27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>

Mimarlıkta Kadının Rolü:Dünya’ya ve Türkiye’ye Genel Bir Bakış

NESLİHAN TÜRKÜN DOSTLUĞU

 

MİMARLIKTA KADININ ROLÜ

Mimarlık tarihi ve teorileri üzerine yazılmış eserlerin pekçoğunda kadınların mimarlığa katkılarından söz edilmez. Gerçekten de, M.Ö.1 yüzyılda Vitruvius tarafından kaleme alınan ve tarihteki ilk mimarlık kitabı olarak bilinen Mimarlık Üzerine On Kitap’tan başlayarak mimarlıkla ilgili yazılı eserlerde son yıllara kadar kadın mimarların rolü göz ardı edilmiştir. Oysa, insanlığın başlangıcında kadınlar tarihteki ilk yapı ustaları (builder) olarak görülmektedir. Toplumdaki ilk işbölümünden sonra erkekler avcılık, kadınlar ise önce toplayıcılık, daha sonra ise ekili alanların denetimi görevlerini üstlendiklerinde, mekansal ve fonksiyonel olarak belli bir lokaliteye bağımlı kalan kadın, ilk barınakların da sorumlusu olmuştur.Kadınlar ilk yapı ustaları oldukları halde, kültürün fonksiyonu olan mimarlığın, barınma ve hayatta kalabilmenin fonksiyonu olan inşaat yapımından farklılaşması sürecinde marjinal bir rol üstlenmişlerdir (Torre, 1977, s. 11). M.Ö. 3000 yıllarında Orta Doğu’daki kentsel devrim sırasında gerçekleşen toplumsal işbölümünde, bazı grupların tarım dışı işleri üstlenebilmeleri ile mimarların ilk kez ortaya çıktığı dönemden itibaren kadına pasif, erkeğe yaratıcı bir rol uygun görülmüştür.

 

Mekanın oluşmasında kadına önemsiz rollerin verilmesi 18. yüzyılın ortalarından 19. yüzyılın başlarına kadar Batı’da mimarlık mesleğinin tanımlanması sürecinde de geçerli olmuştur. Erkeklerin egemen olduğu Beaux-Arts atölye geleneğinin uygulandığı bu dönemde, konut mimarisi ve özellikle iç mekanlar kadınların uzmanlaştığı alanlar olarak belirmiştir çünkü bu tür bir mimarlık diğer kadınların gereksinmeleri ile ilgilidir ve erkek mimarlar tarafından cazip bulunmamaktadır (Wright, 1977, s. 280). 19. yüzyılın ikinci yarısında Viktoryan toplumun katı cinsiyet ayrımı kadınların daha karmaşık projeleri üstlenmelerini engellemiştir. Ev, duygusal olan kadına, rekabete açık dış dünya ise erkeğe uygun görülmektedir. Kadınların çalışma hayatını tercih ettiği durumlarda da evle ilgili konulara eğilmesi beklenmektedir. Renk ve kumaş seçiminde kadının uzman olduğu düşünülmekte, dolayısıyla konut tasarımında daha başarılı olacağı tahmin edilmektedir. Kadınlar bu dönemde, mesleki düzeni değiştirmek için belli bir dayanışma içinde olmadıklarından, meslekleriyle ilgili olarak ancak küçük ölçekli iyileştirmelerle yetinmek zorunda kalmışlardır.

 

21. yüzyılın başlarında kadın mimarlarla ilgili sorunların değişik boyutlarda devam etmekte olduğunu görmekteyiz. Mimarlık alanındaki gelişmelerde özellikle 19. yüzyıl sonundan itibaren dünyada ön planda olan Amerika Birleşik Devletleri’nde bile kadın mimarların konumunun günümüzde tatmin edici bir aşamaya ulaştığı söylenemez. 1970’lere gelindiğinde Amerikan mimarlık okullarında bayan öğrenci oranı %8.4 iken (Torre, 1977, s. 149), daha sonra bu oran giderek artmış ve 1990’larda lisans ve yüksek lisans programlarındaki toplam öğrenci sayısının üçte birine ulaşmıştır (Bussel, 1995, s. 45). Sayılardaki bu artışa rağmen kadın mimarların tanınması erkek meslektaşlarına oranla daha sınırlıdır.Gerçekten de, mimarlık dergilerinde ve kitaplarında eserleri yayınlanan en az on yıllık mimarlardan pek azı kadındır. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki meslek odalarına kayıtlı kadın mimarların düşük oranı [1970’lerde tüm mimar sayısının %3.7’si (Torre, 1977, s. 157)] kadınların mesleklerini daha az oranda uygulayabildiklerini göstermektedir. Bunun en büyük nedeni, kadının anne olma sürecinin, onun mesleki açıdan ilerleyebilmesinde önemli bir engel teşkil etmesidir. Kadınların oranı sadece serbest büro sahipliğinde değil, mimarlık eğitimi alanında da düşüktür. 1990’da ACSA tarafından sağlanan bilgiye göre mimarlık eğitimi veren okullardaki öğretim üyelirinin ancak %15.7’si kadındır (Kingsley, 1988, s. 18). Kadınların yüzdesi, son sınıfların mimari tasarım derslerinde ve idari görevlerde daha da düşüktür. Kadınlar hakkındaki bir başka araştırma ise Amerika’da, yeteneklerin daha sınanmadığı işe başlama döneminde bile kadın mimarların erkeklerin eline geçen maaşın %60’ını kazandıklarını göstermektedir. (Torre, 1991, s, 74). Kısacası, mimarlıkta kadının rolü irdelendiğinde, toplumdaki ilk işbölümünden sonra kadınların ilk yapı ustası görevini üstlendikleri, ancak Amerika Birleşik Devletleri örneğinde izlenebildiği gibi tarih boyunca kadınların mimarlık mesleğinde arka planda kaldıkları görülmektedir. Benzer gelişmeler Türkiye’de yaşayan kadın mimarlar için de söz konusu olmuştur.

 

TÜRKİYE’DE CUMHURİYETİN İLK DÖNEMİNDE MİMARLIK

1923’te Türkiye’de Cumhuriyet’in ilan edilmesinden günümüze kadar devam eden süreçte mimarlık kültürü, 1923-1950, 1950-1980, 1980 ve sonrası olmak üzere üç dönemde incelenebilir. Birinci dönemde Kemal Atatürk’ün otoriter ve devletçi yaklaşımı mimarlıkta etken olmuş, 1950’lerde başlayan ikinci dönemde Türkiye’ye yapılan dış yardımlar ve yabancı uzmanların ülkeye gelişi ile Uluslararası Stil yaklaşımı, mimarlar arasında benimsenmiş, 1980’lerde ise liberal ekonomi çerçevesinde ulusalcı kalkınma anlayışları reddedilmiş ve çeşitli paradokslarıyla postmodern kültür Türkiye’ye yerleşmiştir (Türk mimari kültüründe modernizmin serüvenini inceleyen yazısında Bozdoğan bu süreci 1930’larda Kemal Atatürk, 1950‘lerde Adnan Menderes, 1980’lerde ise Turgut Özal’ın izlerini taşıyan üç dönemde ele almaktadır. Bkz. Bozdoğan, 1998, s. 121). Bu makalede, özellikle Türkiye’de Cumhuriyet’in ilanından 1950’lere kadar süren ilk dönemde kadın mimarların konumu irdelenerek, konuyla ilgili pek az bilginin bulunduğu söz konusu döneme ışık tutulması amaçlanmaktadır.

 

Türkiye’deki mimarlık eğitimi 19. yüzyılın sonuna kadar “usta-çırak” ilişkisine dayanır. 1882’de kurulan ve resim, heykel, mimarlık bölümlerini içeren Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi’nde ilk kez Batı’lı anlamda sanat eğitimi uygulanmıştır. 1773’te Mühendishane-i Bahri-i Hümayun adıyla eğitime başlayan, 1928’de Yüksek Mühendis Mektebi, 1944’de İstanbul Teknik Üniversitesi adını alan ikinci bir okul, öğrencileri teknik personel olarak, daha sonra ise inşaat mühendisi ve mimar olarak yetiştirmiştir (Anadol, 1994, s. 236-241). Cumhuriyet’in kurulmasından sonraki on yıl içinde yönetim ve eğitim politikalarındaki reformlar paralel olarak gelişmiş, mimarlıkta rasyonel bir yaklaşım benimsenmiş ve Doğulu mistik düşünceden uzaklaşılması amaçlanmıştır (Sözen & Tapan, 1973, s. 14-19). Gerek yurtiçindeki söz konusu okullardan, gerekse yurtışındaki mimarlık okullarından mezun olanlar Türkiye’de değişik dönemlerde farklı mimari çizgileri benimsemişlerdir. 2. Meşrutiyet sonrasında, İttihat ve Terakki Fırkası’nın siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürül alandaki girişimleri çerçevesinde Selçuklu ve Osmanlı dönemi mimarlık öğelerinden esinlenen ve Birinci Ulusal Mimarlık olarak bilinen yaklaşım Cumhuriyet ilan edildikten sonra da 1927 yılına kadar etkili olmuştur. 1930’larda çoğu Alman ve Avusturyalı olan yabancı mimarlar Türk mimarlık okullarının eğitim kadrosuna katılmışlar ve bu süreç içinde Batı’daki mimari gelişmelerin Türkiye’deki etkisi giderek artmıştır. Bu dönemde Türkiye’de inşa edilen binalarda cepheler bezemelerden arındırılmış, geniş pencereler ve düz çatılar tercih edilmiştir. Yayın hayatına 1931’de başlayan ve üç yıl sonra Arkitekt olarak ismi değiştirilen Mimar dergisi 1930’lu yıllarda mimarlıktaki modernizmi Kemalizm’le özdeşleştiren yazılar yayınlamakta, Cumhuriyet ilkelerinin halka yayılmasında en etkili olabilecek binalar (okullar, halkevleri, sergiler, fuar pavyonları, vb.) genç Türk mimarları tarafından yaygın olarak inşa edilmektedir (Bozdoğan, 1998, s. 123). 1940-1950 yılları arası ise 2. Ulusal Mimarlık Dönemi olarak bilinmekte ve esin kaynağı olarak geleneksel Türk konutları ele alınmaktadır. Türkiye’de mimarlık eğitimi veren kurumlardaki pekçok öğretim üyesinin benimsediği ulusallık anlayışı, o dönemde Türkiye’nin kültürel ve politik ilişkiler içinde olduğu Almanya’da uygulanan anıtsal tasarım eğilimlerinden de etkilenmiştir (Sözen & Tapan, 1973, s. 243-251). Ancak bu dönemde, modernizmin reddedildiği savlarının yerine geleneksele modernist bir açıdan bakıldığını söylemek mümkündür (Bozdoğan, 1998, s. 124-125). İkinci Ulusal Mimarlık Dönemi sürecinde, 1944 yılında Yüksek Mühendis Mektebi, İstanbul Teknik Üniversitesi’ne dönüşmüş ve bir Mimarlık Fakültesi kurulmuştur. Burada eğitim görevini üstlenen Türk ve yabancı öğretim üyeliri Batı’da uygulanan ders programlarını benimsemiş ve yeni eğitim metodları denemişlerdir.

 

TÜRKİYE’DE CUMHURİYET DÖNEMİNDE KADIN MİMARLAR

Türkiye’de Cumhuriyet’in ilanından sonra mimarlık alanındaki gelişmeler sürecinde kadınların konumu incelendiğinde, ataerkil, dini bir yapıdan laik bir yapıya geçişin etkilerini görmek mümkündür. Osmanlı İmparatorluğu’nun ancak son dönemlerinde, 19. yüzyılın birinci yarısında Sultan Abdülmecid’in politik reformları sırasında başlayan ve 1908-1919 yılları arasında İkinci Meşrutiyet Döneminde kapsamı genişleyen Batılılaşma ve Modernleşme sürecinde kadınlar toplumsal yaşama katılabilmişlerdir. İkinci Meşrutiyet döneminde, kadın erkek eşitliğini ve kadınların çalışmasını savunan derneklerin kurulması, Üniversitelerde kız ve erkek öğrencilerin derslere birlikte girmeye başlaması ve ilk kez Müslüman kadınların tiyatroya katılması gibi kadınların mahrem özel dünyaları dışına çıkmalarıyla ilgili gelişmeler yaşanırken, devlet kadının dış yaşamını kontrol etme ve cinslerin kentsel yaşamdaki birlikteliklerine sınırlamalar getirmeye devam etmiştir. Toplu taşıma araçlarında, sinema ve tiyatrolarda, restoranlarda kadınlar için özel bölümler mevcuttur. Bazı gevşemeler olsa da kadınlar ancak, çarşaf ve peçeden oluşan giysileriyle sokağa çıkabilmekte, birbirleriyle konuşurken yakalanan kadın ve erkeğe para ve falaka cezası verilmektedir (Göle, 1994, s. 36-38). Bireysel ve sanatsal gereksinimlerden kaynaklanmak yerine, Batılılaşma sürecinin bir halkası olarak 1914’te İstanbul’da kurulan ve kız öğrencilere sanat eğitimi veren İnas Sanayi-i Nefise Mektebi’nde resim eğitimi alan ilk öğrencilerin Osmanlı toplumunda Batılışmayı en önce kabul eden bürokrasiye mensup seçkin ailelerin kızları olması bu gelişmelerin olağan sonucudur (Sağlam, 1996, s. 159).

 

Bellerine peştemal bağlanmış Yunan heykellerinin kız öğrenciler tarafından çıplak model olarak kullanıldığı Sanayi-i Nefise Mektebi’nden (Göle, 1994, s. 24), son yıllarda toplam öğrenci sayısının %50’sini kızların oluşturduğu Mimarlık Bölümlerinin itibarını uluslararası platformda artırmak amacıyla kalite değerlendirmesi sistemlerini savunan Üniversite’lere uzanan süreçte Cumhuriyet yönetiminin önemli katkıları olmuştur. Gerçekten de, Türkiye’de kadınların “erkek mesleği” olarak bilinen mimarlığa ilgi duymaya başlaması, Cumhuriyet’in kurulmasından sonra, Atatürk’ün Türkiye’deki modernleşme projesinde kadınlara verdiği önem dolayısıyla söz konusu olmuştur (Arat, 1998, s. 82-98). İlk kadın mimarlar, Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi olan ismi 1928 yılında Güzel Sanatlar Akademisi olarak değiştirilen okuldan 1934 yılında mezun olan Leman Tomsu ve Münevver Belen’dir. Tomsu ve Belen’in çalışma hayatına başladığı yıllarda kadın hakları açısından Türkiye’de önemli adımlar atılmıştır. 1935 yılında otuz ülkeden kadın temsilcinin katıldığı 12. Uluslararası Kadınlar Kongresi İstanbul’da toplanmış ve kadın haklarıyla ilgili önemli kararlar alınmıştır. Aynı yıl Atatürk’ün desteğiyle18 kadın parlamentoya girmiş, bu kadın milletvekillerinin oluşturduğu % 4.56’lık orana günümüze kadar erişilememiştir.Türkiye’de kadının eğitimine 1950’lere kadar özel önem verilmiş, sadece mimarlıkta değil pekçok meslek dalında kadınlar erkeklerle birlikte çalışma hayatında yerlerini almıştır. 1934-1950 yılları arasında Akademi mezunlarının %4-6’sı kadındır.Bu dönemde mevzun olan kadın mimarlardan Harika Alpar Söylemezoğlu ve Mualla Eyüboğlu Anhegger, çalışmalarıyla en çok tanınanlar arasında sayılabilir (Dostoğlu, 1998, s. 28-31). 1944’de İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nin kurulması ve 1950’li yıllardan itibaren Türkiye’nin değişik bölgelerinde pekçok Mimarlık Bölümü’nün açılmasıyla birlikte Türkiye’deki kadın mimarların sayısı giderek artmıştır. 1980’li yılların ikinci yarısında ise bayan mimarlık öğrencileri ve mezunlarının oranı %50’ye ulaşmıştır. Bu artış, Türkiye’de mimarlığın artık erkekler için prestijli bir meslek olma özelliğini kaybettiğini, erkeklerin idari yapıyla direkt ilişkisi olmayan alanları kadınlara bırakarak, daha ödüllendirici meslekleri tercih ettiklerini göstermektedir (Acar, 1994, ss. 199-203).

 

Bu oranlar göz önüne alındığında, 1980’li yıllara kadar oluşan fiziksel çevrenin pek azının kadın mimarlar tarafından tasarlanmış olması şaşırtıcı değildir 1930 ve 40’lı yılların Arkitekt dergilerinde, kadın mimarların daha çok halkevleri, maliye binası, poliklinik binası gibi projelerle uğraştıkları görülmektedir Asıl şaşırtıcı olan, 1980’li yıllardan sonra kadın mimarların Türkiye’de fiziksel çevrenin oluşumuna katkısının sınırlı olmaya devam etmesidir. Mimarlar Odası Merkezi’nden alınan bilgilere göre 2002’de Oda’ya kayıtlı kadın mimarların toplam oranı yaklaşık olarak %33’dür. Bu oran kadın mezunların sayısının oldukça altındadır. Çeşitli araştırmalarda belirtildiği gibi, bu sonuçlar Türkiye’de mimarlık mezunlarının %50’sinin kadın olmasına rağmen kadın mimarların erkek meslektaşlarına oranla iş hayatına daha az katılabildiklerini göstermektedir. Araştırmaların ortaya çıkardığı bir başka gerçek de idari statüdeki kadın oranının oldukça düşük olmasıdır (Çimen, 1989, s. 54).

 

Yetmiş dokuz yıllık Cumhuriyet tarihimizde kadın mimarların konumu genel olarak incelendiğinde, Cumhuriyet’in 1923’te kurulmasının ardından Atatürk’ün “kadınları dışlayan bir milletin çağdaş olamayacağını; uygar bir ülkede kadınların erkekler kadar önemli bir rol oynayacağını” (Urgan, 1998, s. 119) vurgulamasının ve kadınların sosyal statüsünü iyileştirmek için çok kısa bir sürede, o dönemde Avrupa’daki bazı ülkelerde bile görülmeyen reformlar yapmasının Türkiye’de bazı paradokslara yol açtığı söylenebilir. Günümüzde Türkiye’de kadınların %27’si okuma-yazma bilmemektedir, %42’si ise sadece ilkokul mezunu olabilmiştir; ancak, üniversitelerdeki bayan öğrenci oranı %37’ye, Mimarlık Bölümlerindeki bayan öğrenci oranı %50’ye ulaşmıştır. Türkiye’deki Mimarlık Bölümleri’ndeki öğrencilerin oranları, okuma-yazma oranının Türkiye’ye göre çok yüksek olduğu Batı’daki ülkelerle paralellikler taşımaktadır. Bir başka benzerlik ise gerek Türkiye’de, gerekse dünyanın farklı ülkelerinde kadın mimar sayısı giderek artarken, kadınların fiziksel çevrenin tasarımıyla ilgili üstlendikleri sorumlulukta aynı oranda artış olmamasıdır.

 

<< Önceki Sayfa Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


8042 - unknown - 38.107.179.240