Kadın ve Mekan Etkileşimi
SERAP KAYASÜ
Batı düşüncesindeki en önemli ikilemlerden biri de doğa ve
kültür arasındaki ayırımdır. Bu ikilemi gözden geçirmek sadece Batı
düşüncesindeki insan kavramını anlamak için değil, coğrafya disiplinindeki
temel ayrımı kavramak için de gereklidir. Sosyo-mekansal dünyayı irdeleyen
insan coğrafyası (beşeri coğrafya) ile doğal çevreyi irdeleyen fiziksel
coğrafya arasındaki ayırım bu ikilemden kaynaklanır.
Uzun zaman önce Simone de Beauvoir doğa ve kadın arasındaki
benzetmelere değinmiş, özellikle feminist bilim tarihçileri doğanın kadınsı,
kültürün erkeksi özelliklerle özdeşleştirilmesini eleştirmişlerdir.Bu anlamda
doğa-kültür ikilemi üzerinden gerçekleşen ayırımın özünde doğayı kontrol etmeyi
hedefleyen bir güç ilişkisini barındırdığı vurgulanmalıdır.
Coğrafya disiplini kapsamında insan ve mekan etkileşimlerini
inceleyen yaklaşımlar öncelikle farklılaşmış mekan tanımlarını gözden geçirmek
durumundadır. Ancak, kadın ve mekan etkileşimlerinin kavramsallaştırılmasına
yönelik yaklaşımlar başlangıçta bir set ikilemle karşılaşır. Kadın ve mekan
etkileşimlerini çözümlemeyi hedefleyen yaklaşımların öncelikle bu ikilemlerin
ötesine geçmesi gerekir.
Toplumsal cinsiyetin oluşum süreçleri ile çevrenin oluşum
süreçleri karşılıklı etkileşimle birlikte gerçekleşir. Analitik anlamda,
toplumsal cinsiyet çevreyi oluşturan bir güç olurken; kültürel çevre de
toplumsal cinsiyetin oluşmasında bir öge olma durumundadır. Bu anlamda mekan ve
sosyo-ekonomik ilişkilerin yansıtıldığı edilgen bir platform olumsuz bir
belirleyicidir. Toplumsal cinsiyetin ve çevrenin içeriği zamanda ve mekanda
birarada evrilerek karşılıklı etkileşimle değişir.
Kadın ve mekan etkileşimlerine yönelik kavramsallaştırmaları
etkileyen en önemli olgu kadınların işgücüne katılımıdır. Daha da önemlisi,
kadın ve mekan etkileşimine dair tartışmada aşılması gereken ikilemlerin çıkış
noktası da bu olgudur.
Bugün içinde yaşadığımız dünyanın belki de daha önce
görülmemiş ölçeklerde hızlı bir değişim süreci geçirmekte olduğu giderek etkilerini
daha fazla hissettiğimiz bir gerçekliktir. Özünde uluslararası sorunlara
yönelik kaygılar barındıran 1960’lı yılların sosyal hareketlerini, 1970’li
yılların ortalarından bu yana süren ve giderek küreselleşen ekonomik durgunluk
ile artan işsizlik sorunlarının izlediği gerçeği sadece değişik akademik
disiplinlerin tartışma alanlarının değil, gündelik yaşamın da konusunu
oluşturur.
Sosyo-ekonomik dönüşümler toplumsal cinsiyetin içeriğini de
ciddi olarak değiştirdi. Bu dönüşümün özünde kadınların işgücüne katılımındaki
niteliksel ve niceliksel değişim vardır. Niceliksel anlamda 1980’li yıllar Batı
Avrupa ve Kuzey Amerika’da kadınların işgücü süreçlerine daha önce görülmemiş
oranlarda katılımını simgeler. Bu dönemde üretimin ve ekonominin yeniden yapılanmasını
izleyen işgücü süreçlerinin yeniden yapılanması ancak kadın işgücünün
hareketlenmesiyle olanaklı olabilmiştir.Başka bir deyişle, kadınların işgücüne
katılımındaki artış ile işgücü süreçlerindeki niteliksel değişim eşzamanlı
olmuştur. Dahası, işgücü süreçlerindeki niteliksel değişimin özünü oluşturan
esneklik ve güvencelerin azaltılması ancak kadınların işgücüne katılımındaki
artışla hayata geçirilebilmiştir. Bu süreçlerin coğrafya disiplini açısından
çok önemli sonuçlarının olması iki nedenle açıklanabilir. Birincisi, küresel
ekonomi ölçeğindeki değişimlerle, bölgesel üretim ve işgücü dokuları arasındaki
ilişkilerin sosyo-mekanın dönüşümü üzerindeki etkileri ile ilgilidir. İkinci
önemli sonuç ise, kadınların işgücüne katılım süreçlerindeki önemli artışlarla
birlikte kentsel alan kullanımlarına dair mekansal dağılımların zaman ve mekan
etkileşimi boyutunda ciddi olarak sorgulanmasının gerekliliğidir.
Kişilerin zamanlarının ve mekanlarının giderek artan biçimde
çalışma ve yaşama yönelik olarak farklılaşması ondokuzuncu yüzyılın ürünüdür.
Bu farklılaşma bir yandan işyeri ve ev mekanlarının birbirlerinden ayrılmasının
bir fonksiyonu olurken, bir yandan da bu ayrılmayı destekler.
Sanayi öncesi toplumun özelliği olan ev-atelyeden
günümüzdeki ev-işyeri farklılaşmasına geçişi kapsayan bu dönüşüm, hem toplumsal
cinsiyet rollerinin farklılaşması, hem de farklı toplumsal cinsiyet gruplarının
farklı mekanlarla özdeşleştirilmesi ile yakından ilgilidir. Kısaca mekandaki
farklılaşma ile toplumsal cinsiyetin belli mekanlarla özdeşleştirilme süreçleri
birbirine koşut olarak gelişmiştir.
Günümüzde giderek artan biçimde ücret karşılığı çalışmanın
evin mikro-ölçekli coğrafyası içinde nasıl içerildiğini inceleyen çalışmalar ve
başka yaklaşımlar çalışma ve yaşam, işyeri ve ev, üretim ve yeniden üretim,
kamusal alan ve özel alan ikilemlerinin yeniden sorgulanmasını önerirler. Tıpkı
doğa ve kültür ikileminde olduğu gibi, kadınla özdeşleştirilen ve yeniden
üretimin gerçekleştiği özel alan ile üretimin gerçekleştiği ve erkeğe ait olan
kamusal alan arasında olduğu varsayılan kesin ayırım aşılmadan, kadın ve mekan
etkileşimlerinin dinamiğine dair çözümlemeler yetersiz olacaktır.
Doğal olarak toplumsal cinsiyet ve mekan etkileşimi konut
ölçeğini aşar. Ancak bu aşamada vurgulanması gereken önemli bir nokta şudur:
Özel alanla özdeşleştirilen kadına geleneksel olarak “doğal” mekanı sayılan
konut içerisinde dahi “kendine ait bir mekan” tanımlanması en azından sık
rastlanan bir durum değildir. Johnson, örneğin, erkeğin geleneksel olarak konut
içinde çalışma veya bahçe odası gibi kişiye özel mekanları olma geleneği
varken, kadınların mekanı olarak görülen oturma odaları ve rüya mutfakların
asla kişiye özel mekanlar olamayacağına dikkatimizi çeker. Bu noktadan
hareketle evin koruyucu mu, yoksa kısıtlayıcı mı olduğu tartışmaları da
geliştirilebilir.
Kadınların kent mekanını kullanmalarına dair süreçler
1980’li yıllardan bu yana davranışsal çalışmaların odaklandığı önemli
konulardan biri olmuştur. Bu kapsamda kadınların kentteki hareket alanlarının
sosyo-mekansal sınırları görgül araştırmalar kapsamında incelenmiştir. Kentsel
işlevlerin kalbi niteliğindeki kent merkezi ile banliyö konutlarından oluşan
kent parçaları arasındaki farklılaşmayı ataerkil güç ilişkileri ile özdeşleştiren
yaklaşımların yanısıra, çalışma alanları ile yaşam alanlarının ayrı bölgeler
olarak tanımlanmasının kadınlara özel marjinal alanlar yarattığını vurgulayan
yaklaşımlar aslında “bölünmüş kent”i vurgulamaktadırlar. Bölünmüş kent
kavramının özünde kamusal ve ekonomik alanları erkeklere, özel ve sosyal
alanları da kadınlara ait gören yaklaşımların eleştirisi vardır. Bu anlamda
toplumsal cinsiyet kategorilerine göre kurgulanmış kamusal alan-özel alan
ikileminin modern kapitalist toplumun temelini oluşturduğu ve bunun da kent
planlama ve tasarlama süreçleri ile güçlendirildiği vurgulanmıştır. Bu ele alış
içinde, kadınların kısıtlı hareket alanları ve ulaşım kolaylıklarına daha güç
kavuşabilmeleri nedeniyle işgücüne katılımlarının zorlaştığı belirtilebilir. Bu
anlamdaki mekansal eşitsizlik, işgücü süreçlerinin yeniden yapılanması ve
istihdam yaratıcı fonksiyonların mekansal dağılımının yeniden gözden
geçirilmesi ile azaltılabilir. Ayrıca Winchester’in de belirttiği gibi,
kadınların aile içindeki rollerinin bir uzantısı olarak görülen tüketici
rolleri gereği en fazla kullandıkları alış-veriş mekanlarının dağılımının da
diğer kentsel alan kullanımları ile birlikte ve içiçe düşünülmesi gerekir ki
bugün özellikle İngiltere’de hayata geçirilmek istenen karışık alan kullanımı
kavramının bu tür taleplere de cevap vermek üzere kurgulandığı düşünülmektedir.
Kadınların mekansal hareketliliği, kaynaklara ulaşımı ve
bunlara ulaşılabilirliği engelleyen güç ilişkileri gündelik yaşamı inceleyen
çalışmalar çerçevesinde de ele alınmıştır. Toplumsal süreçler içinde mekanın
kullanımı, kimlik oluşumu ve gizil güç ilişkileri arasındaki etkileşim gündelik
yaşam çalışmalarının odağını oluşturur. Coğrafya disiplini içinde gündelik
yaşamın tekrar eden davranışlarının incelenmesine olanak veren analitik araç
zaman coğrafyası olmuştur. Mekanın sosyo-ekonomik ilişkilere dair dinamizmin
ayrılmaz bir ögesi olduğunu savunan yaklaşımdan hareketle, zaman-mekan
etkileşiminin sosyal yaşamı olduğu kadar farklılıklara referans veren kimlik
oluşumunu da belirlediği vurgulanmalıdır. Mekan, bu anlamda, sosyal
farklılıkların görülebilir veya görülemez olması üzerinden hareketle
kimliklerin oluşumunda önemli bir ögedir. Gerek konut gerekse kent ölçeğinde
kadının da ait olduğu mekanların marjinal olması veya olmaması boyutu bu
noktada önem kazanmaktadır. Pratt ve Hanson, kadınların konut veya kent parçası
anlamında, belli bir yerde gettolaşma problemini aşarak, kent mekanında hareket
alanlarının genişlemesi sonucunda kimliklerinin de hareket alanları ile ilişkili
olarak akışkanlaşacağını belirtirler. Bu aşamada farklılıkları tanımlayan
kültür altyapısı ile işgücüne katılım süreçleri arasında vurgulanan bağ
önemlidir. Çünkü sonuçta çalışma da kültürel bir süreç olarak görülmektedir.
Çalışma yaşamının, dolayısıyla işyerinin yaşamın diğer alanlarından
soyutlanması sadece kimlik boyutunda değil, kent mekanındaki hareketliliğin
değerlendirilmesi boyutunda da eksik yorumlara götürecektir. Dahası buradaki
içiçelik kamusal alan ve özel alan arasında olduğu varsayılan ayırımların yapay
olduğunu da gösterir.