Zaha Hadid ve Dekonstrüktif
Söylemin Eleştirisi
Uğur Tanyeli
Mark Wigley ve Amerikan mimarlık camiasının “doyen”i Philip
Johnson 1988’de New York’un ünlü Modern Sanatlar Müzesi’nde “Deconstructive
Architecture” sergisini düzenleyeli beri, bir grup çağdaş ürün ve mimarı
nitelemek için “dekonstrüktif” ve “dekonstrüktivist” sıfatlarını kullanmak
iyice genelleşti. P. Eisenman, F. Gehry, R. Koolhaas, B. Tschumi gibi adları
içeren Dekonstrüktivistler içinde tam bir grup tutarlılığından söz etmek zor.
Zaha Hadid’se bu grubun birbirine oldukça gevşek biçimde bağlı üyeleri içinde
bile iyice aykırı bir kişilik gibi duruyor. En azından, Hadid onların hepsinden
daha “uç”ta. Öyle ki, mimari çizim ve tasarımın giderek manyere olan
teknikleriyle çağdaş mimarlık dünyasındaki arayış ve değişimlere aşina olmayan
biri, Hadid’in gerek çizimsel, gerekse de inşa edilmiş ürünlerini “delirium
tremens” örnekleri sayabilir. Oysa, bunlar Hadid’in hezeyanları değil; tam
tersine, bilinçli bir yönelimin örnekleridir.
Belki bunu söylemek için çok erken; ama, Hadid’in tarihsel
rolü Dekonstrüktivizm’i tek başına tanımlayacak oranda örnekleyici bir mimarlık
geliştirmiş oluşundan kaynaklanıyor. Bu tutumu nedeniyle hiçbir kuramsal metin
yazmamış oluşuna karşın, Hadid’in “söz”ü alabildiğine önemli bir hale gelir.
Öyle ki, şayet Postmodernizm Habermas’ın düşündüğü gibi “Modernlik projesinin
dekonstrüksiyonu” diye yorumlanacaksa, bu “söz” dünya kültür tarihinin bugünkü
büyük dönemecinde beliren kimi yönelimlerin yetkin bir açıklaması olarak da ele
alınabilir.
Hadid’in yaptığı şey özetle, Modernist geleneğin konstrüktif
mantığının yerine kendi “dekonstrüktif” mantığını yerleştirmek olmuştur. Bunun
anlamı şudur: Modernist retorik önce öğelerine ayrıştırılmış, sonra da o öğeler
Modernist estetiğin öngörmediği yeni ilkeler ve yeni bir sentaktik yapı içinde
ve yeni bir bağlamda bir araya getirilmiştir. Dolayısıyla, Hadid’in bütün
ürünleri, kendilerini var eden biçimler repertuarı açısından düpedüz
Modern’dir. Ancak, Modernizm bir biçimler vokabüleri değil, bu vokabüleri ve
biçimlendirme eylemini yönlendiren bir ana eksen çevresinde bir araya gelen
kapsamlı bir düşünceler ailesidir. Hangi alanda ve hangi düşünsel yaklaşımla
olursa olsun “modernlik projesi” denen ailenin ekseni “akılcılık”tır. Bundan
ötürü, Modern’e başlangıç olarak 18. yüzyıldaki Aydınlanma Çağı’nın alınışı bir
rastlantı değildir. Aklın her doğruyu bulabileceğine ya da akılla keşfedilmesi
olanaklı bir “doğru’nun bulunduğuna duyulan inanç Modern Çağ’ın ana başlatıcı
paradigmasını oluşturur.Dekonstrüktivist mantıksa önce söz konusu paradigmayı
yadsır. Hadid’in projelerinin gözlemcide ayakta durup duramayacaklarına ilişkin
ciddi kuşkuları uyandırması bundandır. Akıl, bu biçimler ve renkler
dağdağasının nasıl inşa edilebileceğini sorgulamadan edemez. Oysa, gerçekte
mühendislik teknolojisinin bugünkü gelişme düzeyi bunları gerçekleştirmeye
pekala da yeterlidir.Demek ki, sorun bunların inşa edilemeyecek “irreel”
projeler oluşundan kaynaklanmaz; yalnızca öyle gözükmektedirler. Hadid statik
kurallarını ve aklı değil, statik açıdan dengeli bir yapının nasıl olacağına
ilişkin apaçık ve besbelli gerçeklermiş gibi sunulan kimi önyargıları
yadsımaktadır.
Derrida’nın felsefesinde “ussal”ın yanına “çılgınca”nın
yerleştirilmesine dayanan bir kavram ikizinin var edilişi bu Dekonstrüktif
yadsımanın bir sonucudur ve Dekonstrüktivistler Postmodern Çağ’da bilginin
niteliğini böylesi ikiz kavramlarla açıklamaktadırlar. En azından mimarlık
epistemolojisinin çerçevesini çizen artık bu tür ikiz kavramlardır. Mimarlıktaki
güncel gelişmeler çok geniş, hatta evrensel ölçekteki bir değişimin bileşenleri
olduklarından ötürü de Hadid’in mimarlığı (“söz”ü) çağın ruhunu her şeyden daha
iyi somutlaştırmaktadır. Descartes’ın “Yöntem Üzerine Konuşma”sının
Feyerabend’in “Yönteme Karşı”sıyla hırpalandığı bir dönemde bir mimarın çıkıp
“ussal-çılgınca” bir tavır geliştirmesi çok doğal gözüküyor. Feyerabend
bilimsel yöntemin sürekli kendi kendini açıklayan bir yargılar sistemi olduğunu
düşünüyorsa, Hadid de Modernizm’in ussal çerçevesinin gerçekte kolayca
yanlışlanabilir ve gözden çıkarılabilir olduğunu gösteriyor. Onun hemen hemen
hepsi yayınlanmış çalışma eskizleri projelerinde ne denli “çılgınca” çıkış
noktalarından yola koyulduğunu belgeler. Çalışmaları daima soyut, anlamsız ve işlevsel
olarak gerekçesiz Kandinsky’vari resimsi “çiziktirmeler”den başlar.
Modernizm’in akılcı penceresinden bakılırsa, buradan başlayıp mimarlığa giden
bir yol olmamalıdır. Salt ussal paradigmalar doğrultusunda ele alındığında
resimsel bir kompozisyon mimarlığa dönüştürülemez. İki boyutlu bir estetik
yaşantıyı “n” boyutlu bir yaşantı haline getirmek olanaksızdır; aradaki
kategorik ayrım giderilemez. Oysa Hadid bunun başarılabileceğini sonuçta
projeler ve sonra da yapılar ortaya koyarak kanıtlar.
Yukarıdaki kısa açıklama Hadid ve benzerlerinin yaklaşımına
neden “Dekonstrüktivizm” adının verildiğini, yani, neden “Konstrüktivizm”
terimini olumsuzlamaya dayanan bir “de” önekli terim yaratıldığını
aydınlatıyor: Dekonstrüktivizm, konu üzerinde yazan önceki araştırmacıların da
fark ettiği gibi, 1920’lerdeki Konstrüktivizm’in mirası üzerine oturmaktadır.
Nitekim, Hadid de Konstrüktivistler’den yararlandığını bir konuşmasında
belirtir. Ancak, bu akıma çok şey ve belki de tüm biçim dilini borçlu olan
Hadid aynı zamanda 1920’lerden beri hemen hemen her Modernist yönelimin
belkemiğini oluşturan Konstrüktivist düşünceyi en kesin biçimde hiçleştiren
mimarlardan da biridir. O, adeta böyle bir düşünce hiç varolmamış, Lissitzky,
Tatlin, Leonidov vd.’nin amaçları yalnızca yeni bir dil yaratmakmış gibi
davranmayı yeğlemiştir. Konstrüktivistler‘in mimarlık-ötesi nitelikteki
kaygılarından bağımsız düşünülmesi zor olan söylemlerini yalnız sanatta değil,
toplumsal örgütlenmede de devrimci olan yönelimlerini bir yana bırakmış, ama onların
mimari mirasından yararlanmakta tereddüt etmemiştir.
Konstrüktivistler mimari retoriğin denge, simetri, düzen,
kompozisyon ve strüktüre ilişkin tüm olağan ve alışılagelmiş kurallarını
yadsırken, kendi yeni siyasal, toplumsal ve kültürel önerilerinin zorunlu
kıldığı şeyi gerçekleştiriyorlardı. “Modernist toplum projesi” Konstrüktivist
Mimarlık’tan bağımsız düşünülmemişti. Yeni toplum eskisini var eden düzen
bağıntılarınca biçimlendirilmeyeceğine göre, yeni sanat ve mimarlık da eskinin
düzen bağıntılarını yadsıyacaktı. Bu nedenledir ki, mimarlık
Konstrüktivistler’in tüm dünyaya ve tüm toplumsal etkinlik alanlarına
yönettikleri kapsamlı bakışın sadece bir parçasıydı. Türkiye’de Atatürk çağının
başlayışı bile onlar tarafından bu bakış çerçevesinde değerlendirilmiş ve
örneğin, Polonyalı Mieczyslaw Szczuka “Kemal’in Konstrüktif Programı” diye bir
kolaj yapabilmişti. Oysa, ne Hadid’in ne de diğer Konstrüktivistler’in böyle
politik-toplumsal kaygıları ve sorumluluk duyguları yok. Onlar henüz
tüketilmemiş biçim kaynakları ararken buldukları ilginç bir Modernist formülü
sömürmektedirler.
O halde, “Umriss” dergisinin bir söyleşide Hadid’e
yönelttiği “Siz yeni bir moda yarattığınıza ilişkin bir korku duymuyor
musunuz?” biçimindeki soru hiç de haksızlık sayılmamalıdır. “Moda” sözcüğü
böylesi durumlarda taşıdığı aşağılayıcı anlamlardan yalıtılırsa, Hadid’in ve
belki de tüm Dekonstrüktivistler’in tavrını başka bir biçimde nitelemek zor
olacaktır. Eğer, moda hızlı tüketimin hem nedeni hem de sonucu olan bir
“değişiklik adına değişiklik” güdüsüyse, gerisinde kapsamlı düşünsel iddialar
bulunmayan her biçim kombinasyonu moda olarak tanımlanabilir. Doğal olarak
böyle bir yönelim ömürsüz olmak zorundadır; çünkü, büyük düşünce ailelerini yok
etmek için sistematik bir soykırım gerekirken, ne denli güçlü olursa olsun
“yalnız” bireyler kolayca bertaraf edilebilmektedirler.