27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Türkiye’de Kadın Mimarlar

(1934-1960)

YEKTA ÖZGÜVEN

 

Türkiye’de kurumsal anlamda mimarlık eğitiminin verilmeye başlanması, 1883 yılına, resmi adı “Mekteb-i Sanayi-i Nefise-i Şahane” olan güzel sanatlar okulunun açılışına, tarihlenmektedir. Bu okulun, geleneksel mimar anlayışı ile ilintili olarak, yalnızca erkek öğrencilere eğitim vermek amacıyla kurulduğu ve kız öğrencileri kabul etmediği bilinmektedir.

 

Aynı yıllarda, askeri mühendis yetiştirmek amacıyla eğitim veren “Mühendishane-i Berri-i Hümayun”un içerisinde, “Hendese-i Mülkiye” adlı mimar ve mühendis yetiştiren okulun kurulmasıyla, mimarlık eğitimindeki ilk sivil girişim görülmektedir. Bu okulun askeri kökenli olması, sadece Müslüman ve erkek öğrencilere eğitim hakkı tanınmasına neden olmuştur.

 

Osmanlı Devleti’nin son yıllarında yaşanan bu gelişmelerle birlikte, birinde informel olsa da, kurumsal anlamda mimarlık eğitimi verilmeye başlanmıştır. İlk sivil mimarlık okulu olan Sanayi-i Nefise Mekteb-i Ali’si, yalnızca erkek öğrencileri kabul etse de, daha çok gayrimüslim öğrencilerin mimarlık eğitimi almayı tercih ettikleri ve Türk erkek öğrencilerin bile sivil mimarlık eğitimine rağbet etmediği görülmektedir.

 

Bu yıllarda, kadınların daima ikinci planda kalan sosyal statüleri nedeniyle, “erkek mesleği” olarak görülen mimarlıkta henüz “kadın” kimliğinin gündeme gelmediği ve kadın mimarların Türkiye mimarlık ortamında yer almadığı açıktır.

 

Kadınların güzel sanatlar eğitimde yer almayışları, 1914 yılında sadece kız öğrencilere eğitim vermek amacıyla “İnas Sanayi-i Nefise Mektebi”nin kurulmasıyla çözülmek istenmiş, ancak geçici bir çözüm sağlanmıştır. Bu çözümün yetersizliği, bu kurum içerisinde henüz mimarlık eğitiminden söz edilmemesi ve yalnızca resim ve heykel bölümlerinin yer almasıyla da görülmektedir.

 

Yaşanan tüm bu kurumsal yenilikler bir yana bırakıldığında, resmi olarak mimarlık eğitimi almadan mimarlık pratiğinin içerisinde de kadınların yer almaması oldukça şaşırtıcıdır. Batı’da kadınların henüz mimarlık okullarına kabul edilmediği dönemde, “diplomasız” olarak mesleki pratik içerisinde bulundukları ve mimari anlamda “haklar”ını almak için mücadele ettikleri görülmektedir. Osmanlı kadınının geleneksel sosyal statüsü ile açıklanabilecek olan bu karşıtlıkta dikkat çekici olan, mimarlık yapmak için kadınlardan da bir talep gelmemesidir.

 

Cumhuriyet’in kuruluşu ile yaşanan rejim değişimi ve bunun topluma yansıması olarak oluşturulmak istenen “modern” toplum imgesi ile birlikte, her alanda olduğu gibi mimarlık da ilklere sahne olmuştur.Cumhuriyet dönemiyle benimsenen çağdaş toplum kurma ideali ve modern Türk kadını imgesi, ilk sonuçlarını 1930’larda vermiştir. Batı’dakinden oldukça geç bir tarih de olsa, ilk Türk kadın mimarının ortaya çıkışı 1934 yılını göstermektedir. Fakat, Avrupa ve Amerika’dan farklı olarak, bu “diploma” sahibi bir mimar olacaktır. Böylece ilk kadın mimar, kurumsal mimarlık eğitimine başlanmasından 51 yıl sonra mezun edilmiştir.

 

İlk Türk kadın mimarlarının Batı’dakinden farklı olarak diplomalı oluşları, oldukça dikkat çekicidir.Diplomasız da mimarlık yapılabildiği bir dönemde kadınların mesleğe katılmamaları, aslında kadınlar arasında henüz mimarlık yapma beklentisinin filizlenmediğini düşündürmektedir. Erken Cumhuriyet döneminde, gelişmiş batı toplumlar, pek çok alanda model alınmıştır. Dolayısıyla, mimarlık okullarında kadınların da eğitim gördüğü gözlemlenerek, aynı “modernlik” göstergesi burada da uygulanmak istenmiştir. Ancak, 19. yüzyılda batıda kadınların mimar olmayı talep etmeleri ve diplomasız olarak mimarlık pratiği içerisinde bulunmak ve bunun eğitimini almak için mücadele içerisinde bulundukları sorunlu süreç, nedense, göz ardı edilmiştir. Türkiye’de bu problem, henüz kadınlardan bu konuda bir istek gelmeksizin, kadınların mimarlık okullarına kabul edilmeye başlamaları ile yaşanmadan çözümlenmiştir. Kadınlar, ancak mimarlık okullarına kabul edilmeye başlanınca mesleğe katılmışlardır. Bu da, aslında gerekçenin mimarlık yapmaktan çok, diploma aracılığıyla kamusal yaşamda yer elde etmek olduğunu akla getirmektedir. Kadının toplumsal yaşamda yer ve görünürlük kazandırma çabasının, çoğu alanda onların haklarından ve mesleki etkinliklerinden daha önemli olduğu düşünebilir. Unutulmamalıdır ki, kadının kamusal görünürlüğü Türkiye’de her zaman zor olmuştur.

 

1934 yılından sonraki dönemde, her yıl bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda kadın mimar mezun edilmiştir. 1944 yılında, ikinci sivil mimarlık okulu İstanbul Teknik Okulu Mimarlık Bölümü (bugünkü adıyla Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi) ve 1945 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nin kurulması ile ülke genelinde mimarlık eğitimine duyulan gereksinim giderilmeye çalışılmıştır. Bu kurumlara, hem erkek hem de kız öğrencilerin kabul edilmesiyle, kadın mimarların sayısında bir artış meydana gelmiştir. Fakat mimarlık eğitimi alan kız ve erkek öğrencilerin oranlarına bakıldığında, araştırmanın yapıldığı 1934-1960 yılları arasında erkek öğrencilerin sayısal olarak çok daha geniş bir yer tuttukları görülmektedir. Yine de, özellikle 1950 yılından sonra mezun olan kadın mimar sayısında, gerek öğrenci kontenjanlarının yükseltilmesi, gerekse değişen sosyal yapı nedeniyle, 1930’lu ve 1940’lı yıllarda mezun olanlara oranla büyük bir patlama yaşanmıştır.

 

Kadınların mimarlık okullarında yer alışlarının ilk sonucu 1934 yılına tarihlendiğinden, araştırma konusu 1934 yılından sonraki dönemi içermektedir. 1950’li yılların sonundan başlayarak, İstanbul dışında da mimarlık eğitimi veren okulların (önce, Orta Doğu Teknik Üniversitesi) kurulması ve 1960 sonrasında da İstanbul’da özel mimarlık okullarının açılmasıyla kadın mimarların sayısal değerlerinde bir artış meydana gelmiştir. Ancak, araştırmanın temel hedefi Türkiye’de “kadın mimar” kavramının ilk kez ortaya çıkışı ve mimarlık pratiğinin içindeki yerini sorgulamaya yönelik olduğundan, çalışma alanı ilk üç kurum (Mimar Sinan Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi ve Yıldız Teknik Üniversitesi) içinde sınırlandırılarak, konu 1934 ile 1960 yılları arasında ele alınmıştır.

 

Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimarlık Bölümü’nün 1934 yılı mezunlarından Leman Tomsu ve Münevver Belen, 1936 yılı mezunlarından Şekure (Üçer) Niltuna ve 1939 yılı mezunlarından Leyla Turgut Türkiye’nin ilk kuşak kadın mimarlarıdır.

 

1934-1960 yılları arasındaki 26 yıllık dönemde, toplam 125 kadın mimarın mesleğe adım attıkları belirlenmiştir. Bugün, bu mimarların 22’si hayatta değildir. Halen hayatını sürdüren 103 mimarın ise 32’si ile görüşme yapılmıştır. Bu değer, oransal olarak bütününün % 31’ini oluşturmaktadır. Mimar olmayı tercih etme nedenlerinin ve meslek yaşamlarının doğrultusunu belirleyen etmenlerin, aile kökenlerinden ve çocukluk yıllarında içinde bulundukları ortamla ilintili olması, bu konuda detaylı bir incelemeyi gerektirmiştir.

 

Aile kökenleri incelendiğinde, bu mimarların kendileri için gurur kaynağı olan geçmişleri kimi zaman Osmanlı sarayına ve hatta bazı beyliklere uzananlar olduğu görülmüştür. Kadın mimarlarla yapılan görüşmelerde, askerlik mesleğinde albaylık rütbesine kadar yükselmiş ve çeşitli savaşlarda madalyalar kazanmış büyükbabaların yanı sıra, sanatçı yakın akrabaların varlığı sık sık gündeme getirilmiştir. Ressam ve şair akrabaları bulunanlar, mimarlık mesleğinin de bir “sanat” dalı olmasından hareketle, yeteneklerinin aileden geldiğini ileri sürmüşlerdir. Benzer biçimde, ailesinde hukuk, mühendislik ve mimarlık gibi yüksek eğitim almış olan aile büyükleri bulunanlar, mimarlık mesleğinin bir “mühendislik” olmasından dolayı, mühendisliğin kuşaktan kuşağa geçen bir aile mesleği olduğunu belirtmişlerdir.

 

Mimarlığın meslek olarak seçilmesinde aile kökeninin ileri sürülmesi, meslek seçimiyle toplumsal statü beklentileri arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya koymaktadır. Bu, Türkiye için gelenekselleşmiş bir tarzdır. Mimarlığın mimar olmak için değil, statü ve saygınlığa ulaşan bir yol tercihi olarak seçildiğini düşündürmektedir.

 

Görüşme yapılan mimarlara, aile geçmişleri ile ilgili sorular yöneltildiğinde, kimileri aileleri ile ilgili bilgileri açıklamak istemediklerinden, kimileri de ailelerini olduğundan daha “yüksek statüde” göstermek amacıyla dolambaçlı cevaplar vermelerinden dolayı, aile kökenleri konusunda kesin bir rakam vermek oldukça güçtür. Yine de, % 30 kadarının ailesinin özellikle belirtilecek kadar “gurur verici” mesleki uğraşıları olduğu söylenebilir.

 

İncelenen dönem içinde yetişen kadın mimarlar, Osmanlı’nın son yıllarında ve erken Cumhuriyet’in ilk yıllarında dünyaya gelmişlerdir. Dolayısıyla, anne ve babaları Osmanlı toplumsal yapısının sınırlarını belirlediği imkanlar içerisinde yetişmişlerdir. Bu bağlamda, statüsü özellikle vurgulanan, babaların bile genellikle lise mezunu olduğu görülmektedir. Osmanlı kadınının toplumdaki statüsü nedeniyle daima geri planda kalan annelerin büyük bir kısmı, ilkokul mezunudur.

 

Yüksek öğrenim görmüş olan babaların ise dönem için itibarlı mesleklerde yoğunlaştığı  görülmektedir.Babalarının mühendislik ve öğretmenlik gibi mesleklerle uğraşması, bugün hala kendilerini toplum seviyesinin üzerinde hissetmelerini ve bir tür “aristokrat” olarak yorumlamalarına neden olmaktadır. Babalarının % 10’luk bir kesiminin öğretmenlik yaptığı saptanmıştır. Hangi dalda veya hangi okullarda öğretmenlik yaptıklarının kızları için pek bir önemi yokmuş gibi gözükmektedir.“Özel” olan, toplumun bugünlere gelmesini eğitimli insanların sağlaması ve babalarının da bu eğitim “savaşçıları” içinde yer almaları ile, kendilerine de bir pay biçmeleridir. Bu tutum, eğitimcilik mesleğinin Atatürk çağı Türkiye’sinde taşıdığı itibarlı ve idealistçe yüceltilmiş konumunun ideolojik bir yansıması olmalıdır.

 

Toplumun kalkınmasında sadece eğitim değil, bilimadamları da etkili olmuştur. Bu nedenle, dönemin mühendislerinin büyük itibarı, kendilerine oldukça yüksek iş imkanı sağlanmasıyla doğru orantılıdır.Özellikle, o yılların küçük endüstri kentlerinde yoğunlaşan mühendislerinin, o kentin ileri gelenleri arasında yer aldığı, mimar kızları tarafından sık sık belirtilmiştir. Bu bakımdan, Zonguldak ve Ereğli demir ve çelik fabrikalarında görev alan inşaat ve elektrik mühendisleri ile ön plana çıkmaktadır.Sahip olunan bu “protokol” mevkii, ileriki yıllarda çocuklarının mimarlık mesleğini seçmelerinde belirleyici olmuştur. Bunun yanısıra, mesleği mimarlık olan babalar da bulunmaktadır.Ancak, bu durum istisnaidir. Mimar babalar, yurtdışında eğitim görmüş ve genellikle üniversitenin eğitim kadrosunda yer almıştır.

 

Osmanlı Devleti’nin son döneminde, Türklerin meslek seçme eğilimlerinin doğal bir sonucu olarak, bir çok erkek askerlik mesleğini tercih etmiştir. Mimar kız babalarının % 21’inin subay olduğu ve albay rütbesine kadar yükseldikleri görülmektedir. Kız mimar yetiştiren ailelerde, eğitimleri ilkokul veya ortaokul ile sınırlı olan serbest meslek sahibi babaların oranı, % 15’lik bir dilimi oluşturmaktadır. Daha çok İstanbul dışındaki, küçük Anadolu kentlerinde yaşamlarını sürdürmüş olan bu babalar, saatçilik, bıçakçılık ve çiftçilik gibi alanlarda çalışmışlardır. Bunların dışında, çeşitli devlet dairelerinde görev yapmış olan babalara da rastlanmaktadır. Kaymakamlık, Tapu Dairesi, Denizcilik İşletmeleri gibi kurumlarda çalışmış olanlar, % 15’lik bir kesimi teşkil etmektedir. Annelerinin ise, eğitim konusunda babaları kadar şanslı olduklarını söylemek imkansızdır. Tüm evin ve ailenin idaresi, çocuklarının eğitimi ve yetiştirilmesi gibi önemli konuların, aile içerisinde annenin sorumluluğuna bırakılması, annelerinin yaşamını belirleyici olmuştur. Geleneksel Osmanlı aile yapısına hakim olan ataerkil düzen sonucu, çoğu zaman anneler, alışılageldiği gibi, “ev içerisinde” çalışmayı tercih etmişlerdir. Annelerinin % 68’inin ev hanımı olduğu görülmektedir. Bunun doğal bir sonucu ve nedeni olarak da, anneler genellikle ilkokul mezunudur. Mimar kızlarının ifadeleriyle, İstanbul özelinde, kimi zaman aldıkları özel dersler ile kendilerini yetiştirmişler ve yaşamları boyunca da öğrenme isteklerinden bir şey kaybetmemişlerdir.Yine kendi ifadeleri ile gayet “disiplinli, dirayetli, akıllı” olan anneler, yaratılmak istenen modern toplum örüntüsü içerisinde, bir sanat dalı ile ilgilenmişler ve çoğunlukla müzikte yoğunlaşarak keman, piyano veya ud gibi dönemin oldukça popüler ve moda müzik aletlerini çalmışlardır.

 

Öğrenim bağlamında en üst düzeyi tanımlayarak babalara itibar sağlayan yüksek öğrenim, annelerde yerini lise eğitimine bırakmıştır. Çoğunluğunun annesi ev kadını olsa da, ender olarak ortaokul ve lise mezunu olan annelere de rastlamak mümkündür. Mesleki bir eğitim alan az sayıdaki annelerin ise, Muallim Mektebi mezunu ilkokul öğretmenleri, Kız Sanat Enstitüsü mezunu dikiş öğretmenleri veya yüksek okul mezunu hemşireler oldukları görülmektedir. Annelerinin % 25’inin öğretmen okulu mezunu olması, kimi kesimlerde kadına en “yakışan” mesleğin öğretmenlik olarak göründüğünü dışa vurmaktadır. Fakat aldıkları bu eğitim, yine de çalışma ortamında kolayca yer almalarını sağlamamış, kadının sosyal statüsü ve topluma hakim olan kadının çalışma alanının “çocuklar ve aile” olduğu görüşü, önlerinde aşılması gereken bir engel olarak yer almıştır. Sayısı zaten az olan, meslek sahibi olan annelerin bir kısmının çeşitli nedenlerle ev kadınlığını tercih ettikleri görülmektedir. Annelerinin çalışma ortamında yer almamaları veya yaşadıkları zorluklar, ileriki yıllarda çocuklarının öğrenimine verdikleri destek ve kızlarının yüksek öğrenimlerine devam etmeleri yolundaki arzularının kökenleri olarak ortaya çıkacaktır.

 

Mimar kız yetiştiren ailelerin çocuk sayılarının birbirinden oldukça farklı olduğu görülmektedir. Kimi ailelerin tek, kimi ailelerinse altıya kadar çıkabilen çocuk sayıları, bu konuda bir genelleme yapılmasını engellemektedir. Bu değişkenlik, kentlere, yıllara veya ailenin eğitim durumu ve sosyal konumu gibi etmenlere de bağlı değildir. Yalnızca, Anadolu kentlerinde yaşayan ailelerin çocuk sayısının, İstanbul’da yaşayanlardan daha fazla olduğu kabaca söylenebilir. Fakat bu durumda belirleyici olan sabit bir etkenden söz etmek mümkün değildir. İstanbul’da da, tek çocuklu ailelerin yanısıra, altı çocuk sahibi aileler bulunmaktadır.

 

Ailelerin, özellikle annelerinin, çocuklarının eğitimine büyük bir önem verdiği gözlemlenmiştir. Bu da, kendileri arzu etmelerine rağmen gerçekleştiremedikleri öğrenim arzularını çocukları sayesinde yaşama isteklerine bağlanabilir. Doğru orantılı olarak, kadın mimarların kardeşleri de genellikle yüksek eğitim almış ve tıp, mühendislik, öğretmenlik gibi mesleklerde yoğunlaşmışlardır. Kız veya erkek kardeşlerinin % 65’lik bölümünün yüksek öğrenim aldıkları tespit edilmiştir.

 

Kimi ailelerde ise, kardeşlerin birbirinden etkilenerek mimarlık mesleğini seçtikleri (kendilerinden önce veya sonra) görülmektedir. Ağabeyi veya ablasının mesleğine ilgi duyarak, mimarlık eğitimi alan kardeşler % 15’lik bir dilimi oluşturmaktadır. Yalnız, kendi ifadelerinde dikkat çekici olan nokta, mesleki eğitimleri süresinde ve meslek yaşantılarında mümkün olduğunca birbirlerinden uzak kalmaya çalışmışlarıdır. Ağabeyi Ferhan İmre’nin Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimarlık Bölümü’nde eğitim görmesinden etkilenerek, aynı kurumda eğitimine başlamıştır. Gülseren Seçkin ise, ablası Ayten Seçkin’in İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde eğitim aldığı yıllarda, kendisi gibi mimar olmaya karar vermiştir. Nefise (Türker) Abalıoğlu ve kardeşi Sümer Türker, İstanbul Teknik Okulu Mimarlık Bölümü’nde öğrenim görmüşlerdir.

 

Kardeşlerinin bir bölümü de, mimarlık gibi çeşitli “sanat” dalları ile ilgilenmişlerdir. Kimi resim, kimi iç mimarlık eğitimi almıştır. Bunda daha çok belirleyici olan, kardeşlerin aynı kurumda eğitim görme istekleri ve böylece aynı ortamda bulunabilmeleridir ki, onlara bu imkanı Devlet Güzel Sanatlar Akademisi sağlamaktadır.

 

Kimi ailelerin maddi yetersizlikleri, çocuklarının hepsinin yüksek öğrenim, hatta lise eğitimi, almalarına engel olmuştur. Bu durumdaki ailelerde, erkek çocukların eğitimlerini yarıda bırakmaları ve çalışarak ailelerine destek olurken, kız çocukların eğitimlerini sürdürmeleri dikkat çekicidir. Kendileri ağabeylerinin çok fedakar olduğu ve kuvvetli aile bağları bulunduğu için öğrenimlerini tamamlamadığı ifade etse de, gerçek nedenin kadınların çalışma ortamında bulunmalarının toplum tarafından hala kabul edilmediği ve alışılageldiği gibi ailenin maddi ihtiyaçlarını erkeğin karşılaması olduğu açıktır.

 

Yine özellikle dikkat çeken bir nokta, ailelerin kız çocuklarının eğitimine çok önem verdiklerinin özellikle vurgulanışıdır. Bu durum, Cumhuriyet sonrasında yaratılmak istenen, eğitimli ve diplomalı “yeni Türk kadını” imajıyla birebir bağlantılıdır. Dönemin çeşitli basılı yayınlarında, kadının yeni imajına yönelik pek çok konunun yer aldığı, modern kadının nasıl giyinip, nasıl makyaj yapacağına kadar her yönüyle anlatıldığı düşünüldüğünde, toplumun önemli kesiminin her konuda modernleşmeye inandığı ve desteklediği böylece söylenebilir. Yaşanan zorlu savaş yıllarının ardından içinde bulunulan refah ve ilerleme döneminde, “modernleşme”nin kadınlara da yüksek öğrenim hakkı tanınmasıyla (en başta mimarlık eğitimi) gerçekleşebileceği düşüncesinin kabul edilmesi bunun göstergesidir.

Hem toplumunu, hem de kendini geliştirmek için uğraşan yeni Cumhuriyet devleti, her ne kadar kendine yeni bir başkent belirlemişse de, eğitimli nüfus yine İstanbul’da odaklanmıştır. Uzun yıllar boyunca, Osmanlı Devleti’nin yönetim yapısının ve buna bağlı olarak da toplumsal yapısının İstanbul merkezli bir sisteme oturmasıyla açıklanabilecek bu yoğunlaşma, belirli kentsel alt-merkezlerde odaklanmaktadır. Yaşam genellikle, Kadıköy ve Beşiktaş gibi ana yerleşim merkezlerinde ve çocuklarına eğitimlerini sürdürdükleri okulların yakınlarında bulunan Tünel, Gümüşsuyu, Nişantaşı, Moda ve Kızıltoprak gibi semtlerde sürdürülmektedir. % 60 gibi büyük bir çoğunluğun, çocukluk yıllarını İstanbul’da geçirdiği tespit edilmiştir. Küçük bir bölüm de oluştursa, yaz aylarını Suadiye gibi plajı olan sayfiyelerde geçiren aileler bulunmaktadır. Bu durumlarda, ailenin veya yakın bir akrabanın burada yazlık bir köşkü yer almaktadır.

 

Anadolu’daki yaşamın ise Zonguldak, Bursa, Edirne gibi belirgin bazı kentlerde toplandığı görülmektedir. Burada, bir mühendis kenti olan Zonguldak’ın, %10’luk bir kesimin çocukluklarını bu kentte geçirmeleri ile, ön planda bulunduğu görülmektedir. Ereğli Kömür İşletmeleri’nde çalışan ve meslekleri elektrik, inşaat mühendisliği olan babalar, kendilerine konut konforu ve maddi imkanlar sağlayan bu şehirde, aileleriyle bulunmaktadır. Kentin ileri gelenleri arasında bulunan bu mühendislerin toplumdan gördüğü “saygı”, çocuklarının kendilerinden büyük oranda etkilenerek mimarlık mesleğini seçmelerine neden olmuştur. Yine, kendileri için söylenen “mühendis beyin kızı” sıfatı, çocukluk yıllarından itibaren hafızalarında önemli bir yer tutmaktadır. Hande (Çağlar) Suher’in babası inşaat mühendisi, Günsu Ertekin’in ve Günsel (Ediz) Tezer’in babası elektrik mühendisidir.

 

Bunun yanısıra, babası subay veya öğretmen olanlar, çocukluk yıllarını çeşitli Anadolu kentlerinde geçirmişler, İzmir’den, Kars’a kadar pek çok şehir ve kasaba dolaşmışlardır. Gerektiğinde köy çocukları ile aynı sınıfı paylaşmış, diğer çocuklardan farklı bir yaşam sürmemiş olan bu çocuklar, % 17’lik bir dilimi oluşturmaktadır. Kimi zaman ailelerin, çocuklarına daha iyi bir eğitim sağlayabilmek amacıyla İstanbul’a yerleşmeyi tercih ettikleri görülmektedir. Bu ikamet yeri değişikliğini, genellikle çocukları ortaokuldan mezun olup lise eğitimine başladığı zaman geçekleştirmişlerdir. Bazense, Konya, Aydın, İzmir gibi kentlerde ikamet eden aileler, aynı nedenle, kızlarını eğitimleri için çeşitli büyük şehirlerde bulunan yatılı liselere göndermekte sakınca görmemişlerdir. Aileler çocuklarını başta İstanbul olmak üzere, Adana, Konya, İzmir gibi kentlere yatılı öğrenime göndermişlerdir. Hatta, kızlarının ablaları veya kardeşleri ile kalacakları evler kiralayan istisnai birkaç aile de bulunmaktadır. Mutahhar (Yalçın) Baykam, ailesi Akşehir’de ikamet etmesine rağmen, ablası ile birlikte yatılı olarak Adana Kız Lisesi’nde okumuştur, Latife (Öz) Gürer ise, yaşadığı kasabada lise bulunmaması nedeniyle, Konya’da ablası ile ev kiralamıştır.

 

Çocukların ilk ve orta öğrenimlerini ikamet ettikleri semtler ve kentlerde bulunan çeşitli okullarda tamamlamalarına rağmen, lise eğitimlerinde İstanbul’da bulunan belli başlı birkaç okulu tercih ettikleri görülmektedir. Beyoğlu Kız Lisesi (sonraki yıllarda Beşiktaş Atatürk Kız Lisesi), Cağaloğlu Kız Lisesi, Çamlıca Kız Lisesi, Kadıköy Kız Lisesi ve Erenköy Kız Lisesi gibi kurumlarda eğitim görenler, % 65’lik bir oranı meydana getirmektedir. İlginç olan, devlet liselerinden mezun olanların mimarlık mesleğini seçme oranının yabancı kökenli kız liselerine oranla çok daha yüksek oluşudur. Bu durum, erken Cumhuriyet eğitim sisteminin kızların teknik öğrenimine ne denli sıcak baktığını göstermektedir.

 

Mühendis kenti Zonguldak’ta ise bulunan tek lise, fen ve matematik derslerinin ayrı bir önem taşıdığını ifade ettikleri Mehmet Çelikel Lisesi’dir. Çocukluk yıllarını bu kentte geçiren mühendis çocukları bu kurumdan mezun olmuşlardır. Lise yıllarının belirli okullarda geçirilmesi, meslek seçimlerinde birbirlerinden etkilenmelerine neden olmuştur. Lise yıllarında başlayan arkadaşlıklarını koparmamak amacıyla aynı üniversiteyi ve bölümü tercih etmişler veya birbirlerine hangi dalda yüksek öğrenim alacakları hakkında etki yapmışlardır.

 

Yine de 1930’larda, kızların yüksek öğrenim almalarının doğal karşılandığından söz edilemez. Bu nedenle, orta öğrenimlerini tamamlayan kızlar, eğitimlerine devam etmek istediklerinde, ileriki yaşamlarında kendilerine gerekli olacak, dikiş ve çocuk bakımı gibi konularda eğitim alacakları Kız Sanat Enstitüleri’ne ya da bir “kadın” için ideal olan öğretmenlik mesleğini yapabilmek için de Kız Muallim Mektepleri’ne devam etmeleri yolunda, ailelerinin baskılarıyla karşılaşmışlardır. Ancak, ailelerinin bu tavırlarını onaylamadıklarını, birkaçı dışında açıkça dile getirmekten kaçınmışlardır. Bu nedenle de, toplum yapısı açısından oldukça önemli olan bu konuda, kesin bir oran verilememektedir. Ancak 1950’li yıllara doğru gelindikçe, kendi ifadelerine göre, bir kız öğrencinin tıpkı erkek öğrenciler gibi yüksek öğrenim alması ve “erkek mesleği” olarak görülen çeşitli dallarda, yine “erkek okulu” olarak görülen çeşitli üniversitelerde bunu gerçekleştirmeleri toplum tarafından doğal karşılanmaya başlamıştır.

 

İlk yıllarda yüksek öğrenim almaları problem haline gelmişse de, sonraki yıllarda bu aşılmış, fakat yerini hangi dalda öğrenim görecekleri problemine bırakmıştır. Bu konuda, ailelerin, hatta anne ve babaların, çocuklarının görüşleri birbirinden oldukça farklıdır.

 

Annelerin genellikle, kendileri sahip olmak isteyip de çeşitli nedenlerle gerçekleştiremedikleri mesleki eğitimlerini, kızlarının almalarını arzu etmişlerdir. Bir “kadın”a daha çok yakışacağını düşündükleri tarih, iktisat, tıp gibi dallarda eğitim almalarını istemişlerdir. Babalarının istekleri de, kızlarının tıp veya eczacılık eğitimi almaları yönündedir. Aslında, bu isteğin sadece ailelere ait olmadığı ve kızlarının da bu doğrultuda davrandıkları, görüşme yapılan mimar kadınların yaklaşık % 45’inin bu bölümlerin kabul sınavlarına girmeleri ile açıkça görülmektedir.

Her iki durumda da kızlarının istekleri göz ardı edilmektedir; aileler için önemli olan çocuklarının “okumuş” olmalarıdır. Fakat mühendis olmakta ısrar eden kızlarına, babaları genellikle, “Mühendis olup da Anadolu’nun ücra köşelerinde yol, köprü mü yapacaksın? Ben seni oralara göndermem.” diye tepki göstermiştir. Kızlarının arzuları karşısında da, mühendislik eğitiminin erkeklere daha uygun olduğunu belirterek, “kadın”lara uygun olan mimarlık mesleğine yönlendirmişlerdir. Bugün mimar olan kadınların, meslek tercihlerini yaparlarken % 65’inin ailelerinden gelen böylesi tepkiler ile karşı karşıya kaldıkları söylenebilir. Birkaç istisna durumda ise, mimar olmak isteyen kızların, inşaat mühendisi olan babalarından, inşaat mühendisliğinin mimarlıktan daha “üstün” bir meslek olduğu ve bu mesleği seçmeleri yolundaki görüşü ile karşılaştıklarına rastlanmaktadır.

 

Lise yıllarında aldıkları fen ve matematik derslerinin haricinde, müzik ve resim derslerine verilen önem de ileriki yıllarda meslek seçimlerinde etkili olacaktır. Özellikle üniversite öncesi eğitimini 1930’lu yıllarda tamamlayan kız öğrenciler, Erken Cumhuriyet yıllarının moda akımı olan bir takım “alafranga” hobilerle ilgilenmişlerdir. Bunların başında, kızlar arasında yapılan doğum günü partileri veya çay partilerinde kendilerine büyük itibar kazandıran, keman ve piyano çalmak gibi uğraşılar yer alırken, 1940’lı ve 1950’li yıllarda müzik aletleri yerini özel resim derslerine bırakmıştır.

 

Genelde lise yıllarında fen ve matematik derslerindeki başarıları ve okullarda bu derslere verilen önem, kendilerini eczacılık, tıp, kimya gibi dallara yöneltmiştir. Resim dersine yönelik özel ilgileri ve “yetenekleri” bir sanat dalında eğitim görme isteklerini arttırmıştır. Bu da, hangi dalda yüksek öğrenim görecekleri ikilemi ile karşı karşıya kalmalarına neden olmuştur. Bu durumda, en kolay yolu çözüm olarak seçmiş ve sanat ile matematik disiplinlerini birleştiren tek meslek olan “mimarlık” mesleği eğitimini tercih etmişlerdir. Neredeyse, % 90’ının böyle “kabul edilebilir” bir sebeple mimarlık eğitimini tercih ettikleri söylenebilir. Kuşkusuz, bu görünürdeki bir nedendir. Gerçekte, bu gerekçenin mimarlığın ne olduğuna ilişkin bir bilinçsizlikten başka birşeyi yansıtmadığı söylenebilir.

 

Lise yılarında ve mimarlık eğitimleri süresince aldıkları “sanat” eğitimini kendileri için yeterli bulmayanlar, toplum tarafından “saygı duyulan” bir meslek sahibi olabilmek adına, kendi içlerinde bastırmak zorunda kaldıkları sanat eğitimi alma isteklerini, yıllar sonra da olsa gerçekleştirmişlerdir. Sonraki yıllarda aldıkları özel heykel ve resim dersleri ile çeşitli sergiler açan birkaç kişi bulunmaktadır.F. Akgül (Tunay) Meyer, heykele olan merakı nedeniyle, özel heykeltıraşlık kurslarına katılmıştır. Özgül (Arıbay) Sungur ise, aldığı özel resim dersleri ile resim sergileri açmıştır.

 

Sayıları bir elin parmaklarını geçmese de, yurtdışında her alanda olduğu gibi, mimarlıkta da daha iyi bir eğitim alabilecekleri düşüncesiyle Avrupa’nın çeşitli kentlerindeki üniversitelerden mezun olan mimarlar da bulunmaktadır. Berlin Teknik Üniversitesi, Sheffield Üniversitesi ve Aachen Teknik Üniversitesi mezunları arasında bulunana bu mimarların eğitimleri, ailelerinin sahip olduğu maddi imkanlarla doğru orantılıdır. Nezihe (Kömürcüoğlu) Taner Berlin Teknik Üniversitesi, Benal (Çandır) White Sheffield Üniversitesi ve Selma (Sun) Celasun ise Aachen Teknik Üniversitesi mezunları arasındadır.

 

 

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


8038 - unknown - 38.107.179.236