Hadid ile Konuşma
Ahmet Özgüner
AHMET ÖZGÜNER: Tekrar gibi olacak ama, tasarım sürecinizi,
düşüncenizi bitmiş üründen bağımsız olarak açıklayarak başlamak iyi olur.
Tasarım sürecinizi nasıl açıklarsınız?
ZAHA HADİD: Bu süreç çok uzun bir zaman parçası içinde
oluştu. Bildiğiniz gibi, insanın bir çırpıda elde edebildiği bir şey değil bu.
Bu, içinde kendi yapma yolunuzu öğrendiğiniz bir şey ve çok kişisel bir şey.Ben
daima yanıt vermek için çalıştığım koşulları, bunun bir yarışma mı, bir program
mı, yoksa bir müşteriye yapılan bir soru mu olduğunu göz önüne alarak
değerlendiririm. Önce koşulları irdelerim ve aynı zamanda da bunun nasıl
açıklanabileceği üzerinde düşünürüm. Soyut bir biçimde bu koşulu nasıl
değerlendirerek başlayabilirsiniz? Ve aynı zamanda da mevcut koşulları
gözlemleyerek sizin düşüncenizin burada nasıl olabileceğini belirlersiniz. Bu
uzun bir süreçtir, birkaç dakika alabilir, yıllar alabilir. Süreç gerçekte şu
iki araştırmanın ortaya çıkışıdır: Biri programı, diğeri koşulları
araştırmaktır.Ve eşzamanlı olarak da bunlar bir biçimde bütünleşip tek bir
amaca dönüşürler.
AÖ: Başlangıçtan itibaren programla mı ilgilisiniz ve
programı yorumlamaya mı çalışırsınız?
ZH: Evet, daima.
AÖ: Bu süreç sonuç üründen bağımsız mıdır?
ZH: Hayır, ikisi de aynı şeydir.
AÖ: Yani, başlangıçtan itibaren, bir anlamda nerede
bitireceğinizi öngörebilir misiniz?
ZH: Hayır. Benim söylediğim şey, sürecin sonuçta nereye
varabilecekse oraya vardığıdır.
AÖ: O zaman sizin öykünüz yerleşim alanına ilişkin bir şey
oluyor.
ZH: Diyelim ki, belirli bir araziniz var, Londra’da,
İstanbul’da ya da herhangi bir yerde. Önce tasarladığınızın üzerinde etkisi
olacak global koşulları ele alırsınız. Bu, belirli bir konumdan kaynaklanan
generik bir proje olabilir ya da olmayabilir. Ardından kente ilişkin olan özgül
koşulları ele alırsınız.Böylece giderek sorun daha özgülleşir ve daha az genel
hale gelir. Daha sonra inşaat arazisi ve onun hemen yakın çevresi üzerinde
odaklaşırsınız. Bağlam, sadece yandaki yapıların yükseklikleriyle ilgili
görünür fiziksel koşullara ilişkin değildir. Çok daha genel bir şeydir.
Dolayısıyla, nasıl araştırmaya başladığınızın, araziye nasıl yaklaştığınızın ve
programı nasıl çözümlediğinizin ya da belirlediğinizin yaptığınızın üzerinde
etkisi vardır. Sizin ne yapmak istediğiniz bunlarla bağlantılıdır.
AÖ: Burada verdiğiniz konferansta “bir noktada mimarlığa
tercüme etmeye başlarsınız” demiştiniz.Bunu açıklayabilir misiniz?
ZH: Hayır, açıklamam.
AÖ: O halde, ilk eskizinizden başlayarak mimarlık yapmaya
koyuluyorsunuz.
ZH: Evet.
AÖ: Yani, tüm eskizler, iki boyutlu, üç boyutlu ve/veya
aksonometrik tüm çizimler...
ZH: Evet, bunların çoğunun inşaat alanının ve aynı anda da
programın çözümlenmesiyle ilişkisi var.Aynı zamanda da, bu projenin ne
olacağına ilişkin açıklamanız başka bir boyut katar konuya. Bunun bir projeye
dönüşmesi çok zaman alır. Kentsel ölçekli oluşu ya da küçük bir proje oluşu
fark etmez. Uzun zaman alır.
AÖ: Fiziksel girdileri projenin yerleşim alanından
aldığınıza göre kendinizi bağlamsalcı olmayan bir mimar sayabilir misiniz?
Ancak kültürel açıdan bir yerleşim konumunun Japonya’da, Londra’da ya da
İstanbul’da oluşu çok farklı olabilir.
ZH: Bir taraftan farklı olabilir, öte taraftan da benzer
olabilir. Öyle ki, bir tarafta çok genel global bir koşul vardır, diğeri de çok
özgüldür. Alışkanlıklar farklı olabiliyor, ama hepimiz aynı giysileri
giyiyoruz. Bu, sizin o şeyi nerede tasarladığınıza bağlıdır. Kırsal bir alanda
yerleşme tasarlıyorsanız ölçütleriniz çok farklı olacaktır. Taşkent’in uzak bir
bölgesinde okul tasarlıyorsanız bu da çok farklıdır. Kültürel etkileyicilerin
çok çeşitli olduğunu düşünüyorum. Kente ilişkin konuşuyorsak -genel olarak
kente ilişkin- bunlar bir yandan çok farklıdır, bir yandan da yoğun kentsel
koşullarda yaşamayla, kent yaşamıyla ilintili bir nezaket geleneğiyle
bağlantılı bir doku oluşumu onları birbirleriyle bağlantılı kılar. Bunlar çok
genel olabilecekleri gibi çok özgül şeyler de olabilirler. Örneğin, İspanya ve
İngiltere bir taraftan çok farklıdır. Çünkü, birincisinde yemek çok geç yenir,
ama bu çok önemli bir konu da değildir. Çevre, iklim, vs. etkili olur. Bu
projelerde daima bir uygarlık fikrinin altını çizersiniz ya da
yüceltirsiniz.Yerleşim alanı kırsal bile olsa, onun içinde varolabileceği bir
kentsel koşul yaratmaya çalışırsınız. Genellikle, uzak bir bölgedeki bir evden
değil, hep kentsel koşullar hakkında konuşuyorum.
AÖ: Kişilerin sizin mimarlığınızı nasıl yaşadıkları hakkında
neler düşünüyorsunuz? Londra’da ya da Viyana’da sokaktaki adam sizin yapınızı,
İstanbul’dakinden çok farklı olarak nasıl görebiliyor?
ZH: İnanıyorum ki, aslolan unutulmuş bir Modernite
geleneğinin varolduğudur. Bu bildiğiniz gibi, daha önceleri 60’lar ve hemen
dolaylarında anlaşılmış, kabul edilmiş ve yaşanmıştır; belki Türkiye’de o kadar
çok olmasa bile, diğer yerlerde böyle bir kavrayış var diye sanıyorum ki,
Modernite bizim değişen kültürel koşullarımızın yorumlanmasına ilişkindi. Ve
iki vechesi vardır: Birincisi, her koşulda üretilebilen generik bir projedir,
diğeri ise özgüldür. Ama sanırım biz bu geleneği unuttuk. Sanıyorum, bunu
çözümlemeye başlamamız ve erdemlerinin ve hatalarının ne olduğunu kavramamız ve
bunları nasıl giderebileceğimiz önemli konulardır. Çünkü, tüm Postmodernite ve
Tarihselcilik düşüncesi, Modernizm’in bazı açılardan yanıldığı üzerine oturur,
ama kimse de bunların ne olduğunu söylemez.Onlar sadece fiziksel görüntüye
tepki gösterirler. Onlar sadece gözükeni sevmiyorlar.Düşünülmesi gereken,
Modern projelerin büyük kısmının savaş sonrası Avrupa’sında gerçekleştirildiğidir.
Hızlı yapıldılar -acil bir konut ihtiyacı vardı- ucuz ve çok sıkı
yönlendirmelerle yapılmışlardı. Bu duruma bakarak konuşulduğunda, anlaşılması
gereken bir şeyi geliştirirken ya da değiştirirken neyin başarısızlıkla
sonuçlandığı ve neyi değiştirmeye ya da geliştirmeye başlayacağınızdır. Bu
sonuç, aksi halde tümüyle açıkta kalacak insanlara olabildiğince çok sayıda
barınak inşa etmek zorunluluğundan kaynaklandı. O zamanlar Avrupa baştan başa
bombalanmıştı ve dolayısıyla da, her aileyi minimum bir yaşam standardına sahip
etme fikri vardı. Başka biçimde sahip olamayacak olanlara konut sağlamak, ışık
vermekti sorun. Ölçüt buydu. Bu bir görünüş sorunu değildi; oysa, Postmodernizm
pastişle ilgili. Onlar yuvamsı bir görünüşü varsa, duvarın öte tarafındakini
tartışmıyorlar. Kozmetik olarak çekiciyse ve komşu binalarla uyumluysa olumlu
oluyorlar.
AÖ: Düşüncenizle ve farklı yaklaşımınızla gerçekte neyi
arıyorsunuz? Yani, bir anlamda neden kendinizi bu kadar yorup, bu kadar
kendinize işkence ediyorsunuz? Mimarlığınızla bir şeye karşıt ya da bir şeye
yandaş bir bildirimde mi bulunuyorsunuz? Yoksa bu sadece kişisel bir sanatsal
dışavurumdan mı ibaret?
ZH: Ben estetik değerlerle ilgili olduğunu düşünmüyorum. Bu,
mimarinin kültür, sanat, bilim gibi evrimci yönüyle ve değişimle ilgili. Sadece
mimari adına yapmakla ilgili değil, çünkü değişim zorunlu. Mimarlık, içinde
geçen yaşamı program olarak ya da toplumsal olarak daha iyi kılabildiğiniz bir
şey olduğu için önemlidir. Bunun tüm amacı yaşamı geliştirmektir. Benim de
çalışmalarımda yapmaya çalıştığım bu. Şimdi insanlar buna estetik açıdan
yaklaşıyorlar, ama aslında bu ikinci planda.
AÖ: Siz aynı konuya farklı yönlerden yaklaşan ve sonuç
olarak iyi mimari ürünler yaratan bir sürü mimarın olduğunu düşünüyorsunuz. Öyleyse,
sizinki sadece kişisel bir sanatsal dışavurum değil. Siz bir dışavurumcu
değilsiniz.
ZH: Hayır, bence mimarlık zevk fikriyle de ilgili. Ben
birinin öbürünü dışladığına inanmıyorum. Bu, ilginç görünen bir işin karşıtı
olarak, sıkılarak yaptığınız bir işin daha ciddi olduğu anlamına gelmez. Mekan
konusunda yeni bir fikir yaratmak ve geleneksel olmayan bir tutumla mekanları
birbiriyle ilişkili çalıştırmak önemlidir. Gerçekte, amaç, hedef, mekan içte ya
da kentsel anlamda, nasıl yaşadığınız, içinde nasıl devindiğiniz,
algıladığınız, kullandığınız ya da bunların hepsinin ne anlama geldiğidir.
AÖ: Postmodernite çağında, Modern Mimarlık’ın sunuluşunda
bir terslik görüyor musunuz? Buna nasıl bir eleştiri getirirsiniz?
ZH: Modernite’nin köktenci, ideolojik temellere sahip
olduğuna inanıyorum. Postmodernizm’in de kendi ideolojik temellerine sahip
olduğuna inanıyorum. Fakat, o gelişme diye bir şeyin varolmadığı düşüncesiyle
ilintilidir, yani, bir anlamda, eski geleneksel değerlere dönüp onları tekrar
etmeliyiz. Fakat Modern Mimarlık’ın kendi alanında gösterdiği yiğitlikle bu
tekrarı yapamadıklarından, pastiş yöntemi uygulanıyor. “Sanki onun gibi”
yapıyorsunuz. Asıl sorun, kentlerin artık kendilerini bu temel üzerine yeniden
üretemez olmalarıdır. Ben çalışma mekanı olarak kullanılan tapınaklar inşa
etmenin uygun olduğunu sanmıyorum. Asıl problem onların, duvarın öte yanına
hitap etmeyişleridir. Ancak, yaygın bir görüş kentlerin daha tutucu bir yolla
geliştirilmeleri gerektiğini öne sürüyor. Eski meydan fikrine ya da benzer
şeylere geri dönüyorsunuz; ama, bu gidilecek yön değil. Yaşam değişiyor ve daha
fazlasının yapılabileceğini düşünüyorum.
AÖ: Daha önce söylediğinize göre, Modern Hareket’in
toplumsal bir savı vardı ve sizin de daha önceki bir söyleşinizde bahsettiğiniz
gibi, toplumsal ve siyasal programlar bir anlamda mimarları da etkiledi.Bu,
mimarların toplumsal konularla ilgilenmesinin etik açıdan doğru olmadığı
anlamına gelmiyordu. Şimdi, ‘80 sonrasında Postmodernizm’de politika, ekonomi
ve mimarlık arasında yine bir ilişki var. Dekonstrüktivizm ve tüm bu değişimler
ortadayken ve dünya giderek daha parçalı hale gelirken ve ırkçılık sürüp
giderken biz nerede konumlanıyoruz?
ZH: Bunun epeyi zaman önce planlanmış olması gerektiğini, on
yıl içerisinde dünyanın nasıl olacağının düşünülmüş olması gerektiğini
sanıyorum. İlerde nasıl yaşayacağız? Nasıl çalışacağız? Aynı biçimde mi olacak?
Bütün bunları değerlendirir ve mimarlığa tercüme edersek, bu bir şeydir. Ancak
Modernistler öncelikle Modern yeni kent düşüncesiyle, yeni yaşam düşüncesiyle
ilgiliydiler. Erken denemelerin çoğu, yaşama koşullarına, konuta ve onun nasıl
geliştirileceğine ilişkindi ki, bunlar hala geçerlidir. Örneğin, İngiltere’yi
ele alırsanız, orada son 20 yıldır tek bir sosyal konut projesi gerçekleştirilmedi,
ama işsiz pek çok insan var, pek çok insan da sokakta yatıyor. Konut sorunu
yine hayati hale geliyor. Oysa, İngiltere’de 80’lerde tüm yaptıkları devasa bir
büro binaları yığını inşa etmek oldu. Yanıldılar, yalnız çirkin oldukları için
değil, boş kaldıkları için de...Ve çok ciddi olarak sadece görünüşle değil,
nasıl bir uygarlık biçimi yaratılmasıyla ve neyin uygun olduğu konusuyla da
ilgilenmeliydiler. Ve Doklar’da çevre tümüyle konut olduğu halde, konut değil,
sadece büro inşa ettiler. Modernistler’in pek çok gündem konuları vardı, ama
aslında onlar kentsel topografyayı değiştirebilecekleri fikrine sahiptiler. Yol
ağını değiştirebilirlerdi, bu ağ atlı arabalara göre oluşmuştu. Ama otomobil
gelmişti, tren gelmişti...Bunlar ve 19. yüzyılda demiryolları belirdiğinde kent
dokusunu büyük ölçüde değiştirdiler. Ve şimdi biz bu değişikliklerin yaşamımızı
olumlu biçimde nasıl değiştirebileceğini, nasıl etkileyebileceğini düşünmeyi
denemekten korkuyoruz. Bunları sadece olumsuz bir şey olarak düşünüyoruz. Krier
kentinde olduğu gibi otomobil sahibi olmaya karşı çıkamazsınız. Ya da bir eşek
sahibi olmayı öneremezsiniz. Ya da bir zanaatçı olarak yaşayamazsınız. Bu, en
azından benim açımdan bir fantezidir. Çünkü insanlar böyle yaşamak
istemiyorlar. Küçük bir topluluk, belki adeta bir küçük dini cemaat için bile
olsa, böyle bir yaşamı empoze etmek niye? Araba alabilen, arabayı kullanan ve
çok daha geniş bir kamu kesiminin bu tür şeylere sahip olduğu bir dünyada bu
fikri yerleştirmeye çalışmak neden? İnsanlar dışarı çıkmak, bir içki almak,
bütün bu şeyleri yapmak istiyorlar. Hiç de uygun olmayan bir yaşam biçimini,
geçmişte de varolmayan bir yaşam biçimini nasıl empoze edebilirsiniz?
AÖ: Tarih sizin için ne anlam taşıyor ve sizin
mimarlığınızda nerede konumlanıyor? Onu nasıl açıklarsınız? Ve buradan yola
çıkarak, şu ya da bu biçimde sizin adınızla birlikte adları anılan
Konstrüktivist ve Süprematistler sorununa gelmek istiyorum. Konstrüktivist
düşüncenin sizin tasarım sürecinizde hala bir yeri olup olmadığını ve bununla
bir zaman ilgilenip bırakıp bırakmadığınızı ya da hala size tasarlamak için
gerekli genel kuralları onun verip vermediğini öğrenmek istiyorum.
ZH: Süprematizm’e ilişkin her şey Modernite geleneğinin
tümünde vardır. Yani, sadece Süpermatizm’de değil. Ben bütünle, eşzamanlı
olarak ortaya çıkan pek çok Modern eğilimle birden ilgileniyorum. Bunda bir
sorun yok. Ancak, 20’lerde Rusya’da olup bitenle Avrupa’da ve ardından da
Amerika’da 20’lerle 30’larda olup bitenler arasında bir fark var. Hepsi de aynı
fikirle ilgililer: Şu ya da bu biçimde bir devrim var. Bu bir kültür devrimi,
siyasal devrim ya da başka bir şey olabilir. Hepsi de yeni bir dünya için inşa
etmekle ve 20. yüzyılın yeni bir yüzyıl olduğu fikriyle ilgililer. Yeni bir
dünya için inşa etmeliyiz. Ve böylece yeni bir bakışla konuya yaklaşmaya
başlıyorlar. Le Corbusier ve Mies gibi adamlar bir boşlukta ortaya çıkmadılar
ve bu görüşleri icat etmediler. Diğer yandan bunlar geleneksel yapı fikrine de
bakıyorlar. Dolayısıyla, mimarlığı bir gelişme süreci olarak duyumsuyorlar. 19.
yüzyıldan 20. yüzyıla geçiş böylesine keskin ve toplum da bundan ötürü şaşırmış
durumda. Geçenlerde Bauhaus’a gittim ve 20’lerde inşa edilmiş bu yapıyı görmek
şaşırtıcıydı -hala öylesine taze ve öylesine saydam ki...O halde, amaç bu
geleneği -bunu bir Modernite geleneği olarak alabilirsiniz- nasıl daha ileriye
götürebileceğiniz, onu bir kültürel koşul olarak nasıl ele alıp, ileriye
gidebileceğinizdir. Çünkü, bu gelenek politik nedenlerle 30’larda Avrupa ve
Rusya’da ve İngiltere’de de 60’lı yıllarda pek çok kişi için öldü.Tarihselçiler
eskiden çoğunlukla diktatörlük koşullarıyla bağlantılı bir politik üslubu
sunmaları gerektiğini düşünüyorlardı. Mimarlık böyle bir üslubun temsilcisi
olamaz. Modernite de olamaz.Dolayısıyla, kahramanlık dönemlerine gönderme
yaptığı savıyla tarihselci imgeler kullandılar.Tarihe bakarsanız bu daima
kültürel bunalım devirlerinde ortaya çıkar. Yaşamı anlamakta bir engeldir. Ne
zaman bir boşluk oluşsa insanlar daima dini ya da mimari köktenciliğe geri dönerler.Şimdi
benim için ilginç olanlar Ruslar. Çünkü Ruslar’ın iki gündem konusu var:
Birincisi program -yeni programlara talep yöneltiyorlar- ikincisi de yeni bir
vokabülere ihtiyaçları var. Programı bugüne kadar olduğundan farklı biçimde
yorumlama gereksinmesinden doğarak, mimarlığa enjekte edilen bütün Süprematizm
düşüncesi çoğunluğa yönelik bir kamusal program yapmaktı. Avrupa‘daki
Modernistler daha Püriten’diler ve Amerikalılar da daha gizli saklıydılar.
Bütün bunlar 20. yüzyılla ilintiliydi, çünkü ancak orada varolabiliyorlardı.
İnsanlar gezi yapabiliyorlardı. Bütün böyle şeyleri yapabiliyorlardı. Bu da bir
değişim anının varlığını onlara ilham etti. 70’lerin ortalarında insanlar
esoterik (belirli bir kapalı topluluğa özgü) şeylerden konuşmaya başladılar ve
dönemin tüm toplumsal gündem konuları bir kenara bırakıldı. Bunlar sadece
eleştireldiler. “Sorun”a da hiçbir deva önermediler.60’larda olup biten her
şeşe karşı eleştireldiler. Kent planlama anlamında zoninge, kötü sosyal konut
yerleşmelerine, vs.’ye, ama hiçbirine yanıtları yoktu. Bu da bir boşluk yarattı
ve bütün bunların yanılgı olduğunu söyleyen ve “hadi Antik Yunan’a dönelim”
diyen bir Tarihselci programla bu boşluk dolduruldu. Kahramanca mimarlığın
zirve noktası işte bu. Benim söylediğim şu: Süprematizm ilginçtir, çünkü çağına
ait olma fikriyle, kentin yorumlanmasıyla, programla, tüm bir saydamlık
düşüncesiyle, tüm kesişim ve çatışmalarla, vs. ile ilgilidir. Bu başlangıç
yoludur. Ardından soyutlama yoluyla yeni bir plan yapıyorsunuz, zemini ya da diğer
katları içeriyor ve o plan çok daha büyük bir akışkanlık gösteriyor.
Biliyorsunuz, selüler değil, kutucuklardan oluşmuyor, çok daha akışkan. Tüm
Dekonstrüktivizm’se bizim hepimizi tarihselciliğe karşı olduğumuz için bir
araya koydukları bir serginin adı. (MoMA’da yapılan ilk ünlü Dekonstrüktivizm
sergisini kastediyor.)
AÖ: Modernite projesinin tamamlanmadığını söyleyen
Habermas’la aynı fikirde misiniz?
ZH: Evet, devam eden bir şeydir o.
AÖ: Biraz önce Dekonstrüktivist bir mimar olarak
sınıflanmaktan hoşlanmadığınızı ve bunun sadece bir grup insanı bir araya
getiren bir serginin adı olduğunu, öteki 7 mimardan ayrıldığınız belirli
konular bulunduğunu, bazılarıyla aranızda uçurumlar olduğunu söylediğiniz ve
ayrıca geçen günkü görüşmelerimizden birinde, Avrupalılar’ın düşündüğü gibi
düşünmediğinizi, farklı olduğunuzu belirtmiştiniz.
ZH: Şöyle, tüm sorun şu...Demek istiyorum ki, bugün
biliyorsunuz, pek çok moda kuram var; Heidegger’ci olabilirsiniz, Deleuze’cu
olabilirsiniz. Hepsinin de fikirleri bir başka düzenin varolduğuna ilişkindir.
New York’daki gösteridekileri bir araya getiren de buydu. Hepsi farklı bir
biçimde bir şeyler yapmayı deniyorlardı. Başka bir düzen egemen oluyordu.
Batı’da şimdi farklı düşünme fikrini ele alan önemli bir tartışma konusu var.
Batılı mimarlar hiçbir zaman sezgisellik düşüncesini ele almadılar.Sezgisel,
aptalca anlamına geldi. Başkaları tarafından 20 yıl önce kabul edilmiş felsefi,
bilimsel kuramlar mimari bir anlamda yorumlanmaya başladılar. Çünkü o alanlarda
onları geçerli kılan şey, mimari fikri de geçerli kılardı. Fakat bunun gerekli
olmadığını düşünüyorum, çünkü mimarların kendi felsefi kuramlarını icat edecek
yiğitlik ve özgüvenleri olmalıdır. Pek çok alanda birden aynı anda ortaya çıkan
şeyler olmalıdır; bilimde, müzikte, mimarlıkta. Hepsi de bir diğerinden
habersizce ortaya çıkmıştır aynı anda. Fakat, bu gerçeği kendi fikirlerini
doğrulamak için kullanmalarının gerektiğini sanmıyorum.
AÖ: Öyleyse kendinizi diğer mimarlardan daha sezgici
buluyorsunuz.
ZH: Yo, daha sezgici olduğunu sanmıyorum. Sadece geçerli
başka bir yolun olduğunu da kabul ediyorum. Yani, benim kişisel yolum anlamında
değil. Pek çok kişinin kendi yolunda yanıtlar verdiğini düşünüyorum. Yani,
Derrida’nın Dekonstrüktivist kuramlarını kastediyorum. Kökende biz başka bir
düzende yapmayı aradık. Ve şimdi üzerinde konuştuğumuz da budur. Bu karmaşık
bir sorun. Çünkü düşünce düzeninizin ille de Batılı rasyonale uygun olması
gerekmez. Bu yolda Batılı mantık doğrultusunda bir şeyler yapabilirsiniz tabii.
Ama mantıksal olan nedir? Başka bir mantık, mantıklar var. Batılı ya da Doğulu
olmaları gerekmiyor. Hepsi de mantık.
AÖ: O halde Dekonstrüktivizm sergisi sizleri sürece bakarak
değil de, sonuç-ürüne bakarak bir araya getirdi.
ZH: Hayır, o zamanlar bu adamlar tarihselci yoldan bir
şeyler yapmıyorlardı ve benzer şeyler yapmayı düşünüyorlardı. Ya da bazı
şeyleri kırmayı düşünüyorlardı. Parçalamayı...Dekonstrüktivizm iki sözcüğün
bileşiminden, dekonstrüksiyon ve konstrüktivizm sözcüklerinden doğdu. Bazıları
Derrida’nın ilkelerinden, yapısalcı kuramlardan etkilendi, bazılarının farklı
ilkeleri vardı. Aralarında bir bağlantı tabii ki vardı. Fakat bu başka bir
yoldan yapmanın arayışına ilişkin bir bağlantıydı.
AÖ: Bunlar hala geçerli mi? Dekonstrüktivizm’e ilişkin
okuduğumuz her makalede sanki bir utangaçlık var. Dekonstrüktivizm bir üslup
değildir diye. Sanki tavır almaktan kaçınıyorlar gibi.
ZH: O ne bir eylemdir, ne de bir üslup. Böyle adlandırıldı.
Bazıları ona Yeni Modernizm demeyi deniyorlar. Fakat, ille de bir etikete sahip
olmak niye? Aslolan hepimizin kendi yolumuzca Modernist olduğumuzdur.
AÖ: Yani kendinizi Mies ya da Corbusier gibi mi Modernist
sayıyorsunuz?
ZH: Hayır, hayır. Kendimi başka bir geleneğe değil de, bu
geleneğe ait sayıyorum. Modernite fikri içinde düşünüyorum. İnsanlar
Dekonstrüktivistler’in fikirlerinin ne olduğunu anlamıyorlar.
AÖ: Şimdi pedagojik bir soru: Ünlü mimarlık okullarında,
özellikle de Birleşik Devletler’dekilerde tanınmış mimarları konuk atölye
hocası olarak davet etmeye yönelik bir eğilim vardır. Siz nasıl öğretiyorsunuz?
Ve çok klasik olan usta-çırak ilişkisini nasıl ortadan kaldırıyorsunuz? Böyle
bir atölyede herkesin sizin atölyenizin nasıl olacağına ilişkin önyargıları
vardır ve orasını da bu nedenle seçerler zaten. Mimarlığa yaklaşımı sizinkinden
tümüyle farklı olan bir öğrenciye nasıl davranırsınız?
ZH: Öğretirken aslında proje vermem, bir durum veririm.
Yıllar boyunca hep geniş bir yerleşim alanı verdim. Aynı şekilde öğrenciyi
sizin yolunuzda yapması ya da yapmaması için zorlayamazsınız. Geçen yıl
Colombia Üniversitesi’ndeyken proje konusu nazım plan fikrine geri gitmeye
yönelikti. Artık bu moda bir konu değil. Benim sorunumsa, “yeni bir kent için
bir nazım planı nasıl yaparsınız”dı. Bu, grup olarak çalıştıkları ve benim elimden
değil, başka bir elden çıkmış gibi gözüktüğü için ilginçti. Bu yıl oldukça
farklıydık. Yine ilginç bir proje verdik ve her biri farklı yollardan giderek
çalıştılar. Global bir durumla, konuma ilişkin bir durumla ve projeleri için
spesifik olan bir durumla ilgilendiler. Sadece projeye ya da yapıya ulaşmayan
soyut bir çalışma değil, her şeyi yaptılar. Tüm bu şeyleri yapmış olmaları
önemliydi.
AÖ: O halde mesleki yaşamınızda mimari yaklaşımına tümüyle
karşıt doğrultuda olsanız da, atölyenize tarihselci yönelimli bir öğrenci
gelebilir.
ZH: Bu bir tarihselcilik sonucu değil; çünkü tümüyle
ideolojik bir problem haline gelebiliyor o zaman.Ben öğrencilerin farklı şeyler
yapabileceklerini düşünüyorum. Ardında fikir desteği varsa, nasıl gözüktüğünün
önemi yok. Benim için önemli olan, başka bir görüş geliştirmek ve onu
desteklemektir.
AÖ: Mimarlıkta özgürlük ya da mimarlık düşüncesinde
özgürlük. Peki şimdi nerede duracağız ve mimari söylem nereye gidiyor?
Frankfurt Müzesi’ndeki “mimarlığın sonu” tartışmaları hakkında
konuşursanız...Bu tartışmalarda siz toplumsal sorunlarla, bugünün mimarlığının
toplumsal konularıyla müthiş ilgiliydiniz.
ZH: Nereye gittiğini bilmiyorum, ama mimarların hesaba
katmadıkları bir problemin varolduğunu biliyorum. İnsanlar bina yapmıyorlar,
mimara ihtiyaçları yok, yaşam devam ediyor. Büyük kentler böyle gelişiyor;
Atlanta, Singapur ya da herhangi bir yer. Büyük Amerikan kentleri Portman türü
mimarlık çevresinde gelişiyorlar. Dünyada herkes bunu küçümsüyor, çöplük olarak
değerlendiriyor. Fakat bunun Amerika’nın durumu üzerinde büyük etkisi var.
Ortada önemli bir boşluk var, bağlantı yok. Son olarak da ben en ilginç
projelerin çok geniş projeler olduğunu ve kolektif biçimde yapılması
gerektiğini düşünüyorum. Politik bir amacın bir parçası değilse, okullar için
bir konseptiniz olamaz. İyi bir işin ortaya konabilmesi ancak böylesine hızlı
değişen bir durumda söz konusudur. Ve bu diyalogla olmalı, ama bürokrasiyle
olmamalıdır.
AÖ: Şimdi Üçüncü Dünya ülkelerindeki duruma atlıyorum. Biz
Batı dünyasını ideal dünya olarak değerlendirdik. Yaşamın orada kolay olduğunu
düşünerek kendi ülkelerimizdeki koşulları küçümsedik.Ardından avant-garde
mimarlıkla ya da sizin mimarlığınızla karşılaştığında, insanlar kendilerini çok
yabancılaşmış hissediyorlar ve hemen bir klişe ortaya koyuyorlar: “Bu zenginin
mimarlığıdır ve bizimle de hiç ilgisi yoktur.” Ben bunun doğru olduğuna
inanmıyorum. Fakat, bunu sizden duymak önemli; çünkü buna Rem Koolhaas ya da
Wolf Prix de cevap verebilirdi, ama bunun etkisi aynı olmazdı. Ancak cevabı
sizden duymak insanların farklı bakmalarına olanak verebilir.Örneğin, Londra ya
da Viyana’nın Türkiye’nin ya da Birleşik Devletler’in kimi kentlerinden daha
tutucu olduğunu hissediyorum.
ZH: Temelde ben bir Avrupalı değilim, bu temel problem.
Yerini değiştirmiş olmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Avrupalı değilim, ama
Ortadoğu’da da çalışmıyorum. Bunun bana bir tür serbestlik verdiğini beni
özgürleştirdiğini düşünüyorum. Benim hakkımda ne düşündükleri umurumda değil bu
kişisel bir şey. İnsanlar gerçekten de “İslam mimarlığı” ya da “Doğu” dedikleri
şeyleri analiz ettiklerinde, bunun ne kadar soyut bir şey olduğunu fark
edeceklerini anlamıyorlar. Tüm bu soyutlama fikri büyük ölçüde Doğu’yla ilgili
bence. Bizim düşünce biçimimiz Batı’dakinden farklı, yani daha matematiksel,
daha soyut; şu hat sanatı çok daha akıcı. Bu tür şeylerin sizin üzerinizde
etkisi oluyor. Fakat sizin değer yargılarınız farklıdır. Yeni olan her şeyi
insanlar olanaksız, yabancı, hatalı olarak görüyorlar. Yüzyıllardır durum
böyle. Ben, en önemli mesajın yaşamı daha iyi yapma amacı olduğuna inanıyorum.
Bunun da bir formülü yok. Farklı biçimlerde yaklaşabilirsiniz. Dolayısıyla,
Türkiye’de öğretim görevinde bulunmanın çok farklı olduğunu sanıyorum.
Profesörlerin çok daha yaşlı olduğu Almanya’da da bu böyle olmalı. Bugün
Batı’daki okullarda yürütülen çalışmaların da göz ardı edilebilir kalitede
olduğuna inanıyorum. Onlar ancak belirli bir fikre yönelikseler değer
taşıyorlar. Londra’da olduğu gibi sadece gözleme yönelikse...Bütün okullar
sadece zaten gözlem projeleri yaptırıyorlar. Fakat bu ancak belirli bir şeye
uygulanabilen, ama projeye dönüşmeyen bir fikir geliştirdiğiniz zaman
önemlidir. Dolayısıyla, kişinin diğer insanlara ve öğrencilere ve mimarlara
karşı daha çok cömert olması gerektiğini ve kendi inançlarını bir an için bile
olsa bir kenara bırakabilmesi gerektiğini düşünüyorum.
AÖ: O halde, sizin mimarlığınızın yalnızca yaşam koşullarını
geliştirmediğini, fakat farklı kültürler için de geçerli olduğunu
söylüyorsunuz.
ZH: Evet. Bazı kültürler ilginç olabilir, bazıları da
değildir. Çinliler, örneğin, Batı gibi olmak istiyorlar. 50 yıldır orada bir
mimarlık kültürü yok. O halde ne getirecekler yanlarında, örnekleri ne? Ortada
büyük bir boşluk var. Neyi örnek alacaklar? Dolayısıyla, yeniyi icat etmek
zorundalar.
AÖ: Bundan ötürü, çoğu toplumda insanlar örnek olarak bir
biçimde geçmişe bakıyorlar ve oradan bazen...
ZH: Hayır, yapmamalılar.
AÖ: Yapmamalılar, ama yapıyorlar.
ZH: Yapıyorlar, fakat Doğu’da...Ben bir Iraklı’yım ve benim
tarih fikrim Amerikalı’nınkinden çok farklıdır. Tarih bizim yaşamımızın bir
parçasıdır. Mezopotamya’da beş bin yaşındadır. Amerikalılar’ın kültürü yoktur.
Kendilerini geçerli kılmak için kültürü Avrupa’dan almak zorundalar. Fakat biz
niçin aynı biçimde davranalım? Aynı durumda değiliz ki.
AÖ: Şimdi de Amerikalılar’ın Postmodernist mimarlığını kopya
etmeye geldik.
ZH: Amerikalılar Avrupalı Schinkel’i kopya ettiler, sonra da
Avrupalılar onu geriye kopya ettiler. Ama neden?
AÖ: Bu bir imza sorunu: Bu benim tüm konferans dizisindeki
her konuğa sorduğum bir soru. Bir müşteri Zaha Hadid’e geldiğinde Tokyo’da da,
Londra’da da olsa, bir Zaha Hadid binası ister.Biliyorsunuz, onlar imza satın
almaya çalışırlar.
ZH: Bazıları evet.
AÖ: Siz kendi tasarımınızdan tümüyle farklı bir şeyle ortaya
çıkarsanız onları düş kırıklığına uğratmış olmayacak mısınız?
ZH: Belki öyledir. Benim yapıtıma bakarsanız 10-20 yıllık
bir süre içinde benzer nitelikte gözükür. Ama aslında daha titizce incelenirse
farklıdır. Biliyorsunuz, dikkatlice bakıldığında nesneler değişirler. Çünkü 5
ya da 10 yıl sonra bugünkünden farklı görüşleriniz olacaktır. 15 yıl önceki
programın aynısına sahip olsanız bile. Zaman içinde her şey değişir. Örneğin,
geçenlerde Galler’deki büyük bir yarışma projesinde seçildik. İki aşamalı bir
yarışmaydı ve biz birincisini geçtik. Bizim projemiz olduğunu anlayamamışlar.
Bu çoğu yarışmada oluyor şimdilerde. Siz yeni bir şey bulmaya çalışırken, tipik
olmayan bir şey yaparsınız ve başka biri de sizi kopya eder. Kimin yaptığını
bilemedikleri için yarışmalarda büyük karışıklıklar oluyor. Ama her zaman
tahmin edebilirler. Paris Opera Binası yarışmasında Richard Meier’in başına
gelen buydu. Richard Meier olduğunu sandıkları birini ödüllendirdiler. Ama o
değildi. Bu standart bir şey, pek çokları onlara şimdi ne vereceğimi
bilemiyorlar.
AÖ: Son soru geleceğe yönelik bir şey olacak, özellikle de
genç Türk mimarlarına ya da şimdilerde öğrenci olanlar için. Şimdi okullardaki
atölyelere baktığınızda Dekonstrüktivist mimarlığın o çarpık açılarını,
düşeyden kaçmış duvarlarını kopya etmeye yöneldiklerini görürsünüz. Bunu grafik
olarak yaparlar sadece. Kullandıkları malzemeye ve davranış biçimlerine ve
hocaların üniversitelerde söylemek zorunda olduklarına bakarsanız, olup biten hakkında
hiçbir fikirleri olmadığını görürsünüz. Ardlarında sağlam bir inanç ve düşünce
yoktur. Ve bu çok korkutucu. Pek çok öğretim üyesinin yaptığı projelerde de o
çarpık koridorlar var; ama bunları çizimlerde çok klasik bir biçimde
betimliyorlar. Çünkü gerçekte başka bir biçimde yapmayı bilmiyorlar. Böyle bir
yaklaşıma karşı tepkiniz ya da mesajınız ne?
ZH: Öğretme işinin zor bir şey olduğunu düşünüyorum.
İnsanlara öğretmenin iki yolu var. Biri onlara doğru yolu göstermek. Diğeri de
özgür bırakıp kendi yollarında gitmelerini sağlamak. Bunların ikisi de geçerli
deneylerdir. Fikirler geliştirmek için zaman harcamayı, görüntüye karşıt olarak
düşünceyi daha önemli buluyorum.
AÖ: Fikirlerden söz ettiğinizde, bunlar mimari nitelikte mi,
yoksa...
ZH: Evet mimari fikirler. Tüm sorun açısından en önemlisi o.
Eğer fikirler yaşam mekanlarıyla da rahat mekanlar olarak uygunsalar ne olursa
olsun iyidirler. Benim rahatsız edici bulduğum şey, çoğu zaman tüm bir gelenek
fikrini, tüm bir programı yorumlama fikrini anlamamalarıdır. Amerika’ya bakın.
Güzel görünüşlü binalar yapıyorlar ve içleri çorbaya benziyor. Birinin diğerini
içereceğini fark etmiyorlar. Eğer binayı eritirseniz onun yalnız dışı değil,
içi de erir. Dolayısıyla onların yan etkilerini anlamak zorundalar.
AÖ: Mimarlık tümüyle mekana ilişkin bir şey mi?
ZH: Ben mekanın unutulduğunu düşünüyorum. Mekanı sadece
geleneksel anlamıyla düşünüyorlar.Onu büyük bir oda ya da büyük bir meydan gibi
ele alıyorlar. Ben gerçek Modernite’nin mekana ilişkin olduğuna inanıyorum. O,
“malzeme lüksü”ne karşıt olarak “mekan lüksü” ve daha çok mimarlık demektir.