Türkiye’de Kadın Mimarlar
(1934-1960)
YEKTA ÖZGÜVEN
Türkiye’de kurumsal anlamda mimarlık eğitiminin verilmeye
başlanması, 1883 yılına, resmi adı “Mekteb-i Sanayi-i Nefise-i Şahane” olan
güzel sanatlar okulunun açılışına, tarihlenmektedir. Bu okulun, geleneksel
mimar anlayışı ile ilintili olarak, yalnızca erkek öğrencilere eğitim vermek
amacıyla kurulduğu ve kız öğrencileri kabul etmediği bilinmektedir.
Aynı yıllarda, askeri mühendis yetiştirmek amacıyla eğitim
veren “Mühendishane-i Berri-i Hümayun”un içerisinde, “Hendese-i Mülkiye” adlı
mimar ve mühendis yetiştiren okulun kurulmasıyla, mimarlık eğitimindeki ilk
sivil girişim görülmektedir. Bu okulun askeri kökenli olması, sadece Müslüman
ve erkek öğrencilere eğitim hakkı tanınmasına neden olmuştur.
Osmanlı Devleti’nin son yıllarında yaşanan bu gelişmelerle
birlikte, birinde informel olsa da, kurumsal anlamda mimarlık eğitimi verilmeye
başlanmıştır. İlk sivil mimarlık okulu olan Sanayi-i Nefise Mekteb-i Ali’si,
yalnızca erkek öğrencileri kabul etse de, daha çok gayrimüslim öğrencilerin
mimarlık eğitimi almayı tercih ettikleri ve Türk erkek öğrencilerin bile sivil
mimarlık eğitimine rağbet etmediği görülmektedir.
Bu yıllarda, kadınların daima ikinci planda kalan sosyal
statüleri nedeniyle, “erkek mesleği” olarak görülen mimarlıkta henüz “kadın”
kimliğinin gündeme gelmediği ve kadın mimarların Türkiye mimarlık ortamında yer
almadığı açıktır.
Kadınların güzel sanatlar eğitimde yer almayışları, 1914
yılında sadece kız öğrencilere eğitim vermek amacıyla “İnas Sanayi-i Nefise
Mektebi”nin kurulmasıyla çözülmek istenmiş, ancak geçici bir çözüm
sağlanmıştır. Bu çözümün yetersizliği, bu kurum içerisinde henüz mimarlık
eğitiminden söz edilmemesi ve yalnızca resim ve heykel bölümlerinin yer
almasıyla da görülmektedir.
Yaşanan tüm bu kurumsal yenilikler bir yana bırakıldığında,
resmi olarak mimarlık eğitimi almadan mimarlık pratiğinin içerisinde de
kadınların yer almaması oldukça şaşırtıcıdır. Batı’da kadınların henüz mimarlık
okullarına kabul edilmediği dönemde, “diplomasız” olarak mesleki pratik
içerisinde bulundukları ve mimari anlamda “haklar”ını almak için mücadele
ettikleri görülmektedir. Osmanlı kadınının geleneksel sosyal statüsü ile
açıklanabilecek olan bu karşıtlıkta dikkat çekici olan, mimarlık yapmak için kadınlardan
da bir talep gelmemesidir.
Cumhuriyet’in kuruluşu ile yaşanan rejim değişimi ve bunun
topluma yansıması olarak oluşturulmak istenen “modern” toplum imgesi ile
birlikte, her alanda olduğu gibi mimarlık da ilklere sahne olmuştur.Cumhuriyet
dönemiyle benimsenen çağdaş toplum kurma ideali ve modern Türk kadını imgesi,
ilk sonuçlarını 1930’larda vermiştir. Batı’dakinden oldukça geç bir tarih de
olsa, ilk Türk kadın mimarının ortaya çıkışı 1934 yılını göstermektedir. Fakat,
Avrupa ve Amerika’dan farklı olarak, bu “diploma” sahibi bir mimar olacaktır.
Böylece ilk kadın mimar, kurumsal mimarlık eğitimine başlanmasından 51 yıl
sonra mezun edilmiştir.
İlk Türk kadın mimarlarının Batı’dakinden farklı olarak
diplomalı oluşları, oldukça dikkat çekicidir.Diplomasız da mimarlık
yapılabildiği bir dönemde kadınların mesleğe katılmamaları, aslında kadınlar
arasında henüz mimarlık yapma beklentisinin filizlenmediğini düşündürmektedir.
Erken Cumhuriyet döneminde, gelişmiş batı toplumlar, pek çok alanda model alınmıştır.
Dolayısıyla, mimarlık okullarında kadınların da eğitim gördüğü gözlemlenerek,
aynı “modernlik” göstergesi burada da uygulanmak istenmiştir. Ancak, 19.
yüzyılda batıda kadınların mimar olmayı talep etmeleri ve diplomasız olarak
mimarlık pratiği içerisinde bulunmak ve bunun eğitimini almak için mücadele
içerisinde bulundukları sorunlu süreç, nedense, göz ardı edilmiştir. Türkiye’de
bu problem, henüz kadınlardan bu konuda bir istek gelmeksizin, kadınların
mimarlık okullarına kabul edilmeye başlamaları ile yaşanmadan çözümlenmiştir.
Kadınlar, ancak mimarlık okullarına kabul edilmeye başlanınca mesleğe
katılmışlardır. Bu da, aslında gerekçenin mimarlık yapmaktan çok, diploma
aracılığıyla kamusal yaşamda yer elde etmek olduğunu akla getirmektedir.
Kadının toplumsal yaşamda yer ve görünürlük kazandırma çabasının, çoğu alanda
onların haklarından ve mesleki etkinliklerinden daha önemli olduğu düşünebilir.
Unutulmamalıdır ki, kadının kamusal görünürlüğü Türkiye’de her zaman zor
olmuştur.
1934 yılından sonraki dönemde, her yıl bir elin parmaklarını
geçmeyecek sayıda kadın mimar mezun edilmiştir. 1944 yılında, ikinci sivil
mimarlık okulu İstanbul Teknik Okulu Mimarlık Bölümü (bugünkü adıyla Yıldız
Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi) ve 1945 yılında İstanbul Teknik
Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nin kurulması ile ülke genelinde mimarlık
eğitimine duyulan gereksinim giderilmeye çalışılmıştır. Bu kurumlara, hem erkek
hem de kız öğrencilerin kabul edilmesiyle, kadın mimarların sayısında bir artış
meydana gelmiştir. Fakat mimarlık eğitimi alan kız ve erkek öğrencilerin
oranlarına bakıldığında, araştırmanın yapıldığı 1934-1960 yılları arasında
erkek öğrencilerin sayısal olarak çok daha geniş bir yer tuttukları
görülmektedir. Yine de, özellikle 1950 yılından sonra mezun olan kadın mimar
sayısında, gerek öğrenci kontenjanlarının yükseltilmesi, gerekse değişen sosyal
yapı nedeniyle, 1930’lu ve 1940’lı yıllarda mezun olanlara oranla büyük bir
patlama yaşanmıştır.
Kadınların mimarlık okullarında yer alışlarının ilk sonucu 1934
yılına tarihlendiğinden, araştırma konusu 1934 yılından sonraki dönemi
içermektedir. 1950’li yılların sonundan başlayarak, İstanbul dışında da
mimarlık eğitimi veren okulların (önce, Orta Doğu Teknik Üniversitesi)
kurulması ve 1960 sonrasında da İstanbul’da özel mimarlık okullarının
açılmasıyla kadın mimarların sayısal değerlerinde bir artış meydana gelmiştir.
Ancak, araştırmanın temel hedefi Türkiye’de “kadın mimar” kavramının ilk kez
ortaya çıkışı ve mimarlık pratiğinin içindeki yerini sorgulamaya yönelik
olduğundan, çalışma alanı ilk üç kurum (Mimar Sinan Üniversitesi, İstanbul
Teknik Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitesi) içinde sınırlandırılarak,
konu 1934 ile 1960 yılları arasında ele alınmıştır.
Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimarlık Bölümü’nün
1934 yılı mezunlarından Leman Tomsu ve Münevver Belen, 1936 yılı mezunlarından
Şekure (Üçer) Niltuna ve 1939 yılı mezunlarından Leyla Turgut Türkiye’nin ilk
kuşak kadın mimarlarıdır.
1934-1960 yılları arasındaki 26 yıllık dönemde, toplam 125
kadın mimarın mesleğe adım attıkları belirlenmiştir. Bugün, bu mimarların 22’si
hayatta değildir. Halen hayatını sürdüren 103 mimarın ise 32’si ile görüşme
yapılmıştır. Bu değer, oransal olarak bütününün % 31’ini oluşturmaktadır. Mimar
olmayı tercih etme nedenlerinin ve meslek yaşamlarının doğrultusunu belirleyen
etmenlerin, aile kökenlerinden ve çocukluk yıllarında içinde bulundukları
ortamla ilintili olması, bu konuda detaylı bir incelemeyi gerektirmiştir.
Aile kökenleri incelendiğinde, bu mimarların kendileri için
gurur kaynağı olan geçmişleri kimi zaman Osmanlı sarayına ve hatta bazı
beyliklere uzananlar olduğu görülmüştür. Kadın mimarlarla yapılan görüşmelerde,
askerlik mesleğinde albaylık rütbesine kadar yükselmiş ve çeşitli savaşlarda
madalyalar kazanmış büyükbabaların yanı sıra, sanatçı yakın akrabaların varlığı
sık sık gündeme getirilmiştir. Ressam ve şair akrabaları bulunanlar, mimarlık
mesleğinin de bir “sanat” dalı olmasından hareketle, yeteneklerinin aileden
geldiğini ileri sürmüşlerdir. Benzer biçimde, ailesinde hukuk, mühendislik ve
mimarlık gibi yüksek eğitim almış olan aile büyükleri bulunanlar, mimarlık
mesleğinin bir “mühendislik” olmasından dolayı, mühendisliğin kuşaktan kuşağa
geçen bir aile mesleği olduğunu belirtmişlerdir.
Mimarlığın meslek olarak seçilmesinde aile kökeninin ileri
sürülmesi, meslek seçimiyle toplumsal statü beklentileri arasındaki bağlantıyı
açıkça ortaya koymaktadır. Bu, Türkiye için gelenekselleşmiş bir tarzdır.
Mimarlığın mimar olmak için değil, statü ve saygınlığa ulaşan bir yol tercihi
olarak seçildiğini düşündürmektedir.
Görüşme yapılan mimarlara, aile geçmişleri ile ilgili
sorular yöneltildiğinde, kimileri aileleri ile ilgili bilgileri açıklamak
istemediklerinden, kimileri de ailelerini olduğundan daha “yüksek statüde”
göstermek amacıyla dolambaçlı cevaplar vermelerinden dolayı, aile kökenleri
konusunda kesin bir rakam vermek oldukça güçtür. Yine de, % 30 kadarının
ailesinin özellikle belirtilecek kadar “gurur verici” mesleki uğraşıları olduğu
söylenebilir.
İncelenen dönem içinde yetişen kadın mimarlar, Osmanlı’nın
son yıllarında ve erken Cumhuriyet’in ilk yıllarında dünyaya gelmişlerdir.
Dolayısıyla, anne ve babaları Osmanlı toplumsal yapısının sınırlarını
belirlediği imkanlar içerisinde yetişmişlerdir. Bu bağlamda, statüsü özellikle
vurgulanan, babaların bile genellikle lise mezunu olduğu görülmektedir. Osmanlı
kadınının toplumdaki statüsü nedeniyle daima geri planda kalan annelerin büyük
bir kısmı, ilkokul mezunudur.
Yüksek öğrenim görmüş olan babaların ise dönem için itibarlı
mesleklerde yoğunlaştığı görülmektedir.Babalarının mühendislik ve öğretmenlik
gibi mesleklerle uğraşması, bugün hala kendilerini toplum seviyesinin üzerinde
hissetmelerini ve bir tür “aristokrat” olarak yorumlamalarına neden olmaktadır.
Babalarının % 10’luk bir kesiminin öğretmenlik yaptığı saptanmıştır. Hangi
dalda veya hangi okullarda öğretmenlik yaptıklarının kızları için pek bir önemi
yokmuş gibi gözükmektedir.“Özel” olan, toplumun bugünlere gelmesini eğitimli
insanların sağlaması ve babalarının da bu eğitim “savaşçıları” içinde yer
almaları ile, kendilerine de bir pay biçmeleridir. Bu tutum, eğitimcilik
mesleğinin Atatürk çağı Türkiye’sinde taşıdığı itibarlı ve idealistçe
yüceltilmiş konumunun ideolojik bir yansıması olmalıdır.
Toplumun kalkınmasında sadece eğitim değil, bilimadamları da
etkili olmuştur. Bu nedenle, dönemin mühendislerinin büyük itibarı, kendilerine
oldukça yüksek iş imkanı sağlanmasıyla doğru orantılıdır.Özellikle, o yılların
küçük endüstri kentlerinde yoğunlaşan mühendislerinin, o kentin ileri gelenleri
arasında yer aldığı, mimar kızları tarafından sık sık belirtilmiştir. Bu
bakımdan, Zonguldak ve Ereğli demir ve çelik fabrikalarında görev alan inşaat
ve elektrik mühendisleri ile ön plana çıkmaktadır.Sahip olunan bu “protokol”
mevkii, ileriki yıllarda çocuklarının mimarlık mesleğini seçmelerinde
belirleyici olmuştur. Bunun yanısıra, mesleği mimarlık olan babalar da
bulunmaktadır.Ancak, bu durum istisnaidir. Mimar babalar, yurtdışında eğitim
görmüş ve genellikle üniversitenin eğitim kadrosunda yer almıştır.
Osmanlı Devleti’nin son döneminde, Türklerin meslek seçme
eğilimlerinin doğal bir sonucu olarak, bir çok erkek askerlik mesleğini tercih
etmiştir. Mimar kız babalarının % 21’inin subay olduğu ve albay rütbesine kadar
yükseldikleri görülmektedir. Kız mimar yetiştiren ailelerde, eğitimleri ilkokul
veya ortaokul ile sınırlı olan serbest meslek sahibi babaların oranı, % 15’lik
bir dilimi oluşturmaktadır. Daha çok İstanbul dışındaki, küçük Anadolu
kentlerinde yaşamlarını sürdürmüş olan bu babalar, saatçilik, bıçakçılık ve
çiftçilik gibi alanlarda çalışmışlardır. Bunların dışında, çeşitli devlet
dairelerinde görev yapmış olan babalara da rastlanmaktadır. Kaymakamlık, Tapu
Dairesi, Denizcilik İşletmeleri gibi kurumlarda çalışmış olanlar, % 15’lik bir
kesimi teşkil etmektedir. Annelerinin ise, eğitim konusunda babaları kadar
şanslı olduklarını söylemek imkansızdır. Tüm evin ve ailenin idaresi,
çocuklarının eğitimi ve yetiştirilmesi gibi önemli konuların, aile içerisinde annenin
sorumluluğuna bırakılması, annelerinin yaşamını belirleyici olmuştur.
Geleneksel Osmanlı aile yapısına hakim olan ataerkil düzen sonucu, çoğu zaman
anneler, alışılageldiği gibi, “ev içerisinde” çalışmayı tercih etmişlerdir.
Annelerinin % 68’inin ev hanımı olduğu görülmektedir. Bunun doğal bir sonucu ve
nedeni olarak da, anneler genellikle ilkokul mezunudur. Mimar kızlarının
ifadeleriyle, İstanbul özelinde, kimi zaman aldıkları özel dersler ile
kendilerini yetiştirmişler ve yaşamları boyunca da öğrenme isteklerinden bir
şey kaybetmemişlerdir.Yine kendi ifadeleri ile gayet “disiplinli, dirayetli,
akıllı” olan anneler, yaratılmak istenen modern toplum örüntüsü içerisinde, bir
sanat dalı ile ilgilenmişler ve çoğunlukla müzikte yoğunlaşarak keman, piyano veya
ud gibi dönemin oldukça popüler ve moda müzik aletlerini çalmışlardır.
Öğrenim bağlamında en üst düzeyi tanımlayarak babalara
itibar sağlayan yüksek öğrenim, annelerde yerini lise eğitimine bırakmıştır.
Çoğunluğunun annesi ev kadını olsa da, ender olarak ortaokul ve lise mezunu
olan annelere de rastlamak mümkündür. Mesleki bir eğitim alan az sayıdaki
annelerin ise, Muallim Mektebi mezunu ilkokul öğretmenleri, Kız Sanat Enstitüsü
mezunu dikiş öğretmenleri veya yüksek okul mezunu hemşireler oldukları görülmektedir.
Annelerinin % 25’inin öğretmen okulu mezunu olması, kimi kesimlerde kadına en
“yakışan” mesleğin öğretmenlik olarak göründüğünü dışa vurmaktadır. Fakat
aldıkları bu eğitim, yine de çalışma ortamında kolayca yer almalarını
sağlamamış, kadının sosyal statüsü ve topluma hakim olan kadının çalışma
alanının “çocuklar ve aile” olduğu görüşü, önlerinde aşılması gereken bir engel
olarak yer almıştır. Sayısı zaten az olan, meslek sahibi olan annelerin bir
kısmının çeşitli nedenlerle ev kadınlığını tercih ettikleri görülmektedir.
Annelerinin çalışma ortamında yer almamaları veya yaşadıkları zorluklar,
ileriki yıllarda çocuklarının öğrenimine verdikleri destek ve kızlarının yüksek
öğrenimlerine devam etmeleri yolundaki arzularının kökenleri olarak ortaya
çıkacaktır.
Mimar kız yetiştiren ailelerin çocuk sayılarının birbirinden
oldukça farklı olduğu görülmektedir. Kimi ailelerin tek, kimi ailelerinse
altıya kadar çıkabilen çocuk sayıları, bu konuda bir genelleme yapılmasını
engellemektedir. Bu değişkenlik, kentlere, yıllara veya ailenin eğitim durumu
ve sosyal konumu gibi etmenlere de bağlı değildir. Yalnızca, Anadolu
kentlerinde yaşayan ailelerin çocuk sayısının, İstanbul’da yaşayanlardan daha
fazla olduğu kabaca söylenebilir. Fakat bu durumda belirleyici olan sabit bir
etkenden söz etmek mümkün değildir. İstanbul’da da, tek çocuklu ailelerin
yanısıra, altı çocuk sahibi aileler bulunmaktadır.
Ailelerin, özellikle annelerinin, çocuklarının eğitimine
büyük bir önem verdiği gözlemlenmiştir. Bu da, kendileri arzu etmelerine rağmen
gerçekleştiremedikleri öğrenim arzularını çocukları sayesinde yaşama
isteklerine bağlanabilir. Doğru orantılı olarak, kadın mimarların kardeşleri de
genellikle yüksek eğitim almış ve tıp, mühendislik, öğretmenlik gibi mesleklerde
yoğunlaşmışlardır. Kız veya erkek kardeşlerinin % 65’lik bölümünün yüksek
öğrenim aldıkları tespit edilmiştir.
Kimi ailelerde ise, kardeşlerin birbirinden etkilenerek
mimarlık mesleğini seçtikleri (kendilerinden önce veya sonra) görülmektedir.
Ağabeyi veya ablasının mesleğine ilgi duyarak, mimarlık eğitimi alan kardeşler
% 15’lik bir dilimi oluşturmaktadır. Yalnız, kendi ifadelerinde dikkat çekici
olan nokta, mesleki eğitimleri süresinde ve meslek yaşantılarında mümkün
olduğunca birbirlerinden uzak kalmaya çalışmışlarıdır. Ağabeyi Ferhan İmre’nin
Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimarlık Bölümü’nde eğitim görmesinden
etkilenerek, aynı kurumda eğitimine başlamıştır. Gülseren Seçkin ise, ablası
Ayten Seçkin’in İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde eğitim
aldığı yıllarda, kendisi gibi mimar olmaya karar vermiştir. Nefise (Türker)
Abalıoğlu ve kardeşi Sümer Türker, İstanbul Teknik Okulu Mimarlık Bölümü’nde
öğrenim görmüşlerdir.
Kardeşlerinin bir bölümü de, mimarlık gibi çeşitli “sanat” dalları
ile ilgilenmişlerdir. Kimi resim, kimi iç mimarlık eğitimi almıştır. Bunda daha
çok belirleyici olan, kardeşlerin aynı kurumda eğitim görme istekleri ve
böylece aynı ortamda bulunabilmeleridir ki, onlara bu imkanı Devlet Güzel
Sanatlar Akademisi sağlamaktadır.
Kimi ailelerin maddi yetersizlikleri, çocuklarının hepsinin
yüksek öğrenim, hatta lise eğitimi, almalarına engel olmuştur. Bu durumdaki
ailelerde, erkek çocukların eğitimlerini yarıda bırakmaları ve çalışarak
ailelerine destek olurken, kız çocukların eğitimlerini sürdürmeleri dikkat
çekicidir. Kendileri ağabeylerinin çok fedakar olduğu ve kuvvetli aile bağları
bulunduğu için öğrenimlerini tamamlamadığı ifade etse de, gerçek nedenin
kadınların çalışma ortamında bulunmalarının toplum tarafından hala kabul
edilmediği ve alışılageldiği gibi ailenin maddi ihtiyaçlarını erkeğin
karşılaması olduğu açıktır.
Yine özellikle dikkat çeken bir nokta, ailelerin kız
çocuklarının eğitimine çok önem verdiklerinin özellikle vurgulanışıdır. Bu
durum, Cumhuriyet sonrasında yaratılmak istenen, eğitimli ve diplomalı “yeni
Türk kadını” imajıyla birebir bağlantılıdır. Dönemin çeşitli basılı
yayınlarında, kadının yeni imajına yönelik pek çok konunun yer aldığı, modern
kadının nasıl giyinip, nasıl makyaj yapacağına kadar her yönüyle anlatıldığı
düşünüldüğünde, toplumun önemli kesiminin her konuda modernleşmeye inandığı ve
desteklediği böylece söylenebilir. Yaşanan zorlu savaş yıllarının ardından
içinde bulunulan refah ve ilerleme döneminde, “modernleşme”nin kadınlara da yüksek
öğrenim hakkı tanınmasıyla (en başta mimarlık eğitimi) gerçekleşebileceği
düşüncesinin kabul edilmesi bunun göstergesidir.
Hem toplumunu, hem de kendini geliştirmek için uğraşan yeni
Cumhuriyet devleti, her ne kadar kendine yeni bir başkent belirlemişse de,
eğitimli nüfus yine İstanbul’da odaklanmıştır. Uzun yıllar boyunca, Osmanlı
Devleti’nin yönetim yapısının ve buna bağlı olarak da toplumsal yapısının
İstanbul merkezli bir sisteme oturmasıyla açıklanabilecek bu yoğunlaşma,
belirli kentsel alt-merkezlerde odaklanmaktadır. Yaşam genellikle, Kadıköy ve
Beşiktaş gibi ana yerleşim merkezlerinde ve çocuklarına eğitimlerini
sürdürdükleri okulların yakınlarında bulunan Tünel, Gümüşsuyu, Nişantaşı, Moda
ve Kızıltoprak gibi semtlerde sürdürülmektedir. % 60 gibi büyük bir çoğunluğun,
çocukluk yıllarını İstanbul’da geçirdiği tespit edilmiştir. Küçük bir bölüm de
oluştursa, yaz aylarını Suadiye gibi plajı olan sayfiyelerde geçiren aileler
bulunmaktadır. Bu durumlarda, ailenin veya yakın bir akrabanın burada yazlık
bir köşkü yer almaktadır.
Anadolu’daki yaşamın ise Zonguldak, Bursa, Edirne gibi
belirgin bazı kentlerde toplandığı görülmektedir. Burada, bir mühendis kenti
olan Zonguldak’ın, %10’luk bir kesimin çocukluklarını bu kentte geçirmeleri
ile, ön planda bulunduğu görülmektedir. Ereğli Kömür İşletmeleri’nde çalışan ve
meslekleri elektrik, inşaat mühendisliği olan babalar, kendilerine konut
konforu ve maddi imkanlar sağlayan bu şehirde, aileleriyle bulunmaktadır.
Kentin ileri gelenleri arasında bulunan bu mühendislerin toplumdan gördüğü
“saygı”, çocuklarının kendilerinden büyük oranda etkilenerek mimarlık mesleğini
seçmelerine neden olmuştur. Yine, kendileri için söylenen “mühendis beyin kızı”
sıfatı, çocukluk yıllarından itibaren hafızalarında önemli bir yer tutmaktadır.
Hande (Çağlar) Suher’in babası inşaat mühendisi, Günsu Ertekin’in ve Günsel
(Ediz) Tezer’in babası elektrik mühendisidir.
Bunun yanısıra, babası subay veya öğretmen olanlar, çocukluk
yıllarını çeşitli Anadolu kentlerinde geçirmişler, İzmir’den, Kars’a kadar pek
çok şehir ve kasaba dolaşmışlardır. Gerektiğinde köy çocukları ile aynı sınıfı
paylaşmış, diğer çocuklardan farklı bir yaşam sürmemiş olan bu çocuklar, %
17’lik bir dilimi oluşturmaktadır. Kimi zaman ailelerin, çocuklarına daha iyi bir
eğitim sağlayabilmek amacıyla İstanbul’a yerleşmeyi tercih ettikleri
görülmektedir. Bu ikamet yeri değişikliğini, genellikle çocukları ortaokuldan
mezun olup lise eğitimine başladığı zaman geçekleştirmişlerdir. Bazense, Konya,
Aydın, İzmir gibi kentlerde ikamet eden aileler, aynı nedenle, kızlarını
eğitimleri için çeşitli büyük şehirlerde bulunan yatılı liselere göndermekte
sakınca görmemişlerdir. Aileler çocuklarını başta İstanbul olmak üzere, Adana,
Konya, İzmir gibi kentlere yatılı öğrenime göndermişlerdir. Hatta, kızlarının
ablaları veya kardeşleri ile kalacakları evler kiralayan istisnai birkaç aile
de bulunmaktadır. Mutahhar (Yalçın) Baykam, ailesi Akşehir’de ikamet etmesine
rağmen, ablası ile birlikte yatılı olarak Adana Kız Lisesi’nde okumuştur, Latife
(Öz) Gürer ise, yaşadığı kasabada lise bulunmaması nedeniyle, Konya’da ablası
ile ev kiralamıştır.
Çocukların ilk ve orta öğrenimlerini ikamet ettikleri
semtler ve kentlerde bulunan çeşitli okullarda tamamlamalarına rağmen, lise
eğitimlerinde İstanbul’da bulunan belli başlı birkaç okulu tercih ettikleri
görülmektedir. Beyoğlu Kız Lisesi (sonraki yıllarda Beşiktaş Atatürk Kız
Lisesi), Cağaloğlu Kız Lisesi, Çamlıca Kız Lisesi, Kadıköy Kız Lisesi ve
Erenköy Kız Lisesi gibi kurumlarda eğitim görenler, % 65’lik bir oranı meydana
getirmektedir. İlginç olan, devlet liselerinden mezun olanların mimarlık
mesleğini seçme oranının yabancı kökenli kız liselerine oranla çok daha yüksek
oluşudur. Bu durum, erken Cumhuriyet eğitim sisteminin kızların teknik öğrenimine
ne denli sıcak baktığını göstermektedir.
Mühendis kenti Zonguldak’ta ise bulunan tek lise, fen ve
matematik derslerinin ayrı bir önem taşıdığını ifade ettikleri Mehmet Çelikel
Lisesi’dir. Çocukluk yıllarını bu kentte geçiren mühendis çocukları bu kurumdan
mezun olmuşlardır. Lise yıllarının belirli okullarda geçirilmesi, meslek
seçimlerinde birbirlerinden etkilenmelerine neden olmuştur. Lise yıllarında
başlayan arkadaşlıklarını koparmamak amacıyla aynı üniversiteyi ve bölümü
tercih etmişler veya birbirlerine hangi dalda yüksek öğrenim alacakları
hakkında etki yapmışlardır.
Yine de 1930’larda, kızların yüksek öğrenim almalarının
doğal karşılandığından söz edilemez. Bu nedenle, orta öğrenimlerini tamamlayan
kızlar, eğitimlerine devam etmek istediklerinde, ileriki yaşamlarında
kendilerine gerekli olacak, dikiş ve çocuk bakımı gibi konularda eğitim
alacakları Kız Sanat Enstitüleri’ne ya da bir “kadın” için ideal olan
öğretmenlik mesleğini yapabilmek için de Kız Muallim Mektepleri’ne devam
etmeleri yolunda, ailelerinin baskılarıyla karşılaşmışlardır. Ancak,
ailelerinin bu tavırlarını onaylamadıklarını, birkaçı dışında açıkça dile
getirmekten kaçınmışlardır. Bu nedenle de, toplum yapısı açısından oldukça
önemli olan bu konuda, kesin bir oran verilememektedir. Ancak 1950’li yıllara
doğru gelindikçe, kendi ifadelerine göre, bir kız öğrencinin tıpkı erkek
öğrenciler gibi yüksek öğrenim alması ve “erkek mesleği” olarak görülen çeşitli
dallarda, yine “erkek okulu” olarak görülen çeşitli üniversitelerde bunu
gerçekleştirmeleri toplum tarafından doğal karşılanmaya başlamıştır.
İlk yıllarda yüksek öğrenim almaları problem haline gelmişse
de, sonraki yıllarda bu aşılmış, fakat yerini hangi dalda öğrenim görecekleri
problemine bırakmıştır. Bu konuda, ailelerin, hatta anne ve babaların,
çocuklarının görüşleri birbirinden oldukça farklıdır.
Annelerin genellikle, kendileri sahip olmak isteyip de
çeşitli nedenlerle gerçekleştiremedikleri mesleki eğitimlerini, kızlarının
almalarını arzu etmişlerdir. Bir “kadın”a daha çok yakışacağını düşündükleri
tarih, iktisat, tıp gibi dallarda eğitim almalarını istemişlerdir. Babalarının
istekleri de, kızlarının tıp veya eczacılık eğitimi almaları yönündedir.
Aslında, bu isteğin sadece ailelere ait olmadığı ve kızlarının da bu doğrultuda
davrandıkları, görüşme yapılan mimar kadınların yaklaşık % 45’inin bu
bölümlerin kabul sınavlarına girmeleri ile açıkça görülmektedir.
Her iki durumda da kızlarının istekleri göz ardı
edilmektedir; aileler için önemli olan çocuklarının “okumuş” olmalarıdır. Fakat
mühendis olmakta ısrar eden kızlarına, babaları genellikle, “Mühendis olup da
Anadolu’nun ücra köşelerinde yol, köprü mü yapacaksın? Ben seni oralara
göndermem.” diye tepki göstermiştir. Kızlarının arzuları karşısında da,
mühendislik eğitiminin erkeklere daha uygun olduğunu belirterek, “kadın”lara
uygun olan mimarlık mesleğine yönlendirmişlerdir. Bugün mimar olan kadınların,
meslek tercihlerini yaparlarken % 65’inin ailelerinden gelen böylesi tepkiler
ile karşı karşıya kaldıkları söylenebilir. Birkaç istisna durumda ise, mimar
olmak isteyen kızların, inşaat mühendisi olan babalarından, inşaat
mühendisliğinin mimarlıktan daha “üstün” bir meslek olduğu ve bu mesleği
seçmeleri yolundaki görüşü ile karşılaştıklarına rastlanmaktadır.
Lise yıllarında aldıkları fen ve matematik derslerinin
haricinde, müzik ve resim derslerine verilen önem de ileriki yıllarda meslek
seçimlerinde etkili olacaktır. Özellikle üniversite öncesi eğitimini 1930’lu
yıllarda tamamlayan kız öğrenciler, Erken Cumhuriyet yıllarının moda akımı olan
bir takım “alafranga” hobilerle ilgilenmişlerdir. Bunların başında, kızlar
arasında yapılan doğum günü partileri veya çay partilerinde kendilerine büyük
itibar kazandıran, keman ve piyano çalmak gibi uğraşılar yer alırken, 1940’lı
ve 1950’li yıllarda müzik aletleri yerini özel resim derslerine bırakmıştır.
Genelde lise yıllarında fen ve matematik derslerindeki
başarıları ve okullarda bu derslere verilen önem, kendilerini eczacılık, tıp,
kimya gibi dallara yöneltmiştir. Resim dersine yönelik özel ilgileri ve
“yetenekleri” bir sanat dalında eğitim görme isteklerini arttırmıştır. Bu da,
hangi dalda yüksek öğrenim görecekleri ikilemi ile karşı karşıya kalmalarına
neden olmuştur. Bu durumda, en kolay yolu çözüm olarak seçmiş ve sanat ile
matematik disiplinlerini birleştiren tek meslek olan “mimarlık” mesleği
eğitimini tercih etmişlerdir. Neredeyse, % 90’ının böyle “kabul edilebilir” bir
sebeple mimarlık eğitimini tercih ettikleri söylenebilir. Kuşkusuz, bu
görünürdeki bir nedendir. Gerçekte, bu gerekçenin mimarlığın ne olduğuna
ilişkin bir bilinçsizlikten başka birşeyi yansıtmadığı söylenebilir.
Lise yılarında ve mimarlık eğitimleri süresince aldıkları
“sanat” eğitimini kendileri için yeterli bulmayanlar, toplum tarafından “saygı
duyulan” bir meslek sahibi olabilmek adına, kendi içlerinde bastırmak zorunda
kaldıkları sanat eğitimi alma isteklerini, yıllar sonra da olsa
gerçekleştirmişlerdir. Sonraki yıllarda aldıkları özel heykel ve resim dersleri
ile çeşitli sergiler açan birkaç kişi bulunmaktadır.F. Akgül (Tunay) Meyer,
heykele olan merakı nedeniyle, özel heykeltıraşlık kurslarına katılmıştır.
Özgül (Arıbay) Sungur ise, aldığı özel resim dersleri ile resim sergileri
açmıştır.
Sayıları bir elin parmaklarını geçmese de, yurtdışında her
alanda olduğu gibi, mimarlıkta da daha iyi bir eğitim alabilecekleri
düşüncesiyle Avrupa’nın çeşitli kentlerindeki üniversitelerden mezun olan
mimarlar da bulunmaktadır. Berlin Teknik Üniversitesi, Sheffield Üniversitesi
ve Aachen Teknik Üniversitesi mezunları arasında bulunana bu mimarların
eğitimleri, ailelerinin sahip olduğu maddi imkanlarla doğru orantılıdır. Nezihe
(Kömürcüoğlu) Taner Berlin Teknik Üniversitesi, Benal (Çandır) White Sheffield
Üniversitesi ve Selma (Sun) Celasun ise Aachen Teknik Üniversitesi mezunları
arasındadır.