27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Modern Türkiye’nin İnşasında Kadın Mimarlar

ÖZLEM ERDOĞDU ERKARSLAN

 

BAŞLARKEN

İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsünde “Mimarlıkta Kadın/ Woman in Architecture” adlı bir doktora dersi açtığımda uzun süre bu dersi almak isteyen öğrenci bulamadım. Belki de bu yüzden planladığım bu çalışma için bir süre bekledim. Kendi yüksek lisans ve doktora öğrenciliğim boyunca bir kitap beni çok etkiledi: Spiro Kostof’un The Architect adlı yapıtı. Bu kitapta beni etkileyen yalnız içerdiği çalışmaların niteliği değil, yazarının bir doktora dersi sonucunda öğrencileri ile birlikte ortaya çıkarttığı bir ürün olmasıydı. O zamandan beri iyi öğrencinin öğretim üyesini de nasıl motive edebildiğini düşünür dururdum. İtiraf etmeliyim ki, eğer 2000-2001 bahar döneminde Mimarlıkta Kadın dersini almak isteyen altı öğrenci olmasaydı, bu çalışma bir süre daha bekleyecekti. Kıvılcım Duruk, Zeynep Doğan, Yüksel Pöğün, Nevin Ay, Gökhan Kutlu ve Arda Beset hem derslerdeki tartışmalar, hem de mimarlar odasının arşivini tarayarak yaptıkları bibliyografya çalışması ile beni cesaretlendirdiler.

 

Dersin ön hazırlıklarında Radikal Tarih dergisinin (Radical History) kadın tarihi çalışmaları dikkatle incelendi. Bu dergi özellikle cinsiyet tarihi derslerinin öğretim üyeleri tarafından verilen tanıtımlarını, okuma listelerini ve haftalık programlarını da yayınlıyordu. Öğretim üyelerinin bir çoğu, Amerikan üniversitelerinde bu dersleri 1970’li yılların ortalarından beri vermekteydiler ve karşılaştıkları problemleri, bunlara karşı geliştirdikleri pedagojik yöntemleri de sözkonusu dergi içinde aktarıyorlardı.Hepsi de önemli bir noktadan söz ediyordu: Derse gelen öğrencilerde kadın veya erkek ayrımı yapılmaksızın sistemin bilinçaltına kazıdığı rijit düşünsel engeller. Bu engellerin bazıları, Amerikan üniversitelerinin çoğunda egemen kültür olan Hıristiyan doktrinlerinden kaynaklanmaktaydı.Bu dergilerde deneyimlerini aktaran akademikler, öğrencileri ortak bir platforma çekebilmek için 8-9 haftalık bir okuma-tartışma dönemi ayırmaktaydılar. Yine de bu kadar okuma süresinin dahi kadın tarihi konusunda ikna edici olmaya yetmediğini belirtiyorlardı.

 

Biz ise derse, ilk haftada araştırma konusu vererek başladık. Cumhuriyet Dönemi kadın mimarlar bibliyografyası oluşturacaklarını öğrenen öğrenciler, ilk günkü mimarlar odası arşivi buluşmalarında “nasılsa aynı gün içinde işlerinin biteceğini, çünkü bibliyografyaya girecek kadın mimarların parmakla sayılacak kadar az olduğunu” düşündüklerini sonradan bana aktardılar. İşin başına geçip malzemenin dökümünü yaptıklarında haftalarca o arşivde çalışmaları gerektiğini anlamışlardı. Arşiv çalışması sistematiğe oturana kadar kadın, kadın tarihi, kadın mimarlar konularında hiç okuma verilmedi ve tartışma açılmadı. Okumalara başlandığında ise hiç bir öğrenci “kadın tarihi diye bir şeye gereksinim olmadığı” yorumunu yapmadı. Çıkan malzemeye kendileri de şaşırmışlardı.

 

TARİH YAZIMINDA KADIN

Mimarlık Tarihi yazımı son yirmi yılda geçirdiği önemli dönüşümler ile bugün artık kaynak, konu ve yöntemlerini yenilemektedir. Feminist eleştirinin mimarlık tarihi ve genelde tarih yazımına etkileri bu anlamda büyüktür. Tüm uygarlık tarihinde bugüne kadar kadınların çok özel durumlar dışında hiç yer almadığı düşünülecek olursa bu tek taraflı yazımın kısırlıkları daha da vurgulanmış olur. Kadınların ikinci cins olduğu bir dünyada bu gerçeğe şaşırmamak gerekir. Dünyada kadının yeri ile ilgili tartışmaların başlangıcı aslında sadece modern dünyaya özgü değildir. Third Space adlı yapıtında Edward W Soja, Christine de Pizan adlı bir Fransız tarafından1364 yılında Venedik’te yazılan Kadınlar Kentinin Kitabı, adlı yapıtta kent ve kadınlar konusunun ele alındığını aktarır. Bu kitap bir ortaçağ kentinin cinsiyete dayalı baskıcı ve ayrımcı niteliklerini ortaya koyan ve kadınlar için bir kentin nasıl olması gerektiğini anlatan bir alegoridir (Aktaran: E. Soja,1996).

 

Böyle bir perspektiften bakıldığında kadın ve mekan konusundaki tartışmaların kurumsallaşmak için ancak modern zamanları beklemesi, bir anlamda gecikmiş bir olgu olarak görülebilir. Öte yandan Batıdaki bu tartışmaların kökenleri ve kendi tarihselliği açısından değerlendirildiğinde, böylesi bir arka yapıdan yoksun olan Türkiye ve diğer çevresel modernleşen ülkelerdeki hareketlerle kıyaslanamayacak bir toplumsal bilincin ürünü olduğu görülür. Kadın ve mekan anahtar sözcükleri bize iki önemli çalışma ve düşünce alanının kapılarını açar. Birincisi, gender space (cinsiyet ayrımı/eşitliğine dayalı kent ve mekan eleştirileri) ; ikincisi ise yapılaşmış çevrenin oluşumunda kadınların aktif belirleyici olarak nasıl katıldıklarını inceleyen alternatif tarih yazımı modelleri.

 

Türkçe de cinsiyet sözcüğü evrim geçirmemiştir. Oysa ki İngilizce’de 70’lere kadar cinsiyet karşılığında sadece sex sözcüğü kullanılırken feminist hareket bu yıllarda gender sözcüğünü tercih etmeye başlamıştır. Çünkü sex sözcüğü yaygın kullanımıyla aslında kadın ve erkek arasındaki biyolojik ayrım temeline dayanırken gender kavramı onları sosyal bir varlık olarak ele alarak aralarındaki ilişkilerin toplumsal olarak nasıl kodlandığı sorunsalı ile ilgilenir ( E. Soja, 1996). İki sözcük arasındaki diğer bir anlayış farkı da 80’lerde birer toplumsal grup olarak ortaya çıkan eşcinsellerin 90’ların sosyal bilimleri içerisinde gender çalışmaları başlığı altında toplanmasından kaynaklanır. Üremeye dayalı aile kavramı toplum normlarının bu sebeple ataerkil, heteroseksüel ilişkiler ile tanımlandığı bir kavram olarak kadın ve erkeği biyolojik olarak sex sözcüğü ile ayırt ederken, gender sözcüğü eşitlikçi, farklı cinsel tercihlere hoşgörü ile bakan ve aile kavramını üremeden çok paylaşıma dayandıran bir anlayışı temsil eder. Sosyal bilimlerdeki gender theory, yani sex’den gender’a geçiş yalnızca epistemolojik norm ve geleneklere kafa tutmakla kalmamış ontolojik olarak da kimlik ve nesnellik kavramlarını sarsmıştır (R. Cacoullos Ann, 2001).

 

Tarih yazımı, hala geçerliliği süren ataerkil toplum içerisinde kadın ve erkekler arasındaki ilişkileri tek taraflı olarak ele almış ancak etkileşimleri göz ardı etmiştir. Kadın ve erkeklerin geleneksel rolleri içerisinde yer bulabilecek olaylar ve olgular tarihe geçerken bu rollerin dışında kalanlar tarihin de dışında kalmıştır. Gender history’nin ağırlıklı olarak ilgisi, erkek aktörlerin dışındaki aktörlerdir.Bunlardan biri olarak kadınların dünya tarihinin gelişiminde pasif birer izleyici değil de aktif bir belirleyici olarak katkılarını araştırır. Elbette ki her dönem/yer ve durum için bu a priori olarak kabul edilirse tarih de kendi nesnelliğini yadsımış olur. Oysa ki kadınların birer izleyici olarak kaldığı durumlar da mevcuttur.

 

Ancak bugüne kadar yazılageldiği gibi tarih yalnızca erkek kahramanlar etrafında şekillenmemiştir ve cinsiyet tarihinin de savı budur. Eski Mezopotamya’daki kayıt tutma bilgisinin icat edilmesinden beri üstün sınıf yani erkekler, kah rahipler, saray yazıcıları, vakanüvisler ya da kah akademik tarihçiler olarak, sadece erkeklerin yaptıklarını ve yaşadıklarını “kayda değer” bularak kadınların yaşadıklarını marjinalleştirmişlerdir (F. Berktay, 1999).

 

Tarih yazımının özel sorunlarından biri olan ötekilik kadınların da içerisinde yer aldığı geniş bir kategoridir. Tarihin ötekilik ile nasıl baş etmesi gerektiği üzerine görüşlerini aktarırken Tekeli, bir kaç madde ile şöyle özetler:

 

1 Tarihe bir bilim olarak yaklaşmak, bilim ahlakının kuşkuculuk ilkesini ciddiye almaktır.

2 Kendi toplumumuzda ya da başka toplumlarda üstünlük iddiaları etrafında oluşturulmuş bizlerin ve ötekilerin üstünlük iddialarını sorgulamak, dayanaklarını “demistifiye” etmektir.

3 Tarihçinin empati yoluyla kendisini “öteki” yerine koyarak anlama yolunu benimsemesidir.

4 Aralarında çatışmalı bir “biz” ve “öteki” konumu yaratılmış toplulukların ilişkilerinin tarihini eleştirel bir gözle yazmaktır.

5 Çatışan grupları üst kimlikle bir araya getirmektir. Öteki yaratılırken üstü örtülenleri gün ışığına çıkartmaktır (İ. Tekeli,1998, s.4-6).

 

Cinslerin özgül tarihinin yazılması bu anlamda Tekeli’nin “barışçı” olarak tanımladığı yoldan çok uzaktadır. Bu açıdan bakıldığında kadın tarihi de bir anlamda kendi ötekisini yaratmaya mahkumdur. Kadınlar ve erkeklerin tarihi bir arada yazılabilir mi? Bu sorunun en iyi niyetli yanıtı evettir. Kadın mimarlar üzerine yapılan bir çalışmanın da yukarıda açıklanan hatalara düşmesi olasıdır, hatta kaçınılmazdır. Bunun yanısıra, tarih, özellikle pozitivist tarih, kadınları yok saydığı, ya da onları sadece politik arenadaki skandalları ile yer alan kişilikler olarak kaleme aldığı için şimdilik sadece ezilenler kendi geçmişlerini gün ışığına çıkartmakla meşguldür. Burada tarihçiler iki terim kullanmayı tercih etmektedirler; düzeltmeci ve telafi edici (compensatory) tarihçilik. Bazı uzmanlar kadın tarihçiliğinin 1980’li yıllardan itibaren düzeltmeci tarihçilikten telafi edici tarihçiliğe doğru yaklaştığını iddia etmektilerse de, gelecek jenerasyon tarihçilerin eşitlikçi bir tarih yazabilmek için daha fazla malzemeye ve şansa sahip olacağı kesindir.

 

BATI MODERNLEŞMESİNDE KADINLAR VE KADIN MİMARLAR

Mimarlık disiplini içerisinde cinsiyet kuramları kentin ve mimarlığın cinslerin gereksinimlerine eşit oranda yanıt verip vermediği sorularını gündeme getirmiştir. Mimarlık kuramı cinsiyet eleştirilerini modernizm ve modern toplum üzerinde yoğunlaştırmıştır. Kamusal yaşam ve kamusal mekan paradigmaları bu eleştirilerde birincildir. Bu nedenle yalnız kadınların değil eşcinsellerin de kamusal yaşama eşit iş, ücret, eğitim olanakları ile katılabilmesi gerektiği tezi kentin buna nasıl katkıda bulunabileceği sorunlarına yanıtları beraberinde getirmiştir.

 

Büyük ölçüde LeFebvre’den etkilenen bu söylem kuşkusuz postmodernist eleştirinin de önemli bir parçasıdır. Bunun yanısıra göstergebilim çözümlemeleri de mekanın kadın-erkek kodlarına yaptığı göndermeler ile ilgilenerek bu açılardan katkıda bulunmuştur. Bu çözümlemeler özellikle modernizmin erkek kodlamaları yoğun bir biçim yarattığı eleştirilerini ortaya koyarak, sanayi öncesi toplumların mimarlığının dişi kodlamalara daha çok yer verdiği görüşünü getirir. Burada paradoksal olan da gerçekte kadın hareketlerinin ancak modern toplumda ortaya çıkışı ve endüstrileşmenin kadınların üretime katılmasını hızlandıran bir faktör olarak kadın mimarların da modern toplum içerisinde bina üretimine katkıda bulunmasıdır.

 

Mimarlık çok uzun yıllar yalnızca erkeklerin yaptığı bir meslek olmuşsa da bu dönemler boyunca kadınların çevreyi şekillendirmede hiç rol almadıklarını düşünmek yanlış olur. Örneğin Canadian Journal of History dergisinde yayınlanan bir makalede Anne Cledinning, İngiliz Ticari Gaz Kurumunun (The British Commericial Gas Association) gaz tüketimini teşvik etmek ve yaygınlaştırmak için reklam kampanyalarında Mrs. Maud Adeline Brereton ile anlaşma yaptığını, bu kadın yazarın aylık magazin dergileri yazılarında modern ev kavramını nasıl işlediğini ve nasıl kamuoyu kazandığını aktarır. Bu makale evle ilgili hijyenik ekipmanların gelişiminde kadınların oynadığı aktif rolü vurgulamaktadır (A. Cleddining,1998). Amerika’daki Ulusal Gaz Kurumu da 1933’te, yine bir kadın tasarımcı ile işbirliği yaparak mutfak tasarımlarında ne gibi değişiklikler olacağına dair bir araştırma yaptırarak yayınlatmıştır (G. Wright, 1987, s.299). Bunun yanısıra, ilk kadın dergileri çoğunlukla eğitimli kadın yazarların ev hanımlarına çağdaş, biyolojik enerji kullanımından çok elektrik enerjisi kullanımına ağırlık veren yapı elemanlarını, özellikle sıhhi tesisat malzemelerini tanıtarak ve estetiğin dışında önemsenmesi gereken ergonomi, hijyen gibi yeni tasarım kavramlarını vurgulayarak yaşam çevrelerinin değişimine katkıda bulunmuştur.

 

Yine benzer şekilde kadınların katkılarını ortaya koyan bir başka tarihsel çalışmadan örnek verilecek olursa, Rowe’un bir çalışmasında 1868 yılında kurulan ve kadınlara sanat eğitimi veren Académie Julian’ın rolünü anlatır. Bu akademinin temel amacı Ecole des Beaux Arts’a giriş için bir hazırlık okulu eğitimi vermektir. Ancak Beaux Arts 1897’ye kadar yalnızca erkek öğrenci kabul ettiği halde Julian Akademisi kadın öğrencileri kabul etmiştir. Burada yetişen sanatçılar ve dönemin erkek eleştirmenleri arasındaki ilişkiler ve sonunda kadınların da Beaux Arts’a girişi ile sonuçlanan mücadeleleri de bu çalışmada işlenmektedir (D. Rowe, 2000).

 

Kadınların mimarlık okullarına kabulü Amerika ve Avrupa da çok zor olmuştur. Çünkü kolejler 1930’lara kadar ya hiç kadın öğrenci kabul etmemiş ya da sayıları konusunda sınırlamalar getirmişlerdir. Doris Cole’un belgelemeleri ışığında sadece kadınları kabul eden bir mimarlık okulu karşımıza çıkar: Cambridge School of Architecture and Landscape (Aktaran: G. Wright, 1987, s.291) 1915’te açılan ve 27 yıl eğitim veren bu kurum yüzden fazla kadın mimar yetiştirmiştir.

 

Pek çok araştırmada kadın mimarlar için konut konusunun başka konulara oranla daha yoğun dişi kodlar üreterek tasarladıkları bir konu olduğu ileri sürülür. Bunu Amerikan Kadın Mimarlar tarihini inceleyen Gwendolyn Wright bir ayrımcılık olarak niteler. Wright çalışmasında iki kadın mimarı öne çıkarır: Catherine Beecher ve Julia Morgan. Bu iki mimar Amerikan banliyö tarzı yaşam çevrelerinin oluşumunda önemli katkılarda bulunmuştur. İlk kadın mimarların da 1890’lı yılların sonunda mühendislik diplomalı mimarlar olduğunu yine bu çalışmadan öğreniriz.

 

Bu inceleme mimarlığın Amerika’da ilk kurumsal kimlik kazandığı 30’larda mimarlık magazinlerinde konunun nasıl ele alındığını aktarır. Gerçekten de Wright’ın alıntılarına göz atılacak olunursa dönemin erkek egemen mimarlık camiasının kadın mimarlara karşı aşağılayıcı bir üslupla konut dışı tasarımlara karışmamaları gerektiğinin telkin edildiği görülür.

 

Böyle güdümlenmiş bir politika ile ne ancak çok az sayıda kadının mimar olabildiğine ne de kadınların çoğunun mimarlığa ilgi duyan ancak sadece özel konut konusunda uzmanlaşabilen kişiler olarak kaldığına şaşırmamak gerekir (G. Wright, 1986, s: 283).

 

Türkiye’de 1930’ların Mimar dergileri incelendiğinde kadın mimarların yayınlanmış projelerinin tam tersine çoğunlukla kamu binalarından oluştuğu ve de konutun ayrıcalıklı bir yer tutmadığı görülür (%10’un altındadır). Kadınların özellikle konut çevrelerine yaptıkları büyük katkılara rağmen isimlerinin tarihten çıkarılmış olması bugün yeniden tarih yazımını zorunlu kılmaktadır.

 

Aslında Cumhuriyet Dönemi Türk Mimarlığı için bu konuyu gözden geçirirken bazı çelişkileri vurgulamak gerekir. Örneğin Amerika’daki kadın mimarlar dönemin mimari basınında gündeme gelme olanağı bulamamışlardır. Dolayısıyla o dönem üzerine araştırma yapan mimarlık tarihçileri için pek çok isim anonimdir, belge düzeyinde çalışma yapmanın güçlükleri olduğu kadar örnekleme veya özne seçimi de rastlantısaldır. Tarihçiler uzun uğraşlar sonucu özel arşivlerde ve okul arşivlerinde çalışarak belge toplamaya çalışmışlardır. Buna karşın Arkitekt dergisi kadın veya erkek mimarlar arasında gerçekten bir ayrımcılık yapmadığından, Türkiye Cumhuriyeti döneminin kadın mimarları bugünün tarihçileri için çalışılması görece kolay niteliktedir. Her nedense Cumhuriyet Dönemi Türk Mimarlık tarihi çalışmalarında belge düzeyinde zorluk olmadığı halde kadın mimarlar vurgulanmamış, mimarlık tarihi dersleri müfredatlarına da yansımamıştır. Cumhuriyet Dönemi Türk Mimarlık Tarihi genellikle cinsiyet ayrımcı bir ideoloji ile yazılmıştır. Ne yazık ki, bu dönemin aktif olarak çalışan ve ürünler veren kadın mimarları, tarihçiler tarafından göz ardı edilmiştir. Bu çalışma da cumhuriyet dönemi kadın mimarlarını kaleme alarak belki de “barışçı ve eşitlikçi” yeni bir tarih yazımına bizzat bir örnek teşkil edememektedir. Ancak yeni bir cumhuriyet mimarlık tarihi yazılması için unutulmuş malzemeleri yeniden gündeme getirmektedir.

 

TÜRKİYE’DE KADIN HAREKETLERİ, ULUSÇULUK VE KEMALİZM

Modernitenin merkez Avrupa dışındaki modellerinde milliyetçi tema, devrimin tüm araçlarında da görülür. Doğaldır ki Türk modernleşmesinin içerisinde mimarlık ve kadın hareketleri de yine aynı kaynaktan beslenmiştir. Jitka Maleçkova kadınlar, modernlik ve ulusçuluk kavramlarını kültürler arası olarak incelediği çalışmasında, ortak bir özellik olarak Yunanistan, İtalya, Çek Cumhuriyeti, Rusya ve Osmanlı İmparatorluğunda milli cemaatin birleşmesinde, uyanmasında ya da kurtulmasında kadınlara belirleyici bir yer sunan erkek önderli hareketleri sunar. Maleçkova’nın detaylı çalışması ortak noktaların belirlenmesine dayanmaktadır, ancak genellemelerinin hepsine katılmak mümkün değildir.Burada sadece erkeklerin kadının toplumsal yerinin yüceltilmesine ilişkin görüşleri yer almış, bu idealleri şu veya bu yolla benimsemiş kadınların rolü ve görüşleri hiç yer almamıştır. Burada başlamadan son bulan bir hareketin panoraması sunulur

(J. Maleçkova, 1998).

 

Maleçkova’nın da paylaştığı bu önyargılı okuma biçimi, kadın araştırmalarına egemen olan genel bir eğilimin göstergesidir. Gerçekte de, modern hareket içerisinde kadın hareketlerine erkek aydınların katkıları da, hataları da yadsınamaz. Ancak, ilk kadın hareketlerinin liderleri olan kadınların, kabaca güdümlenmiş olmaları görüşü haksız bir yargı içerir. Bu kadınlar içerisinde kendi aklı, iradesi ve entelektüel birikimi ile bilinç kazanmış olanlar da sayıca az değildir. Üstelik bu hareketlerin sürdürümcüleri olarak eylemleri hayata geçirmek için zoru seçerek, marjinal kalmayı göze alarak, hatta yaşamlarının çoğunu mücadele ile geçirerek çalışanlar da onlar olmuşlardır. Sonuçları da Maleçkova’nın iddia ettiği gibi sadece hayal kırıklığından ibaret değildir, herşeye rağmen uzun bir yol kat edilmiştir.

 

Türkiye Cumhuriyeti içerisindeki kadın hareketleri tarihi deyince kuşkusuz yine bu eleştiriler ile karşılaşılır. Kemalist modernleşme projesi resmi tarih içerisinde sunulduğu biçimiyle kadını özgürleştiren ve kamusal yaşama girmelerini sağlayan kurtarıcı devrimdir. Gerçekten de cumhuriyetin özellikle kentli kadın için önemli başlangıçlara araç olduğu kuşku götürmez bir gerçektir. Ancak bu devrimin gerçekten kadınların kendi yararları gözetilerek mi yoksa sadece başka araçlar uğruna mı yapıldığı sorusu pek çok kez sorulmuştur (Y. Arat, 1998b, s.87 ve L. Kırkpınar, 1998, s.16).

 

Yeşim Arat, kadınların meslek hayatına geçmesini teşvik eden politikaların kentli ve köylü için iki ayrı kategoride olduğunu da eleştirerek kadınların bu yeni rollerini milliyetçi bir misyonla kabul ederek kendilerini ülke yararı için değiştirdiklerini ileri sürer. Arat’ın bu eleştirileri tekil değildir; Deniz Kandiyoti de büyük ölçüde aynı görüşleri paylaşır. Kadınların meslek yaşamına geçmeleri için en önemli koşul olan eğitim Cumhuriyet Dönemi politikalarında önemli bir yere sahiptir. Kamuoyuna yön veren üst düzey yöneticiler bile kadınlara verilecek eğitimin ileride vatana naif bir ana yetiştirecek tarzda olmasını yeterli görürken Atatürk erkeklerin aldığı eğitime eşit eğitim hakkının kadınlara verilmesini ve bu yönde desteklenmeleri gerektiğini telkin etmiştir.

 

Cumhuriyet Dönemi münevver kadınları içerisinde kendi haklarını kendileri savunmak isteyenler rejim tarafından fazla destek görmemişlerdir. Bunun yanısıra,16 Haziran 1923’te Kadınlar Halk Fırkası adı altındaki hareketin 1924’te artık amacına ulaştığı öne sürülerek kapatılması erkeklerin önderliği ve sözcülüğünden bağımsız bir kadın hareketinin oluşmasına olanak tanımamıştır. Ancak gerçek şudur ki, pek çok kadın Cumhuriyet idealleri için kendilerini feda ederek çalışmışlardır. Atatürk’ün kafasındaki kadın modeli belki de özgür ve kişilikli bir model olmasına rağmen devrimlerin uygulanışı Cumhuriyet kadının daha çok iyi eş ve anne olarak ataerkil düzene katkıda bulunmalarını olanaklı kılmıştır.

 

TÜRKİYE’DE KADINLARIN EĞİTİMİ VE KADIN MİMARLARIN EĞİTİMİ

Cumhuriyet öncesi döneme bakıldığında ikinci meşrutiyet döneminde kadınların eğitimine önem veren bir kültürel politika ile karşılaşılır. Bu, devletin resmi organları aracılığı ile yürütülen bir hareket olmaktan çok, aydınların elinde şekillenen bir sivil harekettir. İstanbullu kadınların bu konuda daha öncü bir konumu vardır; çünkü yurtdışına eğitim için gönderilmeleri şanslı bir azınlık olarak onlara kısmet olmuştur. Genellikle varsıl ailelerin bu dönemde tercih ettikleri ülke genel olarak Fransa olup, kadınların da eğitim gördükleri dallar siyasal bilimler, psikoloji, sosyoloji gibi bazı sosyal bilimler ve edebiyat dallarıdır. Mühendislik, temel bilimler, tıp ve hatta hukuk dallarının çok rağbet görmediği izlenir. Yurtdışında eğitim yaparak İstanbul’a dönen bu seçkin azınlık dönemin kadın dergilerindeki yazıları ile ve kadın hareketinin öncüleri olarak düzenledikleri toplantılar ile tanınırlar. 1908’de Üsküdar Kız Lisesi veya sonraki adıyla Amerikan Kız Lisesi, 1916’da Kandilli Kız Lisesi gibi dönemin seçkin ve öncü kadınlarını yetiştiren kız okulları açılmıştır. Ancak kızlar için ilk yüksek öğrenim olanağı 1914’te İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’nin kurulması ile tanınmıştır. Kız öğrenciler için sadece resim ve heykel bölümlerini kapsayan bu okul, önceleri erkek öğrencilerden ayrı bir binada eğitime başlamıştır. 1926’da Sanayi-i Nefise’nin Fındıklı’daki eski Meclis-i Mebusan binasına taşınması ile kız ve erkek öğrenciler birlikte aynı binada eğitim almaya başlamışlardır. İnas mektebi entelektüel ve sanatçı kadınların yetişmesinde önemli roller üstlenmiştir. Kuşkusuz, sadece resim ve heykel eğitimi vererek başlamış olsa da kadın mimarların yetişmesi için Türkiye’deki eğitim kurumları içerisinde öncülük yapmıştır.

 

Kadınların meslek edinmeleri de yine cumhuriyetin karşıtlıklarla dolu yapısına koşut bir gelişme içinde olmuştur. Eğitimin yapısı bu konuda önemli bir etkendir. Özellikle, ilk ve orta eğitim ataerkil düzeni destekleyen ve cinsler arası ayrıma dayanan nitelikleri ile özgür ve yaratıcı düşünen bir kadın yerine standart iyi ev hanımları yetiştirmiştir (Y. Arat, 1998a).

 

Üniversite öncesi eğitimin dar kalıplı ve standartlaştırıcı etkisi kadınların profesyonellik, muhakeme, eleştiri ve yaratıcılık gerektiren entelektüel uğraşlara girmesinin önünde bir engel teşkil etmiştir. İlk kadın savaş pilotu Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in bir gösteri uçuşunun dışında uçmamış olması Kemalist rejimin Batılılık imgesi için yarattığı göstermelik modern kadına iyi bir örnektir. Öncü meslek sahibi kadınlar bir miktar bu göstermelik modern imgenin gölgesinde kalmışlardır. Kadınların Cumhuriyetin ilk yıları boyunca daha çok ebelik, öğretmenlik, hemşirelik gibi mesleklere yöneldiği görülmektedir. Özellikle kız enstitüleri mezunları reel olarak kadınları gerçek üretime veya entelektüel uğraşlara yöneltmekten çok uzak eğitim programları ile kadınların meslek yaşamlarında sınırlı kalmalarının en önemli sebebidir. Mühendislik, mimarlık, temel bilimler gibi, matematik ve fen bilgisi alanlarında ortalamanın üzerinde bir birikim gerektiren dallarda o zamanlarda her üniversitenin giriş sınavı bağımsız olarak yapıldığı için kadınlar baştan dezavantajlı olmuşlardır. Orta eğitimden gelen bu cinsiyet ayırımcı politikaya rağmen üniversitelerde başarılı olan kadın sayısı küçümsenemez.

 

Bu çalışma Cumhuriyet Dönemi ilk kadın mimarlarını incelerken yelpazesini 1950’lere kadar olan dilim ile sınırlı tutmuştur. Türkiye’de kadın hareketlerini inceleyen sosyologların, nitelikleri birbirinden ayrılan kadın hareketlerini tarihlemede birinci ve ikinci kuşak tanımlarına sadık kaldıkları görülür. Birinci kuşak, 2. Meşrutiyet ve 1938 arasında değerlendirilmektedir. Jön Türk hareketi daha sonra Türkiye Cumhuriyeti dönemindeki modernleşmeyi inşa eden seçkinler olarak cumhuriyet ideolojisinin arka planını oluşturmakta, Atatürk’ün ölümü ise modern ideolojinin halka indirgenmesinde tartışılamayacak etkisi olan varlığının ortadan kalkması anlamına gelmektedir. Birinci dönem açıkça 1938’lere kadar olan dönem iken ikinci dalga 1980’lerden günümüze kadar olan dönemi ifade eder. Öte yandan ilk kadın mimarlar kuşağını ancak 1930-60 arasındaki otuz yıllık dönemde incelemek olasıdır. Zira Cumhuriyet öncesinde Avrupa’da eğitim gören kadınlar içerisinde mimarlık diploması sahibi olmadığı gibi, kadınların sanat eğitimine başlaması da İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’nin kurulmasından sonra gerçekleşmiştir.

 

Bilindiği gibi Cumhuriyetin ilk yıllarında İstanbul Yüksek Mühendis Okulu mezunları arasından da mimarlık ile uğraşan kişiler olmuştur. İTÜ arşivlerinde yapılan bir çalışma sonucunda Maarif Vekaleti’ne bağlı Mühendis Mektebi’nin ilk kadın mezunlarının 1933’te olduğu görülmüştür. Sabiha Ecebilen (Güreyman) ve Melek Erbuğ her ikisi de 1326 doğumludur. Uzmanlık alanları yol olan bu iki mühendis, Türkiye’de kadın olarak yapılaşmış çevre ile ilgili ilk mezunlardır. Mühendislik mezunlarının özellikle köprü, yol, baraj inşaatlarında çalıştığı bilinmektedir. İTÜ Teknik Okul Mimarlık mezunları arasından ilk kadın mezunlar ise 1957 yılında başlar. Meral Kocaharzem, Güner Terzioğlu, Sühendan Poda, Ayser Arıç Noyan, Fahriye Özçakıcılar Akı, ve Sevim Saatçi İTÜ Teknik Okul Mimarlık Bölümünden 1957-1960 yılları arasında mezun olmuşlardır. Öte yandan Güzel Sanatlar Akademisi’nin İnas bölümünden mezun olan kadınlar da uzun bir süre sanatın çeşitli dallarında çalışmalarını sürdürmüşlerse de Mimarlık Şubesi’nden mezun olup çalışma yaşamına katılan ilk kadın mimar olarak Leman Cevad (Tomsu) Hanım görülmektedir. İTÜ mimarlık bölümünden mezun olan ilk kadın mimar ise 1942 mezunu Celile Berk Butka’dır. Celile Hanım’ı 1944 yılı mezunu Fatma Karacık, 45 mezunları Güner Gören, Yıldız Tolun, 47 mezunu Melahat Filibe, Zehra Alpsoy, 1951 mezunları Emin Yağlı, Perran Doğancı, Ayfer Baştürkmen, Hande Çağlar, 1952 mezunları Gülseren Seçkin, Ayten Seçkin ve Sevim Akyüz izler. 1953-60 arasında da Kamuran Başar, Gülçin Başer, Latife Öz, İffet Özbaşarel, Nurhan Kalpkçıoğlu, Meliha Belül, Zuhal Bulguman, Bilge Elam, Eliza Lüleciyan, Ayten Rakunt, Suzan Erkman, Bedriye Erkman, Necla Büyüközkaya, Gülgün Bayraktar, Nevres Karameşe, Nida Lülü, Özgül Arıbay Sungur, Aysu Arat, Afife Emiroğlu Batur, Betigül Çadırcıoğlu, Birsen Şahin Doruk, Müjgan Güven Güçlütürk, Esen Bolak, Bilge Kıray, Sevinç Tüjüment, Gülgün Akdoğan, Şükran Başaran, Nurten Gürel, Yurdanur Cansu, Süreyya Tamir, Fatma Sümer Terbent,Tülay Yolaç, Solmaz Gazyakan, Sevin Kayı ve Betül Akman gibi isimler görülür.

 

Arkitekt dergisi bilindiği gibi Cumhuriyet Dönemi Mimarlık Tarihi araştırmaları için en önemli kaynaktır. Arkitekt dergisinin 1934 yılından başlayarak pek çok kadın mimarın çalışmalarına yer vermiş ve cinsiyete dayalı ayrımcı politikalar izlemeyerek Avrupa ve Amerika’daki süreli yayınların yapamadığını gerçekleştirmiştir. Cumhuriyet Dönemi’nin üniter ideolojisi içerisinde tasarımcı kimliği ve öznellik gibi kavramların tartışılması olanaksız olduğu için, tasarımcının cinsiyeti de önemsiz bir ayrıntı olarak görülmüştür. Kadın mimarlardan beklenen Türkiye Cumhuriyeti için önerilen mimari kimliği yansıtmalarıdır, cinsiyetlerini değil. Kadın hareketleri ve ulusçuluk ilkesi arasındaki bağlantılar aktarılırken değinildiği gibi, ulusçu bir mimarlık anlayışı içerisinde kadın mimarların da kendilerini rejime hizmet etmeye adamaları şaşırtıcı değildir.

 

Batılı hemcinsleri erkek egemen meslek birlikleri içerisinde kendilerini meşru kılmaya çalışırken, ilk Türk kadın mimarlar özellikle mimari proje yarışmalarında aldıkları dereceler ile yeterliliklerini kanıtlamışlardır. O tarihlerde bilindiği gibi, Avrupa merkezli modern mimarlığı uygulayabilmek getirtilen yabancı mimarların dışında, Türk mimarlar uzun süre kamudan iş alamamışlar, ancak özel konut projeleri yaparak geçimlerini sağlamaya çalışmışlardır.1933’teki bir yarışmada ilk kez Türk mimar Şevki Balmumcu’nun birinciliği Alman mimar Holzmeister ile paylaşmasından sonra, Türk mimarlar yarışma yoluyla büyük işler almaya başlamışlardır (Özçelebi 1999; Sayar 1998). Aynı yarışmalar, kadın mimarlar için de büyük bir şans olmuştur. Yarışmaların müşteri ile direkt diyalog kurmayı gerektirmeyen, çalışma saatleri tasarımcı tarafından keyfi olarak düzenlenebilen bir özelliği olması kadın mimarlara büyük kolaylıklar getirmiştir. İlk kuşak Türk kadın mimarların şansı da böyle bir yarışma ortamı içerisinde varlıklarını daha kolay kabul ettirebilmelerinden kaynaklanmaktadır (Ö. Erkarslan, 2001).

 

KADIN MİMARLARIN ARKİTEKT DERGİSİNDE YAYINLANAN YAPITLARI

1934-40 Dönemi: Güzel Sanatlar Akademisi’nin 1928 yılında bir öğrenci grubunu gösteren bir fotoğrafta pek çok kız öğrenci görülür. Bunların çoğunluğu diğer sanat dallarında eğitim gören kız öğrencilerdir. 1930’lu yıllar elbette ki aktif olarak çalışmalar yapan ve yapıtlarıyla gündeme gelen Leman Tomsu’nun damgasını vurduğu yıllardır. 1932 yılında derginin yayınladığı Güzel Sanatlar Akademisi Öğrenci Sergisinde yer alan “Yatılı Öğrenci Yurdu Projesi” Leman Hanım’ın ilk yayınlanmış çalışmasıdır. Dört yüz kişi kapasiteli bu yurt projesinde Leman Hanım’ın daha sonraki çalışmalarında da izlerini kolaylıkla bulduğumuz basit prizmatik kompoziyon eğilimleri dikkat çeker. Mezuniyetinin hemen ardından “Gerede ve Emirdağ Cumhuriyet Halk Partisi Evleri Projesi”ni alır ve bu projeler de dergide yayınlanır. İş yaşamına atıldığında Leman Hanım’ın çok büyük zorluklar ile karşılaşmadığını mezun olur olmaz orta kapsamda bir iş alabilmiş olmasına bakılarak tahmin edilebilir. Proje müellifi olarak “Arkitekt Leman Cevad” açıklamasının yer aldığı bu proje sade yapım teknolojisi ile dikkat çeker. Leman Hanım’ın ilk dönem çalışmalarında katı bir rasyonellik göze çarpar. Sıradan bir prizmatik plan uygulaması olan CHP evleri projesi Cumhuriyet Dönemi köy ilkokullarını anımsatan gösterişsiz yönetim binalarıdır. Tek katlı yapı bütününde üçüncü boyutta bir renklilik, hareketlilik görülmez.

 

1936 yılında yayınlanan “Karamürsel Halkevi Projesi”nde Münevver Belen ile ortak çalışmıştır. İki katlı bu kitlede geometrik kompozisyonun görece kompleksleştiği görülür. Proje bu kez öne eklenen şeffaf, alçak giriş cephesi ile daha fazla eklemlenme gösterir. Arkadaki geniş saçaklı ve masif ana kitle ile daha hafif giriş kitlesi arasında yakalanan bilinçli kontrast, Leman Hanım’ın ilk projesindeki naifliği üzerinden attığını gösterir. Kesitlere bakıldığında da yükseltilen toplantı salonu ile üçüncü boyutta daha zengin ve doğru çözümlere gidildiği görülür. Tomsu ve Belen birlikteliği “Kayseri Halkevi Binası” projesinde de sürer. Bu kez bir kasabada değil, kentte tasarım yapıyor olmalarının etkileri açıkça görülür. Gerçekten de Kayseri Halkevi Binası fonksiyon ve kompozisyon açılarından olgun bir üründür ve kent bağlamında verdiği referanslar ile kamusal / yarı kamusal açık alanlara olanak tanır. Anıtsal cephe tasarımı dönemin eğilimleri içerisinde yerini bulur. Leman Hanım’ın tek başına yaptığı tasarımlarda genellikle görselleşmemiş bir mimarlık duyumsanır. Dergide 1937 yılında yayınlanan “Etlik’deki Tek Konut Tasarımı”nda da yalın, durağan ve heyecansız bir rasyonellik kendini gösterir.

 

1938 “Şehremini Halkevi Projesi”nde Leman Hanım, eğimli arazide farklı kodlardan yararlanmıştır. Bu yapıda dönemin önemli görsel ikonlarından olan biri olan eğrisel hacimlerin prizmatik bir kitle ile beraber kullanıldığı görülür. Zayıf bir geometrik kompozisyon projenin içerisinde barındırdığı potansiyelin önüne geçer. Kentsel parsel ve yapı arasındaki ilişki aslında ilkesel olarak oldukça sağlıklı bir biçimde çeşitlilikler içerirken, kitledeki orantısal hatalar dönemin Türk mimarları tarafından yavaş yavaş sindirilmeye çalışılan modern mimarlık dilinin ortak zaaflarının göstergeleridir.

 

1938 yılında sonuçlanan “Kadıköy Halkevi Proje Yarışması”nda üçüncülüğü alan Leman Tomsu’nun projesi, ikinciliği alan Mimar A. Sabri ve Emin Onat’ın projeleri ile büyük paralellikler gösterir. Rüknettin Güney’in birinciliği alan projesinin tartışmasız ustalığı bir yana alınacak olunursa, katılımcıların önerilerinde dönem mimarlarının ortak eğilimleri kolaylıkla saptanabilir.Parçalanamayan prizma, düşey ve yatayda orantısal ve kompozisyonel olarak iyi organize edilmemiş delikler, henüz olgunlaşmamış bir modern dilin belirgin problemleri olarak karşımıza çıkmakta ve tasarımcılar inşai tutarlılık kaygıları ile kendilerine meşru bir zemin yaratmaya çalışmaktadırlar.

 

1940-50 Dönemi: Arkitekt dergisinde evlilik birlikteliğini iş yaşamına da taşıyan ilk çift olarak Şekure-Lütfi Niltuna karşımıza çıkmaktadır. Daha sonra Nezihe-Pertev Taner, Harika-Kemali Söylemezoğlu ve Leyla-Firuzan Baydar çiftleri ile karşılaşılmaktadır.

 

Taner’lerin “Rize Şehri İmar Şehri İmar Planı” çalışmalarında kent içerisinde yeni devlet teşkilatlanmasında memurlara konut edinebilme olanağı tanıyan bir program önerilmektedir. Burada üç konut tipi topoğrafya, iklim ve yönlenme göz önüne alınarak seçenek olarak geliştirilmiştir. Yığma sistemde yapımı düşünülen konutların kente yeni gelen yabancı memurlar için önerdiği yaşam biçimi oldukça dikkat çekicidir. Modern yaşamın pratikliğini vurgulayan proje açıklamalarından tasarımcıların yerel yaşamın karşısına alternatif bir yaşam biçimi ve modernitenin simgesi olarak memurları konumladığı anlaşılmaktadır. Son derece “iktisadi” olması açısından yerel yapım tekniklerinin seçildiği belirtilmesine kaşın en küçük birimin bile dört odalı olması da dikkat çekicidir. Taner’lerin bir diğer projesi de 1949’da yayınlanan Mardin İmar Planı çalışmalarıdır.

 

Leyla Turgut, yarışmaların bir diğer önde gelen ismi olarak kaşımıza çıkar. Asım Mutlu ile beraber katıldıkları Çanakkale Zafer Anıtı Yarışmasında aldıkları mansiyon ödülü Leyla Turgut’un kariyerinde önemli bir yer tutmaktadır. Bir yandan yarışmalar aracılığı ile ulusal mimarlığın karakteri yerleşirken , öte yandan da kadın mimarlar yarışma ortamından yararlanarak giderek daha fazla deneyim kazanmıştır. Bu sayede özellikle 40’lı yılların ikinci yarısından sonra Arkitekt dergisinde gördüğümüz kadın mimarlar erkek meslektaşları ile aynı düzeydeki ürünleri ile dikkat çekerler. Rekabette daha eşit koşullar artık oluşmaktadır. 1946 “Ankara Sinema-Otel Yarışması” sonuçlarına bakılırsa Leyla Turgut ve Suat Erdeniz’in ikinciliği paylaştıkları görülür. Bu yarışmada jüri birinciliğe değer eser bulamamıştır. Leyla Turgut’un önerisi dönem zevkini iyi yansıtan güçlü cephe karakteri ve tutalı plan çözümü ile pek çok açıdan Erdeniz’in projesinden daha fazla göz doldurmaktadır.

 

Öte yandan 40’lı yıllarda çalışmalarını sürdürmüş bir diğer önemli isim olan Celile Berk’in Haydar Yücelen ile beraber katıldığı “İstanbul Radyoevi Yarışması”, sonuçları açısından oldukça çarpıcıdır.1930’larda olgunlaşmayan modern mimarlık dilinin ulusal yorumu, 40’lı yıllarda biçimsel özellikleriyle belirginleşmiş ve kanonlaşmıştır. Birinci Ulusal Akımın ortak temaları sitemli bir biçimde çoğaltılmakta ve yaygınlaştırılmaktadır. Bu yarışmada, bina programındaki stüdyoların sağır cephelerine getirilen çözümlerin derecelendirmeyi çok etkilediği bilinmektedir. Modernizasyonun önemli araçlarından biri olan radyonun simgesel olarak kentle de yüzleşen bir yapı olması gerektiği gerçeği hemen hemen tüm katılımcılar tarafından da kavranmış gözükmektedir. Berk ve Yücelen’in projeleri de dengeli kitle kompozisyonu ve açıklık orantıları ile sağlam ilkelere oturmaktadır. Aynı yarışmada Kemali-Harika Söylemezoğlu çifti de derece almıştır.

 

1946 yılına ait Münevver Belen tasarımı “Şişli Maliye Şubesi Binası” yalın, ancak çarpıcı bir yapıdır.Dönemin karakteristik özelliklerinden olan yatay çerçevelerde düzenlenen pencere açıklıkları, yine yatayda vurgulanan çatı düzlemi gibi tasarım elemanları ile derinlik kazandırılmıştır. Tutarlı proporsiyonlar, bu basit prizmayı mücevher kutusu gibi ince işlenmiş bir tasarım nesnesine dönüştürür.Münevver Hanım’ın duyarlı tasarımcı kimliği üzerinde daha uzun çalışmalar yapılması gereken bir noktadır. Belen’in 30’lu yıllardan beri sürdürdüğü tasarım çizgisi tutarlılıklar gösterir.Nitekim 1938’de birincilik aldığı “Bursa Halkevi Yarışması”, oldukça başarılı bir avlulu plan tipi yorumudur ve erken gelişmiş bir kişisel mimari kimliğin göstergesidir. Çağdaşı Tomsu’ya göre modern mimari dile daha egemen olduğu hemen göze çarpmaktadır.

 

Leyla Baydar elbette ki ilk kadın mimarlar arasında mutlaka bir isim olarak karşımıza çıkmaktadır.Firuzan Baydar ile birlikte katıldığı “ Eskişehir Garı Proje Yarışması”nda birinciliği almıştır.Artikülasyon, klişeleşmiş bir simetrik parçalanmadır. Yapı, büyüklüğüne karşın algısal olarak parçalanmıştır. Cumhuriyet Modernizasyonunun önemli sembollerinden biri olan demiryolları ve garlar Anadolu’nun yeniden planlanan kentleri için önemli prestij yapıları olmuştur. Eskişehir Garı da bunlardan bir tanesidir.

 

Cumhuriyet’in ilk yıllarında hızlı bir mimari yarışma dizisi göze çarpmaktadır. Sebepleri ve sonuçları açısından özellikle son dönem mimarlık araştırmaları arasında oldukça fazla rağbet gören bu yarışmalarda ödül alan projeler, Arkitekt dergisinde o yıllarda kapsamlı olarak yayınlamıştır. Dönemin yapı envanteri açısından önemi tartışılamayacak bu belgeler arasında yer alan kadın mimarların çok sayıdaki yapıtı, nasıl olup da uzun yıllar boyunca mimarlık tarihi çalışmalarının nesnesi olamamıştır, anlaşılması olanaksızdır. Bu arada derginin yer verdiği proje yarışmaları yanında kadın mimarların yaptıkları uygulamalar az sayıda da olsa, aynı kaynakta yayınlanmıştır. Bu az sayıda uygulama örneğinden bir tanesi de Y. Mimar Nihal Sanlı’nın yapılarıdır. 1944’de yayınlanan “İzmir Fuarında Çocuk Esirgeme Kurumu Pavyonu” basit bir dipteros plandır. Fuar yapılarının geçirgen ve hafif konseptine uyan bu yapı, ahşap strüktürü ile son derece başarılı bir uygulamadır. Nihal Hanım’ın bir diğer uygulama projesi ise, “Adana Memur, Teknisyen ve Ustabaşı Evleri”dir. Batı’da sosyal konut konularını çalışmaya ilk olarak kadın mimarların başladığı bilinmektedir. Nihal Sanlı da, proje açıklamalarında 40’lardaki konut sorununun kısaca geçmişini aktarmakta ve sorunun Adana’ya özgü boyutları üzerinde durmaktadır. Konut çevreleri için modernitenin getirdiği ‘sağlıklı ve mutlu örnek aile ‘ teması, burada da karşımıza çıkmaktadır. Artık kent yaşamına ‘entegre olduğu’ açıklanan memurlar ve teknikerler için modern yaşam standardında, sağlıklı konut gereksinimi olduğu tasarımcı tarafından belirtilmektedir. Nihal Şanlı, özel bir toplumsal duyarlılığı çalışmalarına da yansıtan bir mimardır.

 

SONUÇ

Cumhuriyetin ilk kuşak kadın mimarları 60’lı yıllarda da çalışmalarını sürdürmüştür. Yarışmalarda kazanılan başarılar yavaş yavaş jüri üyeliklerini de getirmiştir. Bu da kadın mimarların yapılaşmış çevrede dolaylı yönden etkisinin artması anlamına da gelmektedir. Türk Kadın Mimarları ile ilgili çalışmalarda dikkati çeken bir kaç nokta vardır:

 

1 Türkiye’de kadın mimarlar ile ilgili konular, bu güne kadar kadınların çektikleri sıkıntılar ile ele alınmıştır. Oysa Türkiye’de çalışan kadınların problemleri, meslek ayrımı olmaksızın ortaktır.

2 Bununla beraber, kadın mimarlara ait özel veya genel hiç bir koleksiyon bulunmamaktadır. Belgeler özellikle ilk kuşak mimarlar için kaybolup gitme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Arkitekt dergisinde yayınlanan projelerin dışında orijinal çizimlerin ve fotoğrafların toplanması gerekmektedir. Koleksiyon oluşturulması özel bir organizasyona ve ekonomik kaynağa gereksinim duyulmaktadır. Batı’daki kadın mimar arşivleri genellikle oda birlikleri tarafından organize edilmekle beraber, bazı kadın araştırmaları grupları da bu çalışmalara destek vermektedir (Programme NOW örneğinde olduğu gibi).

3 Biyografi/Monografi çalışmaları henüz yoktur.

4 Kadın Araştırmaları Gruplarının özellikle tarihçilerin ve sosyologların Meşrutiyet Dönemi üzerine yaptıkları çalışmalarda yapılaşmış çevreye ilişkin veriler toplanmamıştır. Ev dekorasyonu, gündelik yaşamda konut ve kadın ilişkileri işlenmemiştir. Meşrutiyet Dönemi Kadın Dergileri bunun için iyi bir kaynaktır. Bu dergilerin tarihçiler tarafından başka açılardan yapılan değerlendirmeleri mevcuttur.

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


8036 - unknown - 38.107.179.239