Modern Türkiye’nin İnşasında Kadın Mimarlar
ÖZLEM ERDOĞDU ERKARSLAN
BAŞLARKEN
İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsünde “Mimarlıkta Kadın/ Woman
in Architecture” adlı bir doktora dersi açtığımda uzun süre bu dersi almak
isteyen öğrenci bulamadım. Belki de bu yüzden planladığım bu çalışma için bir
süre bekledim. Kendi yüksek lisans ve doktora öğrenciliğim boyunca bir kitap
beni çok etkiledi: Spiro Kostof’un The Architect adlı yapıtı. Bu kitapta beni
etkileyen yalnız içerdiği çalışmaların niteliği değil, yazarının bir doktora
dersi sonucunda öğrencileri ile birlikte ortaya çıkarttığı bir ürün olmasıydı.
O zamandan beri iyi öğrencinin öğretim üyesini de nasıl motive edebildiğini
düşünür dururdum. İtiraf etmeliyim ki, eğer 2000-2001 bahar döneminde
Mimarlıkta Kadın dersini almak isteyen altı öğrenci olmasaydı, bu çalışma bir
süre daha bekleyecekti. Kıvılcım Duruk, Zeynep Doğan, Yüksel Pöğün, Nevin Ay,
Gökhan Kutlu ve Arda Beset hem derslerdeki tartışmalar, hem de mimarlar
odasının arşivini tarayarak yaptıkları bibliyografya çalışması ile beni
cesaretlendirdiler.
Dersin ön hazırlıklarında Radikal Tarih dergisinin (Radical
History) kadın tarihi çalışmaları dikkatle incelendi. Bu dergi özellikle
cinsiyet tarihi derslerinin öğretim üyeleri tarafından verilen tanıtımlarını,
okuma listelerini ve haftalık programlarını da yayınlıyordu. Öğretim üyelerinin
bir çoğu, Amerikan üniversitelerinde bu dersleri 1970’li yılların ortalarından
beri vermekteydiler ve karşılaştıkları problemleri, bunlara karşı
geliştirdikleri pedagojik yöntemleri de sözkonusu dergi içinde
aktarıyorlardı.Hepsi de önemli bir noktadan söz ediyordu: Derse gelen
öğrencilerde kadın veya erkek ayrımı yapılmaksızın sistemin bilinçaltına
kazıdığı rijit düşünsel engeller. Bu engellerin bazıları, Amerikan üniversitelerinin
çoğunda egemen kültür olan Hıristiyan doktrinlerinden kaynaklanmaktaydı.Bu
dergilerde deneyimlerini aktaran akademikler, öğrencileri ortak bir platforma
çekebilmek için 8-9 haftalık bir okuma-tartışma dönemi ayırmaktaydılar. Yine de
bu kadar okuma süresinin dahi kadın tarihi konusunda ikna edici olmaya
yetmediğini belirtiyorlardı.
Biz ise derse, ilk haftada araştırma konusu vererek
başladık. Cumhuriyet Dönemi kadın mimarlar bibliyografyası oluşturacaklarını
öğrenen öğrenciler, ilk günkü mimarlar odası arşivi buluşmalarında “nasılsa
aynı gün içinde işlerinin biteceğini, çünkü bibliyografyaya girecek kadın
mimarların parmakla sayılacak kadar az olduğunu” düşündüklerini sonradan bana
aktardılar. İşin başına geçip malzemenin dökümünü yaptıklarında haftalarca o
arşivde çalışmaları gerektiğini anlamışlardı. Arşiv çalışması sistematiğe
oturana kadar kadın, kadın tarihi, kadın mimarlar konularında hiç okuma
verilmedi ve tartışma açılmadı. Okumalara başlandığında ise hiç bir öğrenci
“kadın tarihi diye bir şeye gereksinim olmadığı” yorumunu yapmadı. Çıkan
malzemeye kendileri de şaşırmışlardı.
TARİH YAZIMINDA KADIN
Mimarlık Tarihi yazımı son yirmi yılda geçirdiği önemli
dönüşümler ile bugün artık kaynak, konu ve yöntemlerini yenilemektedir.
Feminist eleştirinin mimarlık tarihi ve genelde tarih yazımına etkileri bu
anlamda büyüktür. Tüm uygarlık tarihinde bugüne kadar kadınların çok özel
durumlar dışında hiç yer almadığı düşünülecek olursa bu tek taraflı yazımın
kısırlıkları daha da vurgulanmış olur. Kadınların ikinci cins olduğu bir
dünyada bu gerçeğe şaşırmamak gerekir. Dünyada kadının yeri ile ilgili
tartışmaların başlangıcı aslında sadece modern dünyaya özgü değildir. Third
Space adlı yapıtında Edward W Soja, Christine de Pizan adlı bir Fransız
tarafından1364 yılında Venedik’te yazılan Kadınlar Kentinin Kitabı, adlı
yapıtta kent ve kadınlar konusunun ele alındığını aktarır. Bu kitap bir ortaçağ
kentinin cinsiyete dayalı baskıcı ve ayrımcı niteliklerini ortaya koyan ve
kadınlar için bir kentin nasıl olması gerektiğini anlatan bir alegoridir
(Aktaran: E. Soja,1996).
Böyle bir perspektiften bakıldığında kadın ve mekan
konusundaki tartışmaların kurumsallaşmak için ancak modern zamanları beklemesi,
bir anlamda gecikmiş bir olgu olarak görülebilir. Öte yandan Batıdaki bu
tartışmaların kökenleri ve kendi tarihselliği açısından değerlendirildiğinde,
böylesi bir arka yapıdan yoksun olan Türkiye ve diğer çevresel modernleşen
ülkelerdeki hareketlerle kıyaslanamayacak bir toplumsal bilincin ürünü olduğu
görülür. Kadın ve mekan anahtar sözcükleri bize iki önemli çalışma ve düşünce
alanının kapılarını açar. Birincisi, gender space (cinsiyet ayrımı/eşitliğine
dayalı kent ve mekan eleştirileri) ; ikincisi ise yapılaşmış çevrenin
oluşumunda kadınların aktif belirleyici olarak nasıl katıldıklarını inceleyen
alternatif tarih yazımı modelleri.
Türkçe de cinsiyet sözcüğü evrim geçirmemiştir. Oysa ki
İngilizce’de 70’lere kadar cinsiyet karşılığında sadece sex sözcüğü
kullanılırken feminist hareket bu yıllarda gender sözcüğünü tercih etmeye
başlamıştır. Çünkü sex sözcüğü yaygın kullanımıyla aslında kadın ve erkek
arasındaki biyolojik ayrım temeline dayanırken gender kavramı onları sosyal bir
varlık olarak ele alarak aralarındaki ilişkilerin toplumsal olarak nasıl
kodlandığı sorunsalı ile ilgilenir ( E. Soja, 1996). İki sözcük arasındaki
diğer bir anlayış farkı da 80’lerde birer toplumsal grup olarak ortaya çıkan
eşcinsellerin 90’ların sosyal bilimleri içerisinde gender çalışmaları başlığı
altında toplanmasından kaynaklanır. Üremeye dayalı aile kavramı toplum
normlarının bu sebeple ataerkil, heteroseksüel ilişkiler ile tanımlandığı bir
kavram olarak kadın ve erkeği biyolojik olarak sex sözcüğü ile ayırt ederken,
gender sözcüğü eşitlikçi, farklı cinsel tercihlere hoşgörü ile bakan ve aile kavramını
üremeden çok paylaşıma dayandıran bir anlayışı temsil eder. Sosyal bilimlerdeki
gender theory, yani sex’den gender’a geçiş yalnızca epistemolojik norm ve
geleneklere kafa tutmakla kalmamış ontolojik olarak da kimlik ve nesnellik
kavramlarını sarsmıştır (R. Cacoullos Ann, 2001).
Tarih yazımı, hala geçerliliği süren ataerkil toplum
içerisinde kadın ve erkekler arasındaki ilişkileri tek taraflı olarak ele almış
ancak etkileşimleri göz ardı etmiştir. Kadın ve erkeklerin geleneksel rolleri
içerisinde yer bulabilecek olaylar ve olgular tarihe geçerken bu rollerin
dışında kalanlar tarihin de dışında kalmıştır. Gender history’nin ağırlıklı
olarak ilgisi, erkek aktörlerin dışındaki aktörlerdir.Bunlardan biri olarak
kadınların dünya tarihinin gelişiminde pasif birer izleyici değil de aktif bir
belirleyici olarak katkılarını araştırır. Elbette ki her dönem/yer ve durum
için bu a priori olarak kabul edilirse tarih de kendi nesnelliğini yadsımış
olur. Oysa ki kadınların birer izleyici olarak kaldığı durumlar da mevcuttur.
Ancak bugüne kadar yazılageldiği gibi tarih yalnızca erkek
kahramanlar etrafında şekillenmemiştir ve cinsiyet tarihinin de savı budur.
Eski Mezopotamya’daki kayıt tutma bilgisinin icat edilmesinden beri üstün sınıf
yani erkekler, kah rahipler, saray yazıcıları, vakanüvisler ya da kah akademik
tarihçiler olarak, sadece erkeklerin yaptıklarını ve yaşadıklarını “kayda
değer” bularak kadınların yaşadıklarını marjinalleştirmişlerdir (F. Berktay,
1999).
Tarih yazımının özel sorunlarından biri olan ötekilik
kadınların da içerisinde yer aldığı geniş bir kategoridir. Tarihin ötekilik ile
nasıl baş etmesi gerektiği üzerine görüşlerini aktarırken Tekeli, bir kaç madde
ile şöyle özetler:
1 Tarihe bir bilim olarak yaklaşmak, bilim ahlakının
kuşkuculuk ilkesini ciddiye almaktır.
2 Kendi toplumumuzda ya da başka toplumlarda üstünlük
iddiaları etrafında oluşturulmuş bizlerin ve ötekilerin üstünlük iddialarını
sorgulamak, dayanaklarını “demistifiye” etmektir.
3 Tarihçinin empati yoluyla kendisini “öteki” yerine koyarak
anlama yolunu benimsemesidir.
4 Aralarında çatışmalı bir “biz” ve “öteki” konumu
yaratılmış toplulukların ilişkilerinin tarihini eleştirel bir gözle yazmaktır.
5 Çatışan grupları üst kimlikle bir araya getirmektir. Öteki
yaratılırken üstü örtülenleri gün ışığına çıkartmaktır (İ. Tekeli,1998, s.4-6).
Cinslerin özgül tarihinin yazılması bu anlamda Tekeli’nin
“barışçı” olarak tanımladığı yoldan çok uzaktadır. Bu açıdan bakıldığında kadın
tarihi de bir anlamda kendi ötekisini yaratmaya mahkumdur. Kadınlar ve
erkeklerin tarihi bir arada yazılabilir mi? Bu sorunun en iyi niyetli yanıtı
evettir. Kadın mimarlar üzerine yapılan bir çalışmanın da yukarıda açıklanan
hatalara düşmesi olasıdır, hatta kaçınılmazdır. Bunun yanısıra, tarih,
özellikle pozitivist tarih, kadınları yok saydığı, ya da onları sadece politik
arenadaki skandalları ile yer alan kişilikler olarak kaleme aldığı için
şimdilik sadece ezilenler kendi geçmişlerini gün ışığına çıkartmakla meşguldür.
Burada tarihçiler iki terim kullanmayı tercih etmektedirler; düzeltmeci ve
telafi edici (compensatory) tarihçilik. Bazı uzmanlar kadın tarihçiliğinin
1980’li yıllardan itibaren düzeltmeci tarihçilikten telafi edici tarihçiliğe
doğru yaklaştığını iddia etmektilerse de, gelecek jenerasyon tarihçilerin eşitlikçi
bir tarih yazabilmek için daha fazla malzemeye ve şansa sahip olacağı kesindir.
BATI MODERNLEŞMESİNDE KADINLAR VE KADIN MİMARLAR
Mimarlık disiplini içerisinde cinsiyet kuramları kentin ve
mimarlığın cinslerin gereksinimlerine eşit oranda yanıt verip vermediği
sorularını gündeme getirmiştir. Mimarlık kuramı cinsiyet eleştirilerini
modernizm ve modern toplum üzerinde yoğunlaştırmıştır. Kamusal yaşam ve kamusal
mekan paradigmaları bu eleştirilerde birincildir. Bu nedenle yalnız kadınların
değil eşcinsellerin de kamusal yaşama eşit iş, ücret, eğitim olanakları ile
katılabilmesi gerektiği tezi kentin buna nasıl katkıda bulunabileceği
sorunlarına yanıtları beraberinde getirmiştir.
Büyük ölçüde LeFebvre’den etkilenen bu söylem kuşkusuz
postmodernist eleştirinin de önemli bir parçasıdır. Bunun yanısıra
göstergebilim çözümlemeleri de mekanın kadın-erkek kodlarına yaptığı
göndermeler ile ilgilenerek bu açılardan katkıda bulunmuştur. Bu çözümlemeler
özellikle modernizmin erkek kodlamaları yoğun bir biçim yarattığı
eleştirilerini ortaya koyarak, sanayi öncesi toplumların mimarlığının dişi
kodlamalara daha çok yer verdiği görüşünü getirir. Burada paradoksal olan da
gerçekte kadın hareketlerinin ancak modern toplumda ortaya çıkışı ve
endüstrileşmenin kadınların üretime katılmasını hızlandıran bir faktör olarak
kadın mimarların da modern toplum içerisinde bina üretimine katkıda
bulunmasıdır.
Mimarlık çok uzun yıllar yalnızca erkeklerin yaptığı bir
meslek olmuşsa da bu dönemler boyunca kadınların çevreyi şekillendirmede hiç
rol almadıklarını düşünmek yanlış olur. Örneğin Canadian Journal of History
dergisinde yayınlanan bir makalede Anne Cledinning, İngiliz Ticari Gaz
Kurumunun (The British Commericial Gas Association) gaz tüketimini teşvik etmek
ve yaygınlaştırmak için reklam kampanyalarında Mrs. Maud Adeline Brereton ile
anlaşma yaptığını, bu kadın yazarın aylık magazin dergileri yazılarında modern
ev kavramını nasıl işlediğini ve nasıl kamuoyu kazandığını aktarır. Bu makale
evle ilgili hijyenik ekipmanların gelişiminde kadınların oynadığı aktif rolü
vurgulamaktadır (A. Cleddining,1998). Amerika’daki Ulusal Gaz Kurumu da
1933’te, yine bir kadın tasarımcı ile işbirliği yaparak mutfak tasarımlarında
ne gibi değişiklikler olacağına dair bir araştırma yaptırarak yayınlatmıştır
(G. Wright, 1987, s.299). Bunun yanısıra, ilk kadın dergileri çoğunlukla
eğitimli kadın yazarların ev hanımlarına çağdaş, biyolojik enerji kullanımından
çok elektrik enerjisi kullanımına ağırlık veren yapı elemanlarını, özellikle
sıhhi tesisat malzemelerini tanıtarak ve estetiğin dışında önemsenmesi gereken
ergonomi, hijyen gibi yeni tasarım kavramlarını vurgulayarak yaşam çevrelerinin
değişimine katkıda bulunmuştur.
Yine benzer şekilde kadınların katkılarını ortaya koyan bir
başka tarihsel çalışmadan örnek verilecek olursa, Rowe’un bir çalışmasında 1868
yılında kurulan ve kadınlara sanat eğitimi veren Académie Julian’ın rolünü
anlatır. Bu akademinin temel amacı Ecole des Beaux Arts’a giriş için bir
hazırlık okulu eğitimi vermektir. Ancak Beaux Arts 1897’ye kadar yalnızca erkek
öğrenci kabul ettiği halde Julian Akademisi kadın öğrencileri kabul etmiştir.
Burada yetişen sanatçılar ve dönemin erkek eleştirmenleri arasındaki ilişkiler
ve sonunda kadınların da Beaux Arts’a girişi ile sonuçlanan mücadeleleri de bu
çalışmada işlenmektedir (D. Rowe, 2000).
Kadınların mimarlık okullarına kabulü Amerika ve Avrupa da
çok zor olmuştur. Çünkü kolejler 1930’lara kadar ya hiç kadın öğrenci kabul
etmemiş ya da sayıları konusunda sınırlamalar getirmişlerdir. Doris Cole’un
belgelemeleri ışığında sadece kadınları kabul eden bir mimarlık okulu karşımıza
çıkar: Cambridge School of Architecture and Landscape (Aktaran: G. Wright,
1987, s.291) 1915’te açılan ve 27 yıl eğitim veren bu kurum yüzden fazla kadın
mimar yetiştirmiştir.
Pek çok araştırmada kadın mimarlar için konut konusunun
başka konulara oranla daha yoğun dişi kodlar üreterek tasarladıkları bir konu
olduğu ileri sürülür. Bunu Amerikan Kadın Mimarlar tarihini inceleyen Gwendolyn
Wright bir ayrımcılık olarak niteler. Wright çalışmasında iki kadın mimarı öne
çıkarır: Catherine Beecher ve Julia Morgan. Bu iki mimar Amerikan banliyö tarzı
yaşam çevrelerinin oluşumunda önemli katkılarda bulunmuştur. İlk kadın
mimarların da 1890’lı yılların sonunda mühendislik diplomalı mimarlar olduğunu
yine bu çalışmadan öğreniriz.
Bu inceleme mimarlığın Amerika’da ilk kurumsal kimlik
kazandığı 30’larda mimarlık magazinlerinde konunun nasıl ele alındığını
aktarır. Gerçekten de Wright’ın alıntılarına göz atılacak olunursa dönemin erkek
egemen mimarlık camiasının kadın mimarlara karşı aşağılayıcı bir üslupla konut
dışı tasarımlara karışmamaları gerektiğinin telkin edildiği görülür.
Böyle güdümlenmiş bir politika ile ne ancak çok az sayıda
kadının mimar olabildiğine ne de kadınların çoğunun mimarlığa ilgi duyan ancak
sadece özel konut konusunda uzmanlaşabilen kişiler olarak kaldığına şaşırmamak
gerekir (G. Wright, 1986, s: 283).
Türkiye’de 1930’ların Mimar dergileri incelendiğinde kadın
mimarların yayınlanmış projelerinin tam tersine çoğunlukla kamu binalarından
oluştuğu ve de konutun ayrıcalıklı bir yer tutmadığı görülür (%10’un
altındadır). Kadınların özellikle konut çevrelerine yaptıkları büyük katkılara
rağmen isimlerinin tarihten çıkarılmış olması bugün yeniden tarih yazımını zorunlu
kılmaktadır.
Aslında Cumhuriyet Dönemi Türk Mimarlığı için bu konuyu
gözden geçirirken bazı çelişkileri vurgulamak gerekir. Örneğin Amerika’daki
kadın mimarlar dönemin mimari basınında gündeme gelme olanağı bulamamışlardır.
Dolayısıyla o dönem üzerine araştırma yapan mimarlık tarihçileri için pek çok
isim anonimdir, belge düzeyinde çalışma yapmanın güçlükleri olduğu kadar
örnekleme veya özne seçimi de rastlantısaldır. Tarihçiler uzun uğraşlar sonucu
özel arşivlerde ve okul arşivlerinde çalışarak belge toplamaya çalışmışlardır.
Buna karşın Arkitekt dergisi kadın veya erkek mimarlar arasında gerçekten bir
ayrımcılık yapmadığından, Türkiye Cumhuriyeti döneminin kadın mimarları bugünün
tarihçileri için çalışılması görece kolay niteliktedir. Her nedense Cumhuriyet
Dönemi Türk Mimarlık tarihi çalışmalarında belge düzeyinde zorluk olmadığı
halde kadın mimarlar vurgulanmamış, mimarlık tarihi dersleri müfredatlarına da
yansımamıştır. Cumhuriyet Dönemi Türk Mimarlık Tarihi genellikle cinsiyet
ayrımcı bir ideoloji ile yazılmıştır. Ne yazık ki, bu dönemin aktif olarak
çalışan ve ürünler veren kadın mimarları, tarihçiler tarafından göz ardı
edilmiştir. Bu çalışma da cumhuriyet dönemi kadın mimarlarını kaleme alarak
belki de “barışçı ve eşitlikçi” yeni bir tarih yazımına bizzat bir örnek teşkil
edememektedir. Ancak yeni bir cumhuriyet mimarlık tarihi yazılması için
unutulmuş malzemeleri yeniden gündeme getirmektedir.
TÜRKİYE’DE KADIN HAREKETLERİ, ULUSÇULUK VE KEMALİZM
Modernitenin merkez Avrupa dışındaki modellerinde milliyetçi
tema, devrimin tüm araçlarında da görülür. Doğaldır ki Türk modernleşmesinin
içerisinde mimarlık ve kadın hareketleri de yine aynı kaynaktan beslenmiştir.
Jitka Maleçkova kadınlar, modernlik ve ulusçuluk kavramlarını kültürler arası
olarak incelediği çalışmasında, ortak bir özellik olarak Yunanistan, İtalya,
Çek Cumhuriyeti, Rusya ve Osmanlı İmparatorluğunda milli cemaatin
birleşmesinde, uyanmasında ya da kurtulmasında kadınlara belirleyici bir yer
sunan erkek önderli hareketleri sunar. Maleçkova’nın detaylı çalışması ortak
noktaların belirlenmesine dayanmaktadır, ancak genellemelerinin hepsine
katılmak mümkün değildir.Burada sadece erkeklerin kadının toplumsal yerinin
yüceltilmesine ilişkin görüşleri yer almış, bu idealleri şu veya bu yolla benimsemiş
kadınların rolü ve görüşleri hiç yer almamıştır. Burada başlamadan son bulan
bir hareketin panoraması sunulur
(J. Maleçkova, 1998).
Maleçkova’nın da paylaştığı bu önyargılı okuma biçimi, kadın
araştırmalarına egemen olan genel bir eğilimin göstergesidir. Gerçekte de,
modern hareket içerisinde kadın hareketlerine erkek aydınların katkıları da,
hataları da yadsınamaz. Ancak, ilk kadın hareketlerinin liderleri olan
kadınların, kabaca güdümlenmiş olmaları görüşü haksız bir yargı içerir. Bu
kadınlar içerisinde kendi aklı, iradesi ve entelektüel birikimi ile bilinç
kazanmış olanlar da sayıca az değildir. Üstelik bu hareketlerin sürdürümcüleri
olarak eylemleri hayata geçirmek için zoru seçerek, marjinal kalmayı göze
alarak, hatta yaşamlarının çoğunu mücadele ile geçirerek çalışanlar da onlar
olmuşlardır. Sonuçları da Maleçkova’nın iddia ettiği gibi sadece hayal
kırıklığından ibaret değildir, herşeye rağmen uzun bir yol kat edilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti içerisindeki kadın hareketleri tarihi
deyince kuşkusuz yine bu eleştiriler ile karşılaşılır. Kemalist modernleşme
projesi resmi tarih içerisinde sunulduğu biçimiyle kadını özgürleştiren ve
kamusal yaşama girmelerini sağlayan kurtarıcı devrimdir. Gerçekten de
cumhuriyetin özellikle kentli kadın için önemli başlangıçlara araç olduğu kuşku
götürmez bir gerçektir. Ancak bu devrimin gerçekten kadınların kendi yararları
gözetilerek mi yoksa sadece başka araçlar uğruna mı yapıldığı sorusu pek çok
kez sorulmuştur (Y. Arat, 1998b, s.87 ve L. Kırkpınar, 1998, s.16).
Yeşim Arat, kadınların meslek hayatına geçmesini teşvik eden
politikaların kentli ve köylü için iki ayrı kategoride olduğunu da eleştirerek
kadınların bu yeni rollerini milliyetçi bir misyonla kabul ederek kendilerini
ülke yararı için değiştirdiklerini ileri sürer. Arat’ın bu eleştirileri tekil
değildir; Deniz Kandiyoti de büyük ölçüde aynı görüşleri paylaşır. Kadınların
meslek yaşamına geçmeleri için en önemli koşul olan eğitim Cumhuriyet Dönemi
politikalarında önemli bir yere sahiptir. Kamuoyuna yön veren üst düzey
yöneticiler bile kadınlara verilecek eğitimin ileride vatana naif bir ana
yetiştirecek tarzda olmasını yeterli görürken Atatürk erkeklerin aldığı eğitime
eşit eğitim hakkının kadınlara verilmesini ve bu yönde desteklenmeleri
gerektiğini telkin etmiştir.
Cumhuriyet Dönemi münevver kadınları içerisinde kendi
haklarını kendileri savunmak isteyenler rejim tarafından fazla destek
görmemişlerdir. Bunun yanısıra,16 Haziran 1923’te Kadınlar Halk Fırkası adı
altındaki hareketin 1924’te artık amacına ulaştığı öne sürülerek kapatılması
erkeklerin önderliği ve sözcülüğünden bağımsız bir kadın hareketinin oluşmasına
olanak tanımamıştır. Ancak gerçek şudur ki, pek çok kadın Cumhuriyet idealleri
için kendilerini feda ederek çalışmışlardır. Atatürk’ün kafasındaki kadın
modeli belki de özgür ve kişilikli bir model olmasına rağmen devrimlerin
uygulanışı Cumhuriyet kadının daha çok iyi eş ve anne olarak ataerkil düzene
katkıda bulunmalarını olanaklı kılmıştır.
TÜRKİYE’DE KADINLARIN EĞİTİMİ VE KADIN MİMARLARIN EĞİTİMİ
Cumhuriyet öncesi döneme bakıldığında ikinci meşrutiyet
döneminde kadınların eğitimine önem veren bir kültürel politika ile
karşılaşılır. Bu, devletin resmi organları aracılığı ile yürütülen bir hareket
olmaktan çok, aydınların elinde şekillenen bir sivil harekettir. İstanbullu
kadınların bu konuda daha öncü bir konumu vardır; çünkü yurtdışına eğitim için
gönderilmeleri şanslı bir azınlık olarak onlara kısmet olmuştur. Genellikle
varsıl ailelerin bu dönemde tercih ettikleri ülke genel olarak Fransa olup,
kadınların da eğitim gördükleri dallar siyasal bilimler, psikoloji, sosyoloji
gibi bazı sosyal bilimler ve edebiyat dallarıdır. Mühendislik, temel bilimler,
tıp ve hatta hukuk dallarının çok rağbet görmediği izlenir. Yurtdışında eğitim
yaparak İstanbul’a dönen bu seçkin azınlık dönemin kadın dergilerindeki
yazıları ile ve kadın hareketinin öncüleri olarak düzenledikleri toplantılar
ile tanınırlar. 1908’de Üsküdar Kız Lisesi veya sonraki adıyla Amerikan Kız
Lisesi, 1916’da Kandilli Kız Lisesi gibi dönemin seçkin ve öncü kadınlarını
yetiştiren kız okulları açılmıştır. Ancak kızlar için ilk yüksek öğrenim
olanağı 1914’te İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’nin kurulması ile tanınmıştır. Kız
öğrenciler için sadece resim ve heykel bölümlerini kapsayan bu okul, önceleri
erkek öğrencilerden ayrı bir binada eğitime başlamıştır. 1926’da Sanayi-i
Nefise’nin Fındıklı’daki eski Meclis-i Mebusan binasına taşınması ile kız ve
erkek öğrenciler birlikte aynı binada eğitim almaya başlamışlardır. İnas
mektebi entelektüel ve sanatçı kadınların yetişmesinde önemli roller
üstlenmiştir. Kuşkusuz, sadece resim ve heykel eğitimi vererek başlamış olsa da
kadın mimarların yetişmesi için Türkiye’deki eğitim kurumları içerisinde
öncülük yapmıştır.
Kadınların meslek edinmeleri de yine cumhuriyetin
karşıtlıklarla dolu yapısına koşut bir gelişme içinde olmuştur. Eğitimin yapısı
bu konuda önemli bir etkendir. Özellikle, ilk ve orta eğitim ataerkil düzeni
destekleyen ve cinsler arası ayrıma dayanan nitelikleri ile özgür ve yaratıcı
düşünen bir kadın yerine standart iyi ev hanımları yetiştirmiştir (Y. Arat,
1998a).
Üniversite öncesi eğitimin dar kalıplı ve standartlaştırıcı
etkisi kadınların profesyonellik, muhakeme, eleştiri ve yaratıcılık gerektiren
entelektüel uğraşlara girmesinin önünde bir engel teşkil etmiştir. İlk kadın
savaş pilotu Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in bir gösteri uçuşunun
dışında uçmamış olması Kemalist rejimin Batılılık imgesi için yarattığı
göstermelik modern kadına iyi bir örnektir. Öncü meslek sahibi kadınlar bir
miktar bu göstermelik modern imgenin gölgesinde kalmışlardır. Kadınların
Cumhuriyetin ilk yıları boyunca daha çok ebelik, öğretmenlik, hemşirelik gibi
mesleklere yöneldiği görülmektedir. Özellikle kız enstitüleri mezunları reel
olarak kadınları gerçek üretime veya entelektüel uğraşlara yöneltmekten çok
uzak eğitim programları ile kadınların meslek yaşamlarında sınırlı kalmalarının
en önemli sebebidir. Mühendislik, mimarlık, temel bilimler gibi, matematik ve
fen bilgisi alanlarında ortalamanın üzerinde bir birikim gerektiren dallarda o
zamanlarda her üniversitenin giriş sınavı bağımsız olarak yapıldığı için
kadınlar baştan dezavantajlı olmuşlardır. Orta eğitimden gelen bu cinsiyet
ayırımcı politikaya rağmen üniversitelerde başarılı olan kadın sayısı
küçümsenemez.
Bu çalışma Cumhuriyet Dönemi ilk kadın mimarlarını
incelerken yelpazesini 1950’lere kadar olan dilim ile sınırlı tutmuştur.
Türkiye’de kadın hareketlerini inceleyen sosyologların, nitelikleri birbirinden
ayrılan kadın hareketlerini tarihlemede birinci ve ikinci kuşak tanımlarına
sadık kaldıkları görülür. Birinci kuşak, 2. Meşrutiyet ve 1938 arasında
değerlendirilmektedir. Jön Türk hareketi daha sonra Türkiye Cumhuriyeti
dönemindeki modernleşmeyi inşa eden seçkinler olarak cumhuriyet ideolojisinin
arka planını oluşturmakta, Atatürk’ün ölümü ise modern ideolojinin halka
indirgenmesinde tartışılamayacak etkisi olan varlığının ortadan kalkması
anlamına gelmektedir. Birinci dönem açıkça 1938’lere kadar olan dönem iken
ikinci dalga 1980’lerden günümüze kadar olan dönemi ifade eder. Öte yandan ilk
kadın mimarlar kuşağını ancak 1930-60 arasındaki otuz yıllık dönemde incelemek
olasıdır. Zira Cumhuriyet öncesinde Avrupa’da eğitim gören kadınlar içerisinde
mimarlık diploması sahibi olmadığı gibi, kadınların sanat eğitimine başlaması da
İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’nin kurulmasından sonra gerçekleşmiştir.
Bilindiği gibi Cumhuriyetin ilk yıllarında İstanbul Yüksek
Mühendis Okulu mezunları arasından da mimarlık ile uğraşan kişiler olmuştur.
İTÜ arşivlerinde yapılan bir çalışma sonucunda Maarif Vekaleti’ne bağlı
Mühendis Mektebi’nin ilk kadın mezunlarının 1933’te olduğu görülmüştür. Sabiha
Ecebilen (Güreyman) ve Melek Erbuğ her ikisi de 1326 doğumludur. Uzmanlık
alanları yol olan bu iki mühendis, Türkiye’de kadın olarak yapılaşmış çevre ile
ilgili ilk mezunlardır. Mühendislik mezunlarının özellikle köprü, yol, baraj
inşaatlarında çalıştığı bilinmektedir. İTÜ Teknik Okul Mimarlık mezunları
arasından ilk kadın mezunlar ise 1957 yılında başlar. Meral Kocaharzem, Güner
Terzioğlu, Sühendan Poda, Ayser Arıç Noyan, Fahriye Özçakıcılar Akı, ve Sevim
Saatçi İTÜ Teknik Okul Mimarlık Bölümünden 1957-1960 yılları arasında mezun
olmuşlardır. Öte yandan Güzel Sanatlar Akademisi’nin İnas bölümünden mezun olan
kadınlar da uzun bir süre sanatın çeşitli dallarında çalışmalarını
sürdürmüşlerse de Mimarlık Şubesi’nden mezun olup çalışma yaşamına katılan ilk
kadın mimar olarak Leman Cevad (Tomsu) Hanım görülmektedir. İTÜ mimarlık
bölümünden mezun olan ilk kadın mimar ise 1942 mezunu Celile Berk Butka’dır.
Celile Hanım’ı 1944 yılı mezunu Fatma Karacık, 45 mezunları Güner Gören, Yıldız
Tolun, 47 mezunu Melahat Filibe, Zehra Alpsoy, 1951 mezunları Emin Yağlı,
Perran Doğancı, Ayfer Baştürkmen, Hande Çağlar, 1952 mezunları Gülseren Seçkin,
Ayten Seçkin ve Sevim Akyüz izler. 1953-60 arasında da Kamuran Başar, Gülçin
Başer, Latife Öz, İffet Özbaşarel, Nurhan Kalpkçıoğlu, Meliha Belül, Zuhal
Bulguman, Bilge Elam, Eliza Lüleciyan, Ayten Rakunt, Suzan Erkman, Bedriye
Erkman, Necla Büyüközkaya, Gülgün Bayraktar, Nevres Karameşe, Nida Lülü, Özgül
Arıbay Sungur, Aysu Arat, Afife Emiroğlu Batur, Betigül Çadırcıoğlu, Birsen
Şahin Doruk, Müjgan Güven Güçlütürk, Esen Bolak, Bilge Kıray, Sevinç Tüjüment,
Gülgün Akdoğan, Şükran Başaran, Nurten Gürel, Yurdanur Cansu, Süreyya Tamir, Fatma
Sümer Terbent,Tülay Yolaç, Solmaz Gazyakan, Sevin Kayı ve Betül Akman gibi
isimler görülür.
Arkitekt dergisi bilindiği gibi Cumhuriyet Dönemi Mimarlık
Tarihi araştırmaları için en önemli kaynaktır. Arkitekt dergisinin 1934
yılından başlayarak pek çok kadın mimarın çalışmalarına yer vermiş ve cinsiyete
dayalı ayrımcı politikalar izlemeyerek Avrupa ve Amerika’daki süreli yayınların
yapamadığını gerçekleştirmiştir. Cumhuriyet Dönemi’nin üniter ideolojisi
içerisinde tasarımcı kimliği ve öznellik gibi kavramların tartışılması
olanaksız olduğu için, tasarımcının cinsiyeti de önemsiz bir ayrıntı olarak
görülmüştür. Kadın mimarlardan beklenen Türkiye Cumhuriyeti için önerilen
mimari kimliği yansıtmalarıdır, cinsiyetlerini değil. Kadın hareketleri ve
ulusçuluk ilkesi arasındaki bağlantılar aktarılırken değinildiği gibi, ulusçu
bir mimarlık anlayışı içerisinde kadın mimarların da kendilerini rejime hizmet
etmeye adamaları şaşırtıcı değildir.
Batılı hemcinsleri erkek egemen meslek birlikleri içerisinde
kendilerini meşru kılmaya çalışırken, ilk Türk kadın mimarlar özellikle mimari
proje yarışmalarında aldıkları dereceler ile yeterliliklerini kanıtlamışlardır.
O tarihlerde bilindiği gibi, Avrupa merkezli modern mimarlığı uygulayabilmek
getirtilen yabancı mimarların dışında, Türk mimarlar uzun süre kamudan iş
alamamışlar, ancak özel konut projeleri yaparak geçimlerini sağlamaya
çalışmışlardır.1933’teki bir yarışmada ilk kez Türk mimar Şevki Balmumcu’nun
birinciliği Alman mimar Holzmeister ile paylaşmasından sonra, Türk mimarlar
yarışma yoluyla büyük işler almaya başlamışlardır (Özçelebi 1999; Sayar 1998).
Aynı yarışmalar, kadın mimarlar için de büyük bir şans olmuştur. Yarışmaların
müşteri ile direkt diyalog kurmayı gerektirmeyen, çalışma saatleri tasarımcı
tarafından keyfi olarak düzenlenebilen bir özelliği olması kadın mimarlara
büyük kolaylıklar getirmiştir. İlk kuşak Türk kadın mimarların şansı da böyle
bir yarışma ortamı içerisinde varlıklarını daha kolay kabul ettirebilmelerinden
kaynaklanmaktadır (Ö. Erkarslan, 2001).
KADIN MİMARLARIN ARKİTEKT DERGİSİNDE YAYINLANAN YAPITLARI
1934-40 Dönemi: Güzel Sanatlar Akademisi’nin 1928 yılında
bir öğrenci grubunu gösteren bir fotoğrafta pek çok kız öğrenci görülür.
Bunların çoğunluğu diğer sanat dallarında eğitim gören kız öğrencilerdir.
1930’lu yıllar elbette ki aktif olarak çalışmalar yapan ve yapıtlarıyla gündeme
gelen Leman Tomsu’nun damgasını vurduğu yıllardır. 1932 yılında derginin
yayınladığı Güzel Sanatlar Akademisi Öğrenci Sergisinde yer alan “Yatılı
Öğrenci Yurdu Projesi” Leman Hanım’ın ilk yayınlanmış çalışmasıdır. Dört yüz
kişi kapasiteli bu yurt projesinde Leman Hanım’ın daha sonraki çalışmalarında
da izlerini kolaylıkla bulduğumuz basit prizmatik kompoziyon eğilimleri dikkat
çeker. Mezuniyetinin hemen ardından “Gerede ve Emirdağ Cumhuriyet Halk Partisi
Evleri Projesi”ni alır ve bu projeler de dergide yayınlanır. İş yaşamına
atıldığında Leman Hanım’ın çok büyük zorluklar ile karşılaşmadığını mezun olur
olmaz orta kapsamda bir iş alabilmiş olmasına bakılarak tahmin edilebilir.
Proje müellifi olarak “Arkitekt Leman Cevad” açıklamasının yer aldığı bu proje
sade yapım teknolojisi ile dikkat çeker. Leman Hanım’ın ilk dönem
çalışmalarında katı bir rasyonellik göze çarpar. Sıradan bir prizmatik plan
uygulaması olan CHP evleri projesi Cumhuriyet Dönemi köy ilkokullarını
anımsatan gösterişsiz yönetim binalarıdır. Tek katlı yapı bütününde üçüncü
boyutta bir renklilik, hareketlilik görülmez.
1936 yılında yayınlanan “Karamürsel Halkevi Projesi”nde
Münevver Belen ile ortak çalışmıştır. İki katlı bu kitlede geometrik
kompozisyonun görece kompleksleştiği görülür. Proje bu kez öne eklenen şeffaf,
alçak giriş cephesi ile daha fazla eklemlenme gösterir. Arkadaki geniş saçaklı
ve masif ana kitle ile daha hafif giriş kitlesi arasında yakalanan bilinçli
kontrast, Leman Hanım’ın ilk projesindeki naifliği üzerinden attığını gösterir.
Kesitlere bakıldığında da yükseltilen toplantı salonu ile üçüncü boyutta daha
zengin ve doğru çözümlere gidildiği görülür. Tomsu ve Belen birlikteliği
“Kayseri Halkevi Binası” projesinde de sürer. Bu kez bir kasabada değil, kentte
tasarım yapıyor olmalarının etkileri açıkça görülür. Gerçekten de Kayseri
Halkevi Binası fonksiyon ve kompozisyon açılarından olgun bir üründür ve kent
bağlamında verdiği referanslar ile kamusal / yarı kamusal açık alanlara olanak
tanır. Anıtsal cephe tasarımı dönemin eğilimleri içerisinde yerini bulur. Leman
Hanım’ın tek başına yaptığı tasarımlarda genellikle görselleşmemiş bir mimarlık
duyumsanır. Dergide 1937 yılında yayınlanan “Etlik’deki Tek Konut Tasarımı”nda
da yalın, durağan ve heyecansız bir rasyonellik kendini gösterir.
1938 “Şehremini Halkevi Projesi”nde Leman Hanım, eğimli
arazide farklı kodlardan yararlanmıştır. Bu yapıda dönemin önemli görsel
ikonlarından olan biri olan eğrisel hacimlerin prizmatik bir kitle ile beraber
kullanıldığı görülür. Zayıf bir geometrik kompozisyon projenin içerisinde
barındırdığı potansiyelin önüne geçer. Kentsel parsel ve yapı arasındaki ilişki
aslında ilkesel olarak oldukça sağlıklı bir biçimde çeşitlilikler içerirken,
kitledeki orantısal hatalar dönemin Türk mimarları tarafından yavaş yavaş
sindirilmeye çalışılan modern mimarlık dilinin ortak zaaflarının
göstergeleridir.
1938 yılında sonuçlanan “Kadıköy Halkevi Proje Yarışması”nda
üçüncülüğü alan Leman Tomsu’nun projesi, ikinciliği alan Mimar A. Sabri ve Emin
Onat’ın projeleri ile büyük paralellikler gösterir. Rüknettin Güney’in
birinciliği alan projesinin tartışmasız ustalığı bir yana alınacak olunursa,
katılımcıların önerilerinde dönem mimarlarının ortak eğilimleri kolaylıkla
saptanabilir.Parçalanamayan prizma, düşey ve yatayda orantısal ve kompozisyonel
olarak iyi organize edilmemiş delikler, henüz olgunlaşmamış bir modern dilin
belirgin problemleri olarak karşımıza çıkmakta ve tasarımcılar inşai tutarlılık
kaygıları ile kendilerine meşru bir zemin yaratmaya çalışmaktadırlar.
1940-50 Dönemi: Arkitekt dergisinde evlilik birlikteliğini
iş yaşamına da taşıyan ilk çift olarak Şekure-Lütfi Niltuna karşımıza
çıkmaktadır. Daha sonra Nezihe-Pertev Taner, Harika-Kemali Söylemezoğlu ve
Leyla-Firuzan Baydar çiftleri ile karşılaşılmaktadır.
Taner’lerin “Rize Şehri İmar Şehri İmar Planı”
çalışmalarında kent içerisinde yeni devlet teşkilatlanmasında memurlara konut
edinebilme olanağı tanıyan bir program önerilmektedir. Burada üç konut tipi
topoğrafya, iklim ve yönlenme göz önüne alınarak seçenek olarak
geliştirilmiştir. Yığma sistemde yapımı düşünülen konutların kente yeni gelen
yabancı memurlar için önerdiği yaşam biçimi oldukça dikkat çekicidir. Modern yaşamın
pratikliğini vurgulayan proje açıklamalarından tasarımcıların yerel yaşamın
karşısına alternatif bir yaşam biçimi ve modernitenin simgesi olarak memurları
konumladığı anlaşılmaktadır. Son derece “iktisadi” olması açısından yerel yapım
tekniklerinin seçildiği belirtilmesine kaşın en küçük birimin bile dört odalı
olması da dikkat çekicidir. Taner’lerin bir diğer projesi de 1949’da yayınlanan
Mardin İmar Planı çalışmalarıdır.
Leyla Turgut, yarışmaların bir diğer önde gelen ismi olarak
kaşımıza çıkar. Asım Mutlu ile beraber katıldıkları Çanakkale Zafer Anıtı
Yarışmasında aldıkları mansiyon ödülü Leyla Turgut’un kariyerinde önemli bir
yer tutmaktadır. Bir yandan yarışmalar aracılığı ile ulusal mimarlığın
karakteri yerleşirken , öte yandan da kadın mimarlar yarışma ortamından
yararlanarak giderek daha fazla deneyim kazanmıştır. Bu sayede özellikle 40’lı
yılların ikinci yarısından sonra Arkitekt dergisinde gördüğümüz kadın mimarlar
erkek meslektaşları ile aynı düzeydeki ürünleri ile dikkat çekerler. Rekabette daha
eşit koşullar artık oluşmaktadır. 1946 “Ankara Sinema-Otel Yarışması”
sonuçlarına bakılırsa Leyla Turgut ve Suat Erdeniz’in ikinciliği paylaştıkları
görülür. Bu yarışmada jüri birinciliğe değer eser bulamamıştır. Leyla Turgut’un
önerisi dönem zevkini iyi yansıtan güçlü cephe karakteri ve tutalı plan çözümü
ile pek çok açıdan Erdeniz’in projesinden daha fazla göz doldurmaktadır.
Öte yandan 40’lı yıllarda çalışmalarını sürdürmüş bir diğer
önemli isim olan Celile Berk’in Haydar Yücelen ile beraber katıldığı “İstanbul
Radyoevi Yarışması”, sonuçları açısından oldukça çarpıcıdır.1930’larda
olgunlaşmayan modern mimarlık dilinin ulusal yorumu, 40’lı yıllarda biçimsel
özellikleriyle belirginleşmiş ve kanonlaşmıştır. Birinci Ulusal Akımın ortak
temaları sitemli bir biçimde çoğaltılmakta ve yaygınlaştırılmaktadır. Bu
yarışmada, bina programındaki stüdyoların sağır cephelerine getirilen
çözümlerin derecelendirmeyi çok etkilediği bilinmektedir. Modernizasyonun
önemli araçlarından biri olan radyonun simgesel olarak kentle de yüzleşen bir
yapı olması gerektiği gerçeği hemen hemen tüm katılımcılar tarafından da
kavranmış gözükmektedir. Berk ve Yücelen’in projeleri de dengeli kitle
kompozisyonu ve açıklık orantıları ile sağlam ilkelere oturmaktadır. Aynı
yarışmada Kemali-Harika Söylemezoğlu çifti de derece almıştır.
1946 yılına ait Münevver Belen tasarımı “Şişli Maliye Şubesi
Binası” yalın, ancak çarpıcı bir yapıdır.Dönemin karakteristik özelliklerinden
olan yatay çerçevelerde düzenlenen pencere açıklıkları, yine yatayda vurgulanan
çatı düzlemi gibi tasarım elemanları ile derinlik kazandırılmıştır. Tutarlı
proporsiyonlar, bu basit prizmayı mücevher kutusu gibi ince işlenmiş bir
tasarım nesnesine dönüştürür.Münevver Hanım’ın duyarlı tasarımcı kimliği
üzerinde daha uzun çalışmalar yapılması gereken bir noktadır. Belen’in 30’lu
yıllardan beri sürdürdüğü tasarım çizgisi tutarlılıklar gösterir.Nitekim
1938’de birincilik aldığı “Bursa Halkevi Yarışması”, oldukça başarılı bir
avlulu plan tipi yorumudur ve erken gelişmiş bir kişisel mimari kimliğin
göstergesidir. Çağdaşı Tomsu’ya göre modern mimari dile daha egemen olduğu
hemen göze çarpmaktadır.
Leyla Baydar elbette ki ilk kadın mimarlar arasında mutlaka
bir isim olarak karşımıza çıkmaktadır.Firuzan Baydar ile birlikte katıldığı “
Eskişehir Garı Proje Yarışması”nda birinciliği almıştır.Artikülasyon,
klişeleşmiş bir simetrik parçalanmadır. Yapı, büyüklüğüne karşın algısal olarak
parçalanmıştır. Cumhuriyet Modernizasyonunun önemli sembollerinden biri olan
demiryolları ve garlar Anadolu’nun yeniden planlanan kentleri için önemli
prestij yapıları olmuştur. Eskişehir Garı da bunlardan bir tanesidir.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında hızlı bir mimari yarışma dizisi
göze çarpmaktadır. Sebepleri ve sonuçları açısından özellikle son dönem mimarlık
araştırmaları arasında oldukça fazla rağbet gören bu yarışmalarda ödül alan
projeler, Arkitekt dergisinde o yıllarda kapsamlı olarak yayınlamıştır. Dönemin
yapı envanteri açısından önemi tartışılamayacak bu belgeler arasında yer alan
kadın mimarların çok sayıdaki yapıtı, nasıl olup da uzun yıllar boyunca
mimarlık tarihi çalışmalarının nesnesi olamamıştır, anlaşılması olanaksızdır.
Bu arada derginin yer verdiği proje yarışmaları yanında kadın mimarların
yaptıkları uygulamalar az sayıda da olsa, aynı kaynakta yayınlanmıştır. Bu az
sayıda uygulama örneğinden bir tanesi de Y. Mimar Nihal Sanlı’nın yapılarıdır.
1944’de yayınlanan “İzmir Fuarında Çocuk Esirgeme Kurumu Pavyonu” basit bir
dipteros plandır. Fuar yapılarının geçirgen ve hafif konseptine uyan bu yapı,
ahşap strüktürü ile son derece başarılı bir uygulamadır. Nihal Hanım’ın bir
diğer uygulama projesi ise, “Adana Memur, Teknisyen ve Ustabaşı Evleri”dir.
Batı’da sosyal konut konularını çalışmaya ilk olarak kadın mimarların başladığı
bilinmektedir. Nihal Sanlı da, proje açıklamalarında 40’lardaki konut sorununun
kısaca geçmişini aktarmakta ve sorunun Adana’ya özgü boyutları üzerinde
durmaktadır. Konut çevreleri için modernitenin getirdiği ‘sağlıklı ve mutlu
örnek aile ‘ teması, burada da karşımıza çıkmaktadır. Artık kent yaşamına
‘entegre olduğu’ açıklanan memurlar ve teknikerler için modern yaşam
standardında, sağlıklı konut gereksinimi olduğu tasarımcı tarafından
belirtilmektedir. Nihal Şanlı, özel bir toplumsal duyarlılığı çalışmalarına da
yansıtan bir mimardır.
SONUÇ
Cumhuriyetin ilk kuşak kadın mimarları 60’lı yıllarda da
çalışmalarını sürdürmüştür. Yarışmalarda kazanılan başarılar yavaş yavaş jüri
üyeliklerini de getirmiştir. Bu da kadın mimarların yapılaşmış çevrede dolaylı
yönden etkisinin artması anlamına da gelmektedir. Türk Kadın Mimarları ile
ilgili çalışmalarda dikkati çeken bir kaç nokta vardır:
1 Türkiye’de kadın mimarlar ile ilgili konular, bu güne
kadar kadınların çektikleri sıkıntılar ile ele alınmıştır. Oysa Türkiye’de
çalışan kadınların problemleri, meslek ayrımı olmaksızın ortaktır.
2 Bununla beraber, kadın mimarlara ait özel veya genel hiç
bir koleksiyon bulunmamaktadır. Belgeler özellikle ilk kuşak mimarlar için
kaybolup gitme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Arkitekt dergisinde yayınlanan
projelerin dışında orijinal çizimlerin ve fotoğrafların toplanması
gerekmektedir. Koleksiyon oluşturulması özel bir organizasyona ve ekonomik
kaynağa gereksinim duyulmaktadır. Batı’daki kadın mimar arşivleri genellikle
oda birlikleri tarafından organize edilmekle beraber, bazı kadın araştırmaları
grupları da bu çalışmalara destek vermektedir (Programme NOW örneğinde olduğu
gibi).
3 Biyografi/Monografi çalışmaları henüz yoktur.
4 Kadın Araştırmaları Gruplarının özellikle tarihçilerin ve
sosyologların Meşrutiyet Dönemi üzerine yaptıkları çalışmalarda yapılaşmış
çevreye ilişkin veriler toplanmamıştır. Ev dekorasyonu, gündelik yaşamda konut
ve kadın ilişkileri işlenmemiştir. Meşrutiyet Dönemi Kadın Dergileri bunun için
iyi bir kaynaktır. Bu dergilerin tarihçiler tarafından başka açılardan yapılan
değerlendirmeleri mevcuttur.