Dekonstrüktivizm: Dün ve
Yarın
Aykut Köksal
Üç yıl önce New York Modern Sanatlar Müzesi’nde, aralarında
Zaha M. Hadid’in de bulunduğu yedi mimar “Dekonstrüktivist Mimarlık” adını
taşıyan bir sergide bir araya geliyordu. Serginin düzenleyicileri arasında tüm
yüzyılın önde giden mimarı Philip Johnson da yer alıyordu. Ne ki, Philip
Johnson sergi kataloguna yazdığı giriş yazısında yeni bir mimarlık hareketiyle
karşı karşıya olmadığımızı, Dekonstrüktivizm’in doğrudan yüzyıl başının
devrimci hareketi Konstrüktivizm’in biçim dünyasına bağlı olduğunu
vurguluyordu.
Burada, Konstrüktivist hareketin Modernizm’in en keskin
manifestolarını yayınladığını ve Rusya’dan Hollanda’ya dek başı çeken tüm
Modernist savaşımcıları bünyesinde toplandığını anımsayalım.Gerçekten de Konstrüktivist
mimarlık bir yandan estetik gerçekliğin tek doğrucusu doğrudan inşa gerçekliğin
kendisidir savıyla işlevselciliğe bağlanırken, bir yandan da modern yaşamda
makinenin önemini vurguluyor ve bir inşa modeli olarak makineyi öneriyordu.
Buna koşut bir yaklaşımı Le Corbusier’de izlemek Konstrüktivist hareketin
yüzyıl başındaki ağırlığını gösterir. “Vers une architecture” adlı yapıtında Le
Corbusier, Yunan Dor tapınağıyla otomobilin evrimini karşılaştırmakta ve
otomobilin Endüstri Çağı’nın üretim ruhunu yansıtan bir yetkinlik örneği
olduğunu söylemektedir. Le Corbusier, giderek “ev bir barınma makinesidir”
diyecektir.
Dekonstrüktivist mimarlıkla Konstrüktivist mimarlık
arasındaki büyük benzerlik doğal olarak temel bir konuyu gündeme getiriyor:
Modernizm’e geri dönüş mü? Modernizm’i içerdiği söylemle bütün olarak
düşünürsek, kuşkusuz hayır. Modernist bildirimin bugün yinelenemezliği
tartışılamaz bir gerçektir.Nitekim, Dekonstrüktivist hareketle Konstrüktivist
hareket arasındaki en temel ayrım, Konstrüktivizm’in yoğun bir bildiri
taşımasına karşın, Dekonstrüktivizm’in yeni bir söylem kurma gibi bir
endişesinin olmamasıdır. Ancak, iki mimari arasındaki koşutluk bir başka
değerlendirmeyi tartışma düzlemine sokuyor. Dışarıdan taşıma zorlayıcılığına
karşın, Modernizm’in tekil dil bağlayıcılığı yüzyılın önemli bir bölümünde
egemenliğini sürdürebilmiş, Modernizm sonrasının sınır tanımaz çoğulluğu ise
beklenenden de erken bir tıkanmayla karşı karşıya gelmiştir. Başka bir deyişle
kısıtlanmayanın tıkanması, kısıtlananın tıkanmasından da daha çabuk olmuştur.
Bu noktada “gelecek tartışması” önem kazanıyor. Bugün en azından denetimsiz
çoğulluğun varolabileceğini, ancak “denetimsiz çoğulluk” üzerine bir gelecek
kurulamayacağını biliyoruz.
Dekonstrüktivizm’i Neo-Modernist bir hareket olarak
tartışmaya başlamadan ya da Neo-Modernizm’in önümüzdeki günlerde mimarlık
gündeminin ana konusu olup olmayacağına bakmadan önce, Modernist tıkanmayı
yeniden değerlendirmede yarar var. Modernizm’in önerdiği dil tekilliğinin
Endüstri Devrimi öncesinde doğal bir biçimde varolduğunu biliyoruz. Ve bu
nedenle tüm tarımsal üretim dönemini “Doğal Dil Çağı” olarak adlandırıyoruz. Ne
ki, kurmaca bir dilin “tekilliği” ile Doğal Dil’in “tekilliği” önemli bir ayrım
taşıyor. Doğal Dil evrime uğrayabilirken, kurmaca bir dil daha başlangıçta
belirlenmiş bir durallığa mahkum. Başka bir deyişle, Doğal Dil eşzamanlı
kesitte değişmez, artzamanlı kesitteyse değişken. Bu yüzden varolabilme
koşulları sürdükçe Doğal Dil tıkanmaya uğramıyor. İşte Modernizm’in temel
sorunu burada: Önerdiği kurmaca dilin varolma koşulları sürüyor (belki de bu
yüzden Neo-Modernist hareketler ortaya çıkabiliyor). Ne var ki, doğal bir
Dil’in yaşam damarlarından yoksun olduğu için ancak anlamsal arka düzlemden
yoksun geri dönüşlerle yeniden gündeme gelebiliyor.Dekonstrüktivist mimarların
projenin öznesi olan yapının dışında kendi başlarına ayrı bir estetik gerçeklik
düzlemi oluşturan ve anlaşılmaz diye nitelenen çizimler üretmeleri de bu
yüzden. Zaha M. Hadid’in Daniel Libeskind’in, Coop Himmelblau’nun resimsel
aktarımları anlamsal arkadüzlemin yerini tutacak yeni anlam katmanları yaratma
çabası olarak ortaya çıkıyor. Yapıyı temsil etme yerine, öncelikle kendini
temsil eden çizimler bunlar. Bu, “fiktif” bir söylem kurma çabası olarak da
değerlendirilebilir, mimarlık ediminin farklı bir varoluş noktası olarak da.
Ancak, hangi yeni anlam katmanıyla donanırsa donansın, Dekonstrüktivizm’in
Postmodernist denetimsizlikten kaçan ve denetimi sorgulamadan Modernizm’de
arayan bir hareket olarak görünüyor.
Kurmaca bir tekilliğin ya da kendiliğinden bir çoğulluğun
getirdiği çözümsüzlük noktasında, mimarlığın bugüne dek yaşadığı en önemli
dönemece girdiğini, giderek bu noktada temsil ettiği “sorunsal”la yine kültür
yaşamının odak noktasında bulunduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.