|
Mimarlıkta Kadının
Rolü:Dünya’ya ve Türkiye’ye Genel Bir Bakış
NESLİHAN TÜRKÜN DOSTLUĞU
MİMARLIKTA KADININ ROLÜ
Mimarlık tarihi ve teorileri üzerine yazılmış eserlerin
pekçoğunda kadınların mimarlığa katkılarından söz edilmez. Gerçekten de, M.Ö.1
yüzyılda Vitruvius tarafından kaleme alınan ve tarihteki ilk mimarlık kitabı
olarak bilinen Mimarlık Üzerine On Kitap’tan başlayarak mimarlıkla ilgili
yazılı eserlerde son yıllara kadar kadın mimarların rolü göz ardı edilmiştir.
Oysa, insanlığın başlangıcında kadınlar tarihteki ilk yapı ustaları (builder)
olarak görülmektedir. Toplumdaki ilk işbölümünden sonra erkekler avcılık,
kadınlar ise önce toplayıcılık, daha sonra ise ekili alanların denetimi
görevlerini üstlendiklerinde, mekansal ve fonksiyonel olarak belli bir
lokaliteye bağımlı kalan kadın, ilk barınakların da sorumlusu olmuştur.Kadınlar
ilk yapı ustaları oldukları halde, kültürün fonksiyonu olan mimarlığın, barınma
ve hayatta kalabilmenin fonksiyonu olan inşaat yapımından farklılaşması
sürecinde marjinal bir rol üstlenmişlerdir (Torre, 1977, s. 11). M.Ö. 3000
yıllarında Orta Doğu’daki kentsel devrim sırasında gerçekleşen toplumsal
işbölümünde, bazı grupların tarım dışı işleri üstlenebilmeleri ile mimarların
ilk kez ortaya çıktığı dönemden itibaren kadına pasif, erkeğe yaratıcı bir rol
uygun görülmüştür.
Mekanın oluşmasında kadına önemsiz rollerin verilmesi 18.
yüzyılın ortalarından 19. yüzyılın başlarına kadar Batı’da mimarlık mesleğinin
tanımlanması sürecinde de geçerli olmuştur. Erkeklerin egemen olduğu Beaux-Arts
atölye geleneğinin uygulandığı bu dönemde, konut mimarisi ve özellikle iç
mekanlar kadınların uzmanlaştığı alanlar olarak belirmiştir çünkü bu tür bir
mimarlık diğer kadınların gereksinmeleri ile ilgilidir ve erkek mimarlar
tarafından cazip bulunmamaktadır (Wright, 1977, s. 280). 19. yüzyılın ikinci
yarısında Viktoryan toplumun katı cinsiyet ayrımı kadınların daha karmaşık
projeleri üstlenmelerini engellemiştir. Ev, duygusal olan kadına, rekabete açık
dış dünya ise erkeğe uygun görülmektedir. Kadınların çalışma hayatını tercih
ettiği durumlarda da evle ilgili konulara eğilmesi beklenmektedir. Renk ve
kumaş seçiminde kadının uzman olduğu düşünülmekte, dolayısıyla konut
tasarımında daha başarılı olacağı tahmin edilmektedir. Kadınlar bu dönemde, mesleki
düzeni değiştirmek için belli bir dayanışma içinde olmadıklarından,
meslekleriyle ilgili olarak ancak küçük ölçekli iyileştirmelerle yetinmek
zorunda kalmışlardır.
21. yüzyılın başlarında kadın mimarlarla ilgili sorunların
değişik boyutlarda devam etmekte olduğunu görmekteyiz. Mimarlık alanındaki
gelişmelerde özellikle 19. yüzyıl sonundan itibaren dünyada ön planda olan
Amerika Birleşik Devletleri’nde bile kadın mimarların konumunun günümüzde
tatmin edici bir aşamaya ulaştığı söylenemez. 1970’lere gelindiğinde Amerikan
mimarlık okullarında bayan öğrenci oranı %8.4 iken (Torre, 1977, s. 149), daha
sonra bu oran giderek artmış ve 1990’larda lisans ve yüksek lisans
programlarındaki toplam öğrenci sayısının üçte birine ulaşmıştır (Bussel, 1995,
s. 45). Sayılardaki bu artışa rağmen kadın mimarların tanınması erkek
meslektaşlarına oranla daha sınırlıdır.Gerçekten de, mimarlık dergilerinde ve
kitaplarında eserleri yayınlanan en az on yıllık mimarlardan pek azı kadındır.
Amerika Birleşik Devletleri’ndeki meslek odalarına kayıtlı kadın mimarların
düşük oranı [1970’lerde tüm mimar sayısının %3.7’si (Torre, 1977, s. 157)]
kadınların mesleklerini daha az oranda uygulayabildiklerini göstermektedir.
Bunun en büyük nedeni, kadının anne olma sürecinin, onun mesleki açıdan
ilerleyebilmesinde önemli bir engel teşkil etmesidir. Kadınların oranı sadece
serbest büro sahipliğinde değil, mimarlık eğitimi alanında da düşüktür. 1990’da
ACSA tarafından sağlanan bilgiye göre mimarlık eğitimi veren okullardaki
öğretim üyelirinin ancak %15.7’si kadındır (Kingsley, 1988, s. 18). Kadınların
yüzdesi, son sınıfların mimari tasarım derslerinde ve idari görevlerde daha da
düşüktür. Kadınlar hakkındaki bir başka araştırma ise Amerika’da, yeteneklerin
daha sınanmadığı işe başlama döneminde bile kadın mimarların erkeklerin eline
geçen maaşın %60’ını kazandıklarını göstermektedir. (Torre, 1991, s, 74).
Kısacası, mimarlıkta kadının rolü irdelendiğinde, toplumdaki ilk işbölümünden
sonra kadınların ilk yapı ustası görevini üstlendikleri, ancak Amerika Birleşik
Devletleri örneğinde izlenebildiği gibi tarih boyunca kadınların mimarlık
mesleğinde arka planda kaldıkları görülmektedir. Benzer gelişmeler Türkiye’de
yaşayan kadın mimarlar için de söz konusu olmuştur.
TÜRKİYE’DE CUMHURİYETİN İLK DÖNEMİNDE MİMARLIK
1923’te Türkiye’de Cumhuriyet’in ilan edilmesinden günümüze
kadar devam eden süreçte mimarlık kültürü, 1923-1950, 1950-1980, 1980 ve
sonrası olmak üzere üç dönemde incelenebilir. Birinci dönemde Kemal Atatürk’ün
otoriter ve devletçi yaklaşımı mimarlıkta etken olmuş, 1950’lerde başlayan
ikinci dönemde Türkiye’ye yapılan dış yardımlar ve yabancı uzmanların ülkeye
gelişi ile Uluslararası Stil yaklaşımı, mimarlar arasında benimsenmiş,
1980’lerde ise liberal ekonomi çerçevesinde ulusalcı kalkınma anlayışları
reddedilmiş ve çeşitli paradokslarıyla postmodern kültür Türkiye’ye
yerleşmiştir (Türk mimari kültüründe modernizmin serüvenini inceleyen yazısında
Bozdoğan bu süreci 1930’larda Kemal Atatürk, 1950‘lerde Adnan Menderes,
1980’lerde ise Turgut Özal’ın izlerini taşıyan üç dönemde ele almaktadır. Bkz.
Bozdoğan, 1998, s. 121). Bu makalede, özellikle Türkiye’de Cumhuriyet’in
ilanından 1950’lere kadar süren ilk dönemde kadın mimarların konumu
irdelenerek, konuyla ilgili pek az bilginin bulunduğu söz konusu döneme ışık
tutulması amaçlanmaktadır.
Türkiye’deki mimarlık eğitimi 19. yüzyılın sonuna kadar
“usta-çırak” ilişkisine dayanır. 1882’de kurulan ve resim, heykel, mimarlık
bölümlerini içeren Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi’nde ilk kez Batı’lı anlamda
sanat eğitimi uygulanmıştır. 1773’te Mühendishane-i Bahri-i Hümayun adıyla
eğitime başlayan, 1928’de Yüksek Mühendis Mektebi, 1944’de İstanbul Teknik
Üniversitesi adını alan ikinci bir okul, öğrencileri teknik personel olarak,
daha sonra ise inşaat mühendisi ve mimar olarak yetiştirmiştir (Anadol, 1994,
s. 236-241). Cumhuriyet’in kurulmasından sonraki on yıl içinde yönetim ve
eğitim politikalarındaki reformlar paralel olarak gelişmiş, mimarlıkta rasyonel
bir yaklaşım benimsenmiş ve Doğulu mistik düşünceden uzaklaşılması
amaçlanmıştır (Sözen & Tapan, 1973, s. 14-19). Gerek yurtiçindeki söz
konusu okullardan, gerekse yurtışındaki mimarlık okullarından mezun olanlar
Türkiye’de değişik dönemlerde farklı mimari çizgileri benimsemişlerdir. 2.
Meşrutiyet sonrasında, İttihat ve Terakki Fırkası’nın siyasal, toplumsal,
ekonomik ve kültürül alandaki girişimleri çerçevesinde Selçuklu ve Osmanlı
dönemi mimarlık öğelerinden esinlenen ve Birinci Ulusal Mimarlık olarak bilinen
yaklaşım Cumhuriyet ilan edildikten sonra da 1927 yılına kadar etkili olmuştur.
1930’larda çoğu Alman ve Avusturyalı olan yabancı mimarlar Türk mimarlık
okullarının eğitim kadrosuna katılmışlar ve bu süreç içinde Batı’daki mimari
gelişmelerin Türkiye’deki etkisi giderek artmıştır. Bu dönemde Türkiye’de inşa
edilen binalarda cepheler bezemelerden arındırılmış, geniş pencereler ve düz
çatılar tercih edilmiştir. Yayın hayatına 1931’de başlayan ve üç yıl sonra
Arkitekt olarak ismi değiştirilen Mimar dergisi 1930’lu yıllarda mimarlıktaki
modernizmi Kemalizm’le özdeşleştiren yazılar yayınlamakta, Cumhuriyet
ilkelerinin halka yayılmasında en etkili olabilecek binalar (okullar,
halkevleri, sergiler, fuar pavyonları, vb.) genç Türk mimarları tarafından
yaygın olarak inşa edilmektedir (Bozdoğan, 1998, s. 123). 1940-1950 yılları
arası ise 2. Ulusal Mimarlık Dönemi olarak bilinmekte ve esin kaynağı olarak
geleneksel Türk konutları ele alınmaktadır. Türkiye’de mimarlık eğitimi veren
kurumlardaki pekçok öğretim üyesinin benimsediği ulusallık anlayışı, o dönemde
Türkiye’nin kültürel ve politik ilişkiler içinde olduğu Almanya’da uygulanan
anıtsal tasarım eğilimlerinden de etkilenmiştir (Sözen & Tapan, 1973, s.
243-251). Ancak bu dönemde, modernizmin reddedildiği savlarının yerine
geleneksele modernist bir açıdan bakıldığını söylemek mümkündür (Bozdoğan, 1998,
s. 124-125). İkinci Ulusal Mimarlık Dönemi sürecinde, 1944 yılında Yüksek
Mühendis Mektebi, İstanbul Teknik Üniversitesi’ne dönüşmüş ve bir Mimarlık
Fakültesi kurulmuştur. Burada eğitim görevini üstlenen Türk ve yabancı öğretim
üyeliri Batı’da uygulanan ders programlarını benimsemiş ve yeni eğitim
metodları denemişlerdir.
TÜRKİYE’DE CUMHURİYET DÖNEMİNDE KADIN MİMARLAR
Türkiye’de Cumhuriyet’in ilanından sonra mimarlık alanındaki
gelişmeler sürecinde kadınların konumu incelendiğinde, ataerkil, dini bir yapıdan
laik bir yapıya geçişin etkilerini görmek mümkündür. Osmanlı İmparatorluğu’nun
ancak son dönemlerinde, 19. yüzyılın birinci yarısında Sultan Abdülmecid’in
politik reformları sırasında başlayan ve 1908-1919 yılları arasında İkinci
Meşrutiyet Döneminde kapsamı genişleyen Batılılaşma ve Modernleşme sürecinde
kadınlar toplumsal yaşama katılabilmişlerdir. İkinci Meşrutiyet döneminde,
kadın erkek eşitliğini ve kadınların çalışmasını savunan derneklerin kurulması,
Üniversitelerde kız ve erkek öğrencilerin derslere birlikte girmeye başlaması
ve ilk kez Müslüman kadınların tiyatroya katılması gibi kadınların mahrem özel
dünyaları dışına çıkmalarıyla ilgili gelişmeler yaşanırken, devlet kadının dış
yaşamını kontrol etme ve cinslerin kentsel yaşamdaki birlikteliklerine
sınırlamalar getirmeye devam etmiştir. Toplu taşıma araçlarında, sinema ve
tiyatrolarda, restoranlarda kadınlar için özel bölümler mevcuttur. Bazı
gevşemeler olsa da kadınlar ancak, çarşaf ve peçeden oluşan giysileriyle sokağa
çıkabilmekte, birbirleriyle konuşurken yakalanan kadın ve erkeğe para ve falaka
cezası verilmektedir (Göle, 1994, s. 36-38). Bireysel ve sanatsal
gereksinimlerden kaynaklanmak yerine, Batılılaşma sürecinin bir halkası olarak
1914’te İstanbul’da kurulan ve kız öğrencilere sanat eğitimi veren İnas
Sanayi-i Nefise Mektebi’nde resim eğitimi alan ilk öğrencilerin Osmanlı
toplumunda Batılışmayı en önce kabul eden bürokrasiye mensup seçkin ailelerin
kızları olması bu gelişmelerin olağan sonucudur (Sağlam, 1996, s. 159).
Bellerine peştemal bağlanmış Yunan heykellerinin kız
öğrenciler tarafından çıplak model olarak kullanıldığı Sanayi-i Nefise
Mektebi’nden (Göle, 1994, s. 24), son yıllarda toplam öğrenci sayısının
%50’sini kızların oluşturduğu Mimarlık Bölümlerinin itibarını uluslararası
platformda artırmak amacıyla kalite değerlendirmesi sistemlerini savunan
Üniversite’lere uzanan süreçte Cumhuriyet yönetiminin önemli katkıları
olmuştur. Gerçekten de, Türkiye’de kadınların “erkek mesleği” olarak bilinen
mimarlığa ilgi duymaya başlaması, Cumhuriyet’in kurulmasından sonra, Atatürk’ün
Türkiye’deki modernleşme projesinde kadınlara verdiği önem dolayısıyla söz
konusu olmuştur (Arat, 1998, s. 82-98). İlk kadın mimarlar, Sanayi-i Nefise
Mekteb-i Alisi olan ismi 1928 yılında Güzel Sanatlar Akademisi olarak
değiştirilen okuldan 1934 yılında mezun olan Leman Tomsu ve Münevver Belen’dir.
Tomsu ve Belen’in çalışma hayatına başladığı yıllarda kadın hakları açısından
Türkiye’de önemli adımlar atılmıştır. 1935 yılında otuz ülkeden kadın
temsilcinin katıldığı 12. Uluslararası Kadınlar Kongresi İstanbul’da toplanmış
ve kadın haklarıyla ilgili önemli kararlar alınmıştır. Aynı yıl Atatürk’ün
desteğiyle18 kadın parlamentoya girmiş, bu kadın milletvekillerinin oluşturduğu
% 4.56’lık orana günümüze kadar erişilememiştir.Türkiye’de kadının eğitimine
1950’lere kadar özel önem verilmiş, sadece mimarlıkta değil pekçok meslek
dalında kadınlar erkeklerle birlikte çalışma hayatında yerlerini almıştır.
1934-1950 yılları arasında Akademi mezunlarının %4-6’sı kadındır.Bu dönemde
mevzun olan kadın mimarlardan Harika Alpar Söylemezoğlu ve Mualla Eyüboğlu
Anhegger, çalışmalarıyla en çok tanınanlar arasında sayılabilir (Dostoğlu,
1998, s. 28-31). 1944’de İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nin
kurulması ve 1950’li yıllardan itibaren Türkiye’nin değişik bölgelerinde pekçok
Mimarlık Bölümü’nün açılmasıyla birlikte Türkiye’deki kadın mimarların sayısı
giderek artmıştır. 1980’li yılların ikinci yarısında ise bayan mimarlık
öğrencileri ve mezunlarının oranı %50’ye ulaşmıştır. Bu artış, Türkiye’de
mimarlığın artık erkekler için prestijli bir meslek olma özelliğini
kaybettiğini, erkeklerin idari yapıyla direkt ilişkisi olmayan alanları
kadınlara bırakarak, daha ödüllendirici meslekleri tercih ettiklerini
göstermektedir (Acar, 1994, ss. 199-203).
Bu oranlar göz önüne alındığında, 1980’li yıllara kadar
oluşan fiziksel çevrenin pek azının kadın mimarlar tarafından tasarlanmış
olması şaşırtıcı değildir 1930 ve 40’lı yılların Arkitekt dergilerinde, kadın
mimarların daha çok halkevleri, maliye binası, poliklinik binası gibi
projelerle uğraştıkları görülmektedir Asıl şaşırtıcı olan, 1980’li yıllardan
sonra kadın mimarların Türkiye’de fiziksel çevrenin oluşumuna katkısının
sınırlı olmaya devam etmesidir. Mimarlar Odası Merkezi’nden alınan bilgilere
göre 2002’de Oda’ya kayıtlı kadın mimarların toplam oranı yaklaşık olarak
%33’dür. Bu oran kadın mezunların sayısının oldukça altındadır. Çeşitli
araştırmalarda belirtildiği gibi, bu sonuçlar Türkiye’de mimarlık mezunlarının
%50’sinin kadın olmasına rağmen kadın mimarların erkek meslektaşlarına oranla
iş hayatına daha az katılabildiklerini göstermektedir. Araştırmaların ortaya
çıkardığı bir başka gerçek de idari statüdeki kadın oranının oldukça düşük
olmasıdır (Çimen, 1989, s. 54).
Yetmiş dokuz yıllık Cumhuriyet tarihimizde kadın mimarların
konumu genel olarak incelendiğinde, Cumhuriyet’in 1923’te kurulmasının ardından
Atatürk’ün “kadınları dışlayan bir milletin çağdaş olamayacağını; uygar bir
ülkede kadınların erkekler kadar önemli bir rol oynayacağını” (Urgan, 1998, s.
119) vurgulamasının ve kadınların sosyal statüsünü iyileştirmek için çok kısa
bir sürede, o dönemde Avrupa’daki bazı ülkelerde bile görülmeyen reformlar
yapmasının Türkiye’de bazı paradokslara yol açtığı söylenebilir. Günümüzde
Türkiye’de kadınların %27’si okuma-yazma bilmemektedir, %42’si ise sadece
ilkokul mezunu olabilmiştir; ancak, üniversitelerdeki bayan öğrenci oranı
%37’ye, Mimarlık Bölümlerindeki bayan öğrenci oranı %50’ye ulaşmıştır.
Türkiye’deki Mimarlık Bölümleri’ndeki öğrencilerin oranları, okuma-yazma
oranının Türkiye’ye göre çok yüksek olduğu Batı’daki ülkelerle paralellikler
taşımaktadır. Bir başka benzerlik ise gerek Türkiye’de, gerekse dünyanın farklı
ülkelerinde kadın mimar sayısı giderek artarken, kadınların fiziksel çevrenin
tasarımıyla ilgili üstlendikleri sorumlulukta aynı oranda artış olmamasıdır.
|
|