasso’nun bir eseri vardır, onun hemen yanında Delaunay ve Braque ve Miro ve Kandinsky. Hepsi bir mekan içindedir ve yıllarca okuyup sindirdiğiniz hikayelerini bu kez de kendi ağızlarından anlatmak üzere sizi yanlarına çağırmaktadırlar. Arkanızda ise diğer sanatseverler sabırsızlıkla işinizin bitmesini beklemektedir.Kendinizi konsantre olmak için zorlarsınız, ancak eserler çoğu zaman öylesine yerleştirilmişlerdir ki, belli bir mesafeden baktığınızda iki-üç eser birden aynı anda bakış açınıza girer, bir türlü tek esere konsantre olamazsınız ve “hiç değilse gördüm” diye teselli bularak mekan değiştirirsiniz ancak sonuç genelde aynıdır.

 

Müzelerin temel amaçlarının sanat eserlerini korumanın yanı sıra halk ile en yakın biçimde kucaklaşmalarını sağlamak olduğu düşünüldüğünde, eserlerin sergilenişinin en uygun ve doyurucu biçimde yapılması gereği kaçınılmaz olarak mimari-mekansal planlamada öncelik taşıyan unsurların başında geliyor. Doğaldır ki hiçbir sorun onu bağlayan yan unsurların çözümlerinden ayrı tutulamaz ve çoğunlukla SFMoMA gibi büyük ölçekli projelerde ekonomi, yeterli alan gibi nedenler planlamanın öncelikli koşullarını oluşturur. Ancak SFMoMA’da alan ve ekonomi gibi kısıtlayıcı nedenler söz konusu olmamış ve özellikle enstalasyon sergileri için bağımsız mekanlar oluşturulabilmiş; buna karşın tuval ve kağıt üzerine uygulanan eserler için tercih edilen yöntem birçok müzede uygulanan birbirine yakın akım ve sanatçıları bir arada sergilemek yönünde olmuş, böylece en azından tarihsel bir bütünlük sağlanmış, fakat bu çözüm galerileri yukarıda sözü edilen konsantrasyon sorunundan kurtarmaya yetmemiş. Bu noktada bir başka uygulanabilir yöntem akla geliyor; yıllık bir planlama ile müze içinde özel olarak ayrılan galerilerde dönüşümlü olarak, belirlenmiş sanatçıların bağımsız olarak ve az sayıda seçilmiş eserinin en uygun hacimsel düzenleme ile sanatçının eserlerini, kimliğine daha uygun bir ortamda sergilenmesi. Bu çözüm ek bir planlama ve çalışma gerektiriyor olsa bile hiç değilse belli sayıda eserin ziyaretçiler ile dolaysız iletişiminin kurulabilmesi açısından uygulanabilir bir yöntem gibi gözüküyor.

 

SFMoMA’da karşımıza çıkan ve küçük bir detay gibi görünen bu durum günümüzde sorun çözümlerinde disiplinler arası iletişimin ne derecede önem taşıdığı ve öncelik sırasının saptanmasında giderek daha yoğun ve geniş kapsamlı cevaplar aranması gereğinin tipik bir örneğini oluşturuyor.

 

Louis Sullivan’ın “biçim işlevi izler” görüşü ile desteklenen ve daha sonraları Postmodern hareketin bazı örneklerinde de karşımıza çıkan biçim ya da fonksiyon ağırlıklı çözümlerde tinselliğin çoğunlukla göz ardı edildiğini gözlemliyoruz. Bu tip çözümlerde insani boyut ve konfor daha çok bilimsel olarak, ergonomik ve teknolojik bağlamda ele alınıyor. Oysa Batı dünyasında çoğunlukla Doğu kültürlerine bırakılan tinsel yaklaşım birey-mekan etkileşiminde önemli rol oynayan bir olgu. Bu bağlamda 1985 yılında mimar Bernard Tschumi’nin filozof Jacques Derrida’ya yaptığı işbirliği çağrısı ile ivme kazanan dekonstrüktif yaklaşım mimariyi birçok yönüyle örneğin psikolojik, felsefi, politik, metodolojik, dilbilimsel ve tinsel etkileşimleri ile incelemeyi öneriyor. Günümüzde belirginleşmeye başlayan mimarideki bu arayış, Modern görüşün form-fonksiyon-teknoloji gibi katı kalıplarını sindirmiş olmanın yanı sıra çok yönlü düşünme, esneklik, yeniden tanımlanabilme gibi artı değerleri beraberinde getiriyor.

 

Varoluş amacı bireyle sanat eserini bir araya getirmek olan SFMoMA’da ölçeğin ve içeriğin çok büyük oluşunun da etkisiyle form ön plana çıkıyor ve sözü edilen birey-mekan ilişkisi galeri bölümlerinde bu anlamda bir soru işareti yaratıyor.

 

YORUM

 

Aydan Hacaloğlu İlter

SFMoMA’da yaratılan kimliği birkaç açıdan yorumlamak mümkün. Müzeyi mimari korumacı yaklaşımla incelediğimizde kentin var olan dokusunun korunması açısından müzenin formunun tarihsel kent görünümüne aykırı düştüğünü, çağdaş mimarinin savunucusu olarak baktığımızda ise Botta’nın titiz detaycılığı ve oran duygusu ile müzeyi tarihsel kent dokusundan becerili bir biçimde ayırdığını görüyoruz. Günümüz mimarisini gelecek kuşakların tanımlayabilmesi için özgün bir kimliğinin olması gerekmiyor mu? Bu açıdan yaklaştığımızda SFMoMA çağdaş bir anıt görünümü ile bu fikri destekliyor.Üçüncü bir bakış ise yukarıdaki sözü geçen çağdaş mimari ile tarihsel mimari arasındaki katı ayrımı sorgulayabilir. Böyle bir ayrımın yapılması birinin diğeri ile ilişkisinin olmadığı varsayımından kaynaklanıyor. Oysa tarihsel mimari olmasa idi çağdaş mimarinin tanımını yapmak mümkün olmayacaktı. Birisinin tanımını yapmak için daima ötekine gönderme yapmak durumundayız. Çağdaş olarak tanımladığımız mimari de zaman içerisinde tarihsel mimari konumuna gelecektir. Ayırt ettiğimiz dönemin mimari stili de aslında kendi içinde farklılıklar göstermektedir. Zaten, Postmodern mimarinin vurguladığı da bir bakıma bu farkların birlikteliği hatta eşzamanlılığı değil midir?

 

Eğer SFMoMA’nın karşısında konumlanmış ve onun kimliğini daha da belirgin kılan Yerba Buena Gardens çağdaş bir kentte antik bir yerleşmeyi anımsatıyorsa, SFMoMA da bir yitik mimari içinde çağdaş bir anıt niteliği taşımaktadır diye düşünülebilir.

 

Müzenin teknik açıdan enerji bilinçli tasarılarını incelediğimizde, genelde geniş kapsamda değişik aktiviteleri içerdiği için fazla enerji tükettiğini görüyoruz. Geçici duvarları ağır ve taşıması çok pahalı, ısıtma ve soğutma yükleri çok yüksek ve çok katlı binada yangın çıkışlarını denetlemek için de fazla sayıda gözcü denetimi gerektirmekte. Mekansal hacimlerin ısıtılması, soğutulması ve havalandırmasında sergilenen nesnelerin bozulmaması için nem kontrolünün yapılması ve elektrikle ışıklanması da, mekanların büyüklüğüne oranla artmış. Bu fazla enerji tüketimine karşın aydınlatmada silindirik kuledeki gök penceresi ile gün ışığından azami oranda yararlanılmış ve elektrik kullanımı en azından bu mekanlarda asgariye indirilmiş. Müzenin elektrikle aydınlatma sistemi mekanların kullanımlarına göre özel olarak tasarlanmış. Örneğin, enflasyon galerilerinde sergilenecek esere göre aydınlatmada ışık kalitesi ve miktarı ayarlanabilmekte. Bu çözüm değişik eylemler için değişik aydınlatma tasarımı sunarak tutumlu enerji kullanımına örnek oluşturuyor.

 

Çoğu eleştirmenin işaret ettiği gibi SFMoMA olağanüstü iç mekan düzenlemeleri, güzel sanat koleksiyonları ve eşsiz dış görünümü ile kent içinde seçkin bir nirengi noktası olmayı başarmıştır.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


8016 - unknown - 38.107.179.239