Tüketimin Mekansal
Örgütlenmesinin İdeolojisi
HAKKI YIRTICI
Mimarlık disiplininin temel ürünü olan mekan, toplumsal
pratikler içinde üretilen ve tüketilen bir nesnedir. Ancak mimarlığın nesnesi
mekan, kimi zaman tüketim eyleminin de mekanıdır. Bu nedenle mimarlık ile
tüketim arasında kurulacak ilişkinin birbiri ile bağlantılı iki farklı boyutu
vardır. Bir toplumsal üretim pratiği içinde üretilen ve tüketilen bir nesne
olarak mekan, toplumsal göstergeler sisteminin ve tüketim kalıplarının bir
parçasıdır. Bu anlamıyla mekan, estetik beğeniler dizisi olarak modanın sabit
olmayan ve nesnel gerekçelere hiçbir zaman dayanmayan zeminsiz alanının
ilişkileri içinde varlık bulur. Modern kapitalist toplumun tüketim kalıpları
içinde mimarlığın kendi iç yapısı ve bu yapının içinde bulunduğu toplumsal
yapılanma ile olan ilişkisi önemli bir inceleme konusudur. Ancak mekan bir
tüketim nesnesi olarak edilgen bir olgu olmanın ötesinde, tüketim ilişkilerini
doğrudan etkileyen, örgütleyen bir dizi dinamiği de barındırmaktadır. Bu yazıda
mekanın bir tüketim nesnesi olma boyutuna kısaca değinilecek, daha sonra
ağırlıklı olarak tüketim ilişkilerinin toplumsal yapısı ve ideolojisi
çerçevesinde . örgütlenmesi bir modern tüketim aracı olan hipermarket örneği
üzerinden ele alınacaktır.
TÜKETİM TOPLUMU VE MİMARLIK
Sermayenin akışkanlığını arttırarak, uluslararası bir
nitelik kazanması ve buna bağlı olarak ekonomi, siyaset, kültür gibi pek çok
alanda yaşanan küreselleşme, artık herkes tarafından sorgulanmadan kabul gören
yaygın bir düşünce. Aslında tarihsel olarak bakıldığında, kapitalizmin dünya
ölçeğinde işleyen bir ekonomi olması ve sermayenin dünya çapında dolaşımı yeni
bir olgu değildir. 18. yüzyıldan itibaren kapitalizm farklı coğrafyalar
arasında ilişkiler ağı kuran, hareket alanının geniş olduğu bir ekonomik
yapılanma göstermiştir. Ancak 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren bu
dolaşımın hızı ve niteliği, yeni bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır.
Küreselleşme kelimesi ile anlatılmak istenen, sermayenin dünya ölçeğinde
işleyiş biçimindeki değişim, gelişen teknolojik ve kurumsal yapılanmaya bağlı
olarak ortaya çıkan kapitalizmin gelişmiş yeni örgütlenme biçimidir.
Gelişmiş kapitalizmin yeni örgütlenme biçimini, kapitalizmin
erken dönemlerinden ayıran en önemli olgu, küreselleşen kapitalizmde vurgunun
üretimden tüketime dönmesi, her türlü toplumsal ve ekonomik ilişkinin tüketim
merkezli bir söylem üzerine kurulmasıdır. Özellikle 60’larla beraber toplum
bilimlerde, tüketim kavramını ve tüketime dayalı toplumsal yapılanmayı temel alan
bir söylemin gelişmesi tesadüf değildir. “Tüketim toplumu” ismi pek çok çağdaş
düşünür tarafından tüketim merkezli yeni bir toplumsal yapılanmayı ifade etmek
amacıyla kullanılmaktadır.
Tüketim toplumu kavramına yönelik kuramsal çalışmaların
öncülerinden ve en önemli isimlerinden olan Baudrillard 1970 tarihli Tüketim
Toplumu isimli kitabında yeni toplumsal yapıyı şu şekilde tarif etmektedir:
Baudrillard’a göre günümüzde tüketim, doğal ihtiyaçların mal ya da hizmet
aracılığıyla tatmin edilmesi olarak değil, kodlar ve kurallar ile düzenlenmiş
küresel ve tutarlı bir göstergeler sistemi olarak yorumlanmalıdır. Bu sistemde,
ihtiyaç ve hazların olumsal dünyasının, doğal ve biyolojik düzenin yerini bir
toplumsal değerler ve sınıflandırmalar düzeni almıştır. Gerçek ihtiyaçlar ile
sahte ihtiyaçlar arasındaki ayrımın ortadan kalktığı tüketim toplumunda, birey
tüketim malları satın almanın ve bunları sergilemenin toplumsal bir ayrıcalık
getirdiğine inanır. İhtiyaç artık tikel bir nesneye duyulan ihtiyaçtan çok, bir
farklılaşma ihtiyacıdır. Toplumsal olarak üretilmiş rasyonel ve hiyerarşik
ihtiyaçlar sisteminde tüketici tek tek nesnelere değil, tüm bir mal ve
hizmetler sistemini almaya yönlendirilir. Bu süreçte bir yandan kendini
toplumsal olarak diğerlerinden ayırt ettiğine inanırken, bir yandan da tüketim
toplumuyla bütünleşir. Dolayısıyla tüketmek birey için bir zorunluluğa dönüşür.
Tüketim bireyin özgür etkinliği değildir. Birey, hem ihtiyaçlar sisteminin
üreten ve yönlendiren üretim düzeninin, hem de birer gösterge olarak tüketim
mallarının kazandırdığı görece toplumsal prestiji ve değeri belirleyen
anlamlandırma düzeninin zorlaması altındadır.
Mimarlık söyleminde de, tüketim toplumuna paralel olarak,
tüketim kavramını temel alan benzer bir dönüşümün gerçekleştiği söylenebilir.
Fordist üretimin dar ve soğuk kalıpları çevresinde belirlenen estetik beğeni ve
yaşam, 60’ların sonundan itibaren yaşanmaya başlanan ve postmodernizm adı
verilen kırılma ile çeşitlenmiş, modern yaşamın karmaşıklık ve çelişkilerini
barındıran yeni bir mimarlık söylemin doğmasını sağlamıştır. Özellikle II.
Dünya Savaşı sonrasında, dönemin üretim ilişkileri ile belirlenen modern
mimarlığa tepki niteliğinde olan postmodern mimarlık kendisini farklılıkların
vurgulanması, gündelik yaşama ait göstergeler sisteminin mimarlığın biçim
repertuarına dahil edilmesi, kentin determinist bir planlamanın ürünü olarak
kurulması yerine farklı sosyal ve kültürel grupların bir araya geldiği bir
mozaik olarak algılanması gibi tüketim toplumu kavramı ile örtüşen bir söylem
geliştirmiştir.
Her şeyin tüketim ilişkileri içinde belirlendiği günümüzde,
mimarlık da bir tüketim nesnesidir. Bugün mimarlık, çağdaş tüketim kalıpları
içinde üretilen, toplumsal göstergeler sistemi içinde dolaşıma çıkan ve
tüketilen bir nesnedir. Mimarlıktaki “izm”ler kalabalığı, tüketim ilişkilerinin
basit bir yansımasıdır. Biçimler, sözde gerekçelerinden bağımsız, herhangi bir
nedensellik barındırmadan birbiri ardına ortaya çıkar, tüketilir ve yok
olurlar. Tam bu noktada sorulması gereken kritik soru belki de şudur: Kendisini
tarih boyunca topluma hizmet etmekle, işlevsel ve faydalı olmakla
meşrulaştıran; iyi, güzel ve doğru olanı temsil ettiğini iddia eden mimarlık,
tüketim toplumu içinde nasıl ve hangi zeminde yer alacaktır?
Ancak mimarlığın basit bir modaya indirgenmesinden daha
kritik ve vahim olan, mimarlığın toplumunun tüketim kalıplarının oluşturulması
ve tüketimin örgütlenmesinde, kapitalist üretim ve tüketim ilişkileri içinde
sadece sermayenin karlılığını maksimize edecek bir araca indirgenmesidir. Bu
durum, biraz önce sorulan sorunun gerçek önemini ortaya koymaktadır. Mekanı
etkileyen kapitalist üretim ilişkileri ve örgütlenme biçimlerinin neler olduğu,
mekan ile onu üreten süreçler arasındaki ilişkinin niteliği, bu güçlerin mekanı
nasıl dönüştürdüğü çağdaş mimarlığın temel sorunudur. Burada mimarlığın
kapitalist ilişkiler çerçevesinde mekanı nasıl örgütlediği ve bu örgütlemenin
arkasında yatan ideolojinin niteliğinin ne olduğu sorusuna cevap aranacaktır.
TÜKETİMİN İDEOLOJİSİ
Marx’ın çalışmalarına bakıldığında kapitalizm en yaygın
şekli ile toplumsal bir üretim pratiği olarak tanımlandığı görülür. Tüm bu
tanımlamalarda vurgu “üretim” üzerinedir. Üretim, elinde makine, sermaye gibi
üretim araçlarını bulunduran kapitalist ile emek gücünü satan proleter
arasındaki ilişki temelinde belirlenir. Sözü edilen üretim araçları tarihin her
döneminde çeşitli biçimlerde varolmuşlardır.Kapitalizmin önemi ve farkı, bu
araçları daha önce hiç olmadığı bir şekilde bir araya getirerek, toplumsal bir
örgütlenme çerçevesinde kullanmasıdır. Böylelikle tarih boyunca iklim
koşulları, salgınlar vb. ile sınırlı olan insanoğlu gelişmesi önündeki doğal
zincirlerini ilk defa kırmış ve maddi dünyanın yeniden üretilmesini kontrol
edebilmiştir. Bu tarihsel perspektif içinden bakıldığında, kapitalizmin ilk
yıllarında vurgunun üretimden yana olması çok normaldir.
Kapitalizmin sokakta görülen ilk etkisi, maddi dünyanın
üretilmesindeki olağanüstü artıştır. Bu artış çerçevesinde gündelik hayatı
oluşturan nesneler ile insanlar arasındaki ilişki temel bir dönüşüm geçirmiş,
nesneler ile olan ilişki hem niteliksel hem de niceliksel olarak dönüşmüştür.
Geleneksel üretim kalıpları içinde insanlar kendi ürettikleri ürünleri kullanır
ya da takas yoluyla diğer ihtiyaçlarını karşılarlarken, kapitalist ekonominin
gelişmesiyle ürettikleri ürün üzerinde denetimleri kalmamış, ürettiklerine
değil sadece üretim esnasında harcadıkları emek karşılığında ücret alır hale
gelmişlerdir.Artık kendi ürettiklerine ancak satın alarak sahip olabilmektedirler.
Bu durum ürün ile üreten arasındaki ilişkiyi temelden değiştirmiştir. Maddi
üretimin nesneleri, toplumsal içkinliklerini ve kullanım değerlerini
kaybetmişler, değişim değeri ilişkisine dayanan bir nitelik kazanmışlardır.
Buna bir de dolaşıma çıkan ürünlerin muazzam artışı eklenince gündelik yaşama
ait nesneler ile onu kullanan insan arasındaki ilişki yeni baştan tarif
edilmiştir. Günümüzün modern tüketim kalıplarının temelinde bu yeni durum
yatmaktadır.
Kuşkusuz üretimin tek başına bir anlamı ve değeri yoktur.
Üretim ilişkileri doğrudan tüketim ilişkilerine bağlıdır. Üretimin sürekliliği
ve artışı ancak tüketimin sürekliliği ve artışı ile mümkün olabilir. Piyasadaki
üretimin miktarı yani “arz”, tüketimin miktarı yani “talep” ile belirlenir.
Kapitalizm gibi sürekli gelişmek zorunda olan bir ekonomik yapıda, üretimin
istikrarlı artışı ancak tüketim cephesindeki talebin istikrarlı artışına
bağlıdır. Bu yüzden kapitalist ekonomide tüketim sadece gereksinim ve
kullanımın doğal süreçlerine bırakılamaz. Tüketim sürekli uyarılmak, yeni
ihtiyaçlar yaratılmak zorundadır.
Kapitalizmde son dönemde vurgunun üretimden tüketime
kaymasının temelinde sermayenin dolaşım hızını arttırmak ya da başka bir
deyişle dolaşım süresini kısaltmak yatmaktadır. Sermayenin dolaşım süresi,
ürünün üretilmesi ve ardından tüketilmesi için geçen süredir. Sermaye, üretim
ilişkilerini sürekli yeni baştan örgütleyerek ve üretim araçlarını
iyileştirerek, emeğin kulanım süresini uzatmadan emeği yoğunlaştırabilmiş ve
birim sürede üretilen birim ürün miktarını sürekli arttırmıştır. Bunun bir
benzerinin üretimin ayrılmaz bir parçası olan tüketim kısmında da yapılması
gerekmektedir. Kapitalist ekonominin kendisini tüketim ilişkileri temelinde
yeniden yapılandırması, toplumsal yapının da bu yönde dönüşümüne neden
olmuştur. Daha önce toplumsal üretim pratikleri üzerinden tarif edilen
ilişkiler, tüketim ilişkileri üzerinden tarif edilmeye, sosyal ve kültürel
değişimler tüketim biçimleri içinden anlaşılmaya ve değerlendirilmeye
başlanmıştır.
TÜKETİMİN MEKANSAL ÖRGÜTLENMESİNİN İDEOLOJİSİ
Toplumsal yapının tüketim ilişkileri temelinde kurulması,
toplumsal yapılanmanın fiziki çevresinin ve mekansal çerçevesinin de bu tür
ilişkilere imkan tanıyacak, kolaylaştıracak biçimde oluşmasını gerektirir.
Bugün sadece alışveriş merkezleri, pazarlar, hipermarketler değil, gündelik
yaşamın tüm mekansal görünümleri tüketim ilişkileri çerçevesinde yeniden
yapılanmaktadır. Koolhaas’ın belirttiği gibi, müzelerin satış yapılan
bölümlerinin toplam müze alanı içindeki yeri sürekli artmakta, havaalanları
birer alışveriş merkezi görünümü kazanmakta, eski kentsel dokular varlıklarını
sürdürebilmek için turistik tüketim alanlarına dönüşmekte ve en genel şekliyle
insan yaşama kültürünün son noktası olan “metropol kent” tüketim ilişkilerinin
ve sermayenin akışkanlığının kolaylaştığı alanlar olarak biçimlenmektedir.
Fabrikanın üretimi örgütleyen ve denetleyen bir araç
olmasına paralel, çağdaş alışveriş merkezleri ve hipermarketler gibi tüketim
mekanları da tüketimi örgütleyen ve denetleyen araçlardır. Fabrikanın üretim
alanında yaptığını, tüketim mekanları tüketim alanında yapar. Günümüzde devir
süresini sürekli kısaltmak zorunda olan sermaye, üretimi fabrika temelinde
örgütlediği gibi, tüketimi de yeni tüketim mekanlarının kendine özgü mekansal
biçimlenmesi çerçevesinde örgütlemektedir. Tüketim ile tüketim mekanları
arasındaki ilişkiyi anlamak için öncelikle üretim ile fabrika arasındaki
bilinen temel ilişkiyi tekrarlamakta fayda vardır.
Fabrika, üretimi mekan-zaman çerçevesinde yeniden organize
eden bir araçtır. Çalışmanın ritmi, emeğin nasıl ve hangi koşullar altında
kullanılacağı fabrikanın mekansal örgütlenmesi tarafından belirlenir. Daha
önceki dönemlerle karşılaştırıldığında fabrika, ortalıkta dolaşan ve kendi
gündelik hayatı içinde görev öncelikli olan emeğin, zaman öncelikli olarak
belirli gün ve saatlerde, belirli bir mekanda yoğunlaşması ve zapt-ı rap altına
alınmasının aracıdır. Fabrikanın bir çalışma mekanı olarak ortaya çıkmasının
sanıldığı gibi 18. yüzyılın gelişen teknolojileriyle ilgisi yoktur. İşin ve
emeğin evden fabrikaya doğru kaymasının temelinde çalışmanın yeniden,
kapitalist sermayenin gereklilikleri doğrultusunda örgütlenmesi ile ilgilidir.
Örneğin 1914 yılında Henry Ford, Michigan’da otomobil montaj hattında çalışan
işçilere, emekleri karşılığında sekiz saatlik iş günü için beş dolar verip,
üretimi ve emeği yeniden örgütlerken, emek süreci alanında eski teknolojileri
ve önceden varolan ayrıntıda işbölümünün rasyonalizasyonundan başka bir şey
yapmamış ve yalnızca işin yerinden kıpırdamayan işçilere akıtılmasıyla üretimde
muazzam artışlar elde etmiştir.
Üretimin, tüketim tarafından sürekli olarak uyarılma
zorunluluğu, kapitalizmin fabrikada yaptığının, yani üretimi artırmak için
mekanı ve zamanı örgütlemesinin, tüketim alanında da tekrarlanmasını
gerektirir.Kapitalizmin üretimi arttırmak amacıyla üretim araçlarını ve
tekniklerini geliştirme yönündeki zorunluluğu, aynı zamanda tüketimi arttırmak
için de yeni tüketim araçları ve teknikleri geliştirmesini zorunlu hale
getirmektedir. Yeni pazarlama stratejilerinin geliştirilmesi, reklam sektörünün
genişlemesi, modanın tüketimi arttırıcı bir sosyo-kültürel fenomen haline
gelmesi, gelişen bilişim teknolojisine paralel olarak internetin yeni bir
tüketim aracı olarak kullanılması ve alışveriş merkezlerinin tüketim araçları
olarak yeniden örgütlenmesi bu sürecin parçalarıdır. Bu nedenle özellikle
60’larla beraber önem kazanan ve nitelik değiştiren alışveriş mekanları, her
türlü kültürel, ikonografik, toplumsal anlamının yanında, kapitalizmin tüketimi
arttırmak amacıyla örgütlediği mekan-zaman düzenlemeleri olarak karşımıza
çıkarlar.
Kapitalizmin üretim alanında gerçekleştirdiği muazzam
değişim, kaçınılmaz olarak tüketimi ve ona ait her tür deneyimi de
değiştirmiştir. Kapitalizmin toplumsal yaşamı dönüştürdüğü ilk yıllardan
itibaren, piyasada dolaşıma çıkan ürünlerin tüketilme biçimleri ve buna ait
mekansal düzenlemeler, geleneksel ilişkilerden (takas, sınırlı ihtiyaçların
karşılanması gibi) ve biçimlerden (pazar yeri ya da üretim ile satışın aynı
mekanda gerçekleşmesi gibi) ayrılmaya başlamıştır. Kapitalist tüketim mekanı
olarak ilk modern mağaza, Aristide Boucicault’un 1852’de Paris’te “Bon Marche”
adında açtığı perakende satış mağazasıdır. Sennet (1992), bu mağazanın tüketim alanındaki
yeniliğe ve bunun kentin mekansal örgütlenmesi ile olan ilişkisine şu şekilde
değinmektedir: Boucicault’un mağazası üç temel yeni ilke üstüne kurulmuştur. Bu
ilkeler, modern mağazayı, geleneksel alışveriş biçimlerinden ayırmaktadır:
Parça başına kar oranı düşük olurken, satış hacmi geniş tutulacaktır; malların
fiyatı sabit olacak ve açıkça belirtilecektir; isteyen herkes, satın alma
zorunluluğu olmadan, mağazaya girebilecektir.
Sennet’e göre modern mağaza sabit fiyat politikası ile
sosyalleşme aracı olarak pazarlığı ortadan kaldırır. Düşük kar ve yüksek satış
hacminin arkasında, fabrikada makine üretiminin daha hızlı ve çok miktarda mal
üretiminin karşılığı olarak, daha hızlı ve çok miktarda mal satışı amacı
yatmaktadır. Sürümden kazanan yeni mağazalarda, işin hacmi çok sayıda eleman
çalıştırılmasını gerektirmektedir.Bu nedenle girişimci kendisi satış
yapamamakta, çalışan elemanların yapacağı pazarlığa güvenemeyeceği için, sabit
fiyat uygulaması zorunlu bir hal almaktadır. Mağazanın başarılı olabilmesi,
büyük bir alıcı kitlesinin varlığına ve bu kitleye ulaşabilir olmasına
bağlıdır. Kentin hızla artan nüfusu buna imkan vermektedir. Ancak insanlar 18.
yüzyılda kentlerde bile kendi bölgelerinde yaşıyorlardı. İnsanların akışına ve
toplanabilecekleri yerlere ihtiyaç vardı. Bu sorun, yeni açılan yollar ve
ulaşım sistemi ile aşılmıştır. Böylelikle insanlar alışveriş yapılan mağazalara
ve çalışılan fabrikalara kolayca gidebileceklerdir. Kısacası modern mağazayı,
seri üretim, bunları idare eden geniş bir bürokrasi ve hızla büyüyen tüketici
kitlesi mümkün kılmıştır.
Ritzer’de (1999) alışveriş merkezi, hipermarket, süpermarket
gibi tüketim mekanlarından “tüketim araçları” olarak bahseder. Tüketim araçları
isminin arkasında yatan temel düşünce, bu tür mekanların, üretim araçları ile
benzer bir yapı ve işlevde olmalarıdır. Marx’a göre kapitalistlerin üretim
araçlarına sahip olması, proletaryayı kontrol etme ve sömürme imkanı
vermektedir. Üretim araçlarına sahip olmak burada kilit bir rol oynar. Üretim
araçları, hem metaların üretimini hem de işçilerin denetimini ve sömürülmesini
olanaklı kılan araçlardır. Tıpkı üretim araçlarının proletaryanın meta
üretebilmesini ve işçiler olarak denetim altına alınıp, sömürülmelerini
sağlayan araçlar olması gibi, tüketim araçları da, insanların ya da daha doğru
söylemek gerekirse tüketicilerin mal ve hizmet edinmelerini ve tüketici olarak
denetim altına alınıp sömürülmelerini sağlayan araçlar olarak
tanımlanmaktadırlar. Tüketicilere artık tüketip tüketmeme, neyi ya da ne kadar
tüketeceği ve tüketime ne kadar para ayıracağı konularında kendi başlarına
karar hakkı tanınmaz. Tüketiciler kendilerini tüketmeye yönelten hatta zorlayan
bir dizi tekniğin nesnesi durumundadırlar. Yani, işçiler ve tüketiciler
kapitalist sistem içinde yönlendirilebilir kitleler haline gelmişlerdir.
Tüketim araçları da, üretim araçları gibi akılcılaştırılmış,
rasyonalize olmuş organizasyonlardır. Ancak ikircikli bir şekilde bu akılcı
taraflarını gizlemek, tüketiciye kendilerini bir büyüleme mekanı olarak sunmak
zorundadırlar. Çünkü tüketim araçlarının insanların mal ve hizmet
ihtiyaçlarının karşılanması ile ilgileri yoktur. Sonuçta modern toplumda
insanlar tüketim araçlarını kullanarak ihtiyaçlarını karşılarlar ancak neye, ne
kadar ihtiyaçları olduğu sorusu artık anlamını yitirmiştir. Tüketim araçları
insanları çeşitli uyarılar ile sürekli tüketime teşvik etmek zorundadır. Bu
ise bir dizi büyüleme mekanizmasını gerektirir. Kowinski (1985), bu tür
mekanlardan tüketim katedralleri olarak bahseder. Katedral kelimesinin
arkasında yatan temel düşünce, tüketimin bildiğimiz ihtiyaçların giderilmesi
anlamının ötesinde, bu tür mekanlarda bir tür ibadet, dini bir deneyim olarak
yaşanmasıdır. Bu mekanlarda tüketim salt kendisi olarak sunulmaz. Eğlence
organizasyonları, çeşitli gösteriler, özel fırsatlar olarak sunulan
kampanyalarla tüketimi ile eğlence birleştirilir; tüketim haz alınan bir eyleme
dönüştürülür.
HİPERMARKET: METROPOLİTEN ALANLARIN TÜKETİM MEKANI
Sermaye, tüketim mekanlarının bulunduğu bölgeleri dönüştürür;
bir mekan ölçeği olarak “yer”in coğrafi ve kültürel karakteristiklerini
barındıran fiziksel mekan düşüncesini yerinden eder. Sermaye, mekanı kendi
gereklilikleri doğrultusunda yeniden düzenler, mekanın diğer coğrafi bölgeler
ile olan farklılığını kendi karlılığı üzerinden, ekonomik kriterler temelinde
yeniden tanımlar. Bu sürecin tam olarak izlendiği yerler, yeni kentsel mekanın
alanı olan metropollerdir.
Metropolleşme, kentsel yoğunlaşmanın belirli bir doygunluk
noktasında ortaya çıkan yeni bir mekansal örgütlenme biçimidir. Kent, gerek
mekansal olarak, gerekse ekonomik ve sosyal ilişkiler açısından çözülmekte,
şebekesel bir yapılanma içinde yeni bir örüntü oluşturmaktadır. Sermayenin
küresel bir akışkanlık edindiği gelişmiş kapitalizmin kendine özgü homojen
mekan ve zaman düzenlemesi ve buna dayalı örgütsel yapısı, metropol ilişkilerin
çok parçalı ve süreksizlikçi mekansal yapısının görünümünü ortaya
çıkarmaktadır. Metropol alanlar, şebekesel, çok merkezli, gevşek, değişken ve
esnek bir yapıya sahiptirler. Bu gevşek yapı, metropol alanlarda sermayenin
yoğunlaşma ve dağılma sürecini kolaylaştırmaktadır. Sermaye kolaylıkla buraları
dönüştürebilmekte, küresel ölçekte dolaşıma çıkan değerleri bu yapının içine
yerleştirebilmekte ya da bu yapının kendine özgü değerlerini alıp dolaşıma
çıkarabilmekte, küresel ile yerel arasındaki akışın debisini
arttırabilmektedir.
Metropoliten alanlar içinde hipermarket, diğer birçok
anlamının yanında, sermayenin yoğunlaştığı ve dolayısıyla sermayenin mekan ve
zaman üzerindeki etkilerinin somut olarak görülmesinin kolaylaştığı, tüketimin
yeni tüketim ilişkileri temelinde örgütlendiği bir mekansal düzenlemedir. Bu
mekansal düzenleme temelde buraya gelen tüketicilerin, tüketime teşvik edilmesi
ve tüketimin ritminin düzenlenmesi amacına hizmet eder. Hipermarketlerde
tüketim bir dizi kendine özgü düzenleme ile örgütlenir. Yazının geri kalan
kısmında İstanbul’daki Carrefour İçerenköy örneği üzerinden bu örgütlenmenin
araçları ve teknikleri ele alınacaktır.
Carrefour İçerenköy alışveriş merkezi, bir hipermarket
zincirinin parçasıdır. Carrefour, Fransa kökenli bir şirket olup, dünya
genelinde 27 ülkede, 700 hipermarket ile yılda 2 milyar insana hizmet
vermektedir. İlk olarak 1963’de Fransa’da açılan Carrefour, ilk on yıl içinde Belçika,
İsviçre, İngiltere, İtalya ve İspanya’da yeni mağazalar açarak Avrupa’ya
yayılmıştır. Avrupa dışında Güney Amerika (Brezilya ve Arjantin), Asya
(Tayland, Kore, Hong Kong, Singapur) kıtalarında bulunmaktadır. Türkiye’de ise
ilk Carrefour mağazası 1993 yılında İstanbul İçerenköy’de açılmıştır. Bugün
Türkiye’de Adana, Bursa, Ümraniye, Haramidere, İzmit, İçerenköy, İzmir ve
Mersin olmak üzere 9 adet Carrefour mağazası bulunmaktadır. Carrefour sadece
market olanın ötesinde, bir “mall” ve butik mağazaları da barındıran, perakende
satışın yanı sıra sinema, bowling, yemek yeme gibi sosyal aktiviteleri içeren,
Bauhaus gibi yapı marketler ile ortaklık içindeki bir alışveriş merkezidir.
Carrefour, büyük kapalı bir kutu olarak kendilerini çevreden
kopartır, soyutlar. Dışarıya açılan büyük,şeffaf açıklıkları yoktur. Büyüklük,
dışarıyı gereksiz hale getirmiştir. Bu iki yönlü olarak işler. Bir yandan
çevresi ile ilişki kurmaz, diğer yandan içerisini de kendi iç kuralları ile
işleyen bir mekana dönüştürür. İçerisi mevsimsel dönüşümlerden, gece ve gündüz
farkından, zamanın döngüselliğinden koparılmıştır. Sürekli olarak kendi soyut
zamanını yaşar. Zaman içerde istenildiği gibi yönlendirilebilir, baştan
kurulabilir. İçerdeki insan, nesneler ve olaylar bu özel zaman ve mekan alanına
dahil olur. Asıl hedeflenen zamansızlık ve mekansızlık daha doğrusu “yer”
duygusunun yok edilmesidir.
Carrefour, her şeyin bir çatı altında toplandığı küçük bir
dünyadır. Bu dünyanın kendine ait bir ekolojisi vardır. Zamanın geçtiğine ait
herhangi bir işaret yoktur. Günün herhangi bir saati olabilir. İçerideki ışık
miktarı sabittir. Hatta ışık burada olan en bol şeydir. Aynı şekilde mevsime
yönelik bir işarette bulunmamaktadır. İçerisi sabit bir sıcaklıkla sonsuz bir
bahar ve sonsuz bir gündüz yaşamaktadır. Bu tüketim toplumunun ütopyasıdır. Her
mevsim ve günün her saati kesintisiz tüketim imkanı. Zamanın bir meta olarak
değeri vardır. 24 saat kesintisiz alışveriş ütopyası, “vakit nakittir” sözünü
doğrular. Zaman istenildiği gibi bölümlenir, doğadan kopartılır, Carrefour’un
kendi evreninin zamanına göre yeniden birleştirilir. Zamana yönelik her türlü
kısıtlama (gece-gündüz, yaz-kış) ortadan kaldırılmıştır.
Büyüklük, dışı gereksiz hale getirince, iç önem kazanır ve
yeni bir kamusallık biçimi kurar. Kamusallığı içe dönüktür. Carrefour ve
benzeri alışveriş merkezleri yeni bir kent anlayışına işaret ederler. Her şeyi
bir çatı altında toplamanın anlamı budur. Kendi kendine yeten, insanların tüm
ihtiyaçlarını karşıladıkları yeni bir kentsel ve kamusal alanlardır. Mekan
kurgusu da bu şekildedir. Öndeki butik bölümüne üç büyük, kentsel kapıdan
girilir. Bunlar bu girişlere dik bir caddeye açılırlar. Caddenin iki tarafında
butik mağazalar sıralanmıştır. Mağazaların sıralandığı boşluk cadde ya da sokak
işlevi görür.Dinlenmek için banklar ya da küçük kafeler bulunur. Çocuklara
yönelik oyun alanları da, parklardaki açık oyun alanlarının karşılığı olarak bu
alanda bulunurlar. Yemek yenilen bölüme, “restaurant meydanı” adı verilmiştir.
Yine bu alan çeşitli yapay ya da gerçek bitkiler ile süslüdür.Kısacası bir
kentin sokağında, caddesinde meydanında bulunan her şey vardır. Üstelik
kontrollü, zamanın, karanlığın, sıcak ya da soğuğun, yabancıların, suçun
olmadığı bir şekilde gerçekleşir bu durum.
Baudrillard (1981) alışveriş merkezlerinin kullanımını, bir
fabrika ve montaj hattı olarak tarif etmektedir. Hipermarket büyük bir montaj
fabrikası gibidir. Aradaki tek fark mantıken art arda gelen safhalardan oluşmak
zorunda olan çalışma düzeni yerine, buradaki görevli ve müşteriler ortalıkta
rasgele dolanarak çalışma zincirinin bir bölümünden diğerine gelişigüzel bir
şekilde gelip gitmeleridir.Yine çalışma düzeninden farklı olarak insanlar
buraya istedikleri zaman gelmekte, seçmekte ve satın almaktadırlar. Ancak
burada da yine de yasakların bir hoşgörü, kolaylık sağlama ve hipergerçeklik
cilası ardına gizlediği programlanmış bir disiplin düzeniyle, bir montaj
bandıyla karşılaşılmaktadır. Baudrillard’a göre hipermarket, toplumsal yaşama
ve birlikteliğin dağınık işlevlerini (iş, boş zamanları değerlendirme,
beslenme, sağlık, ulaşım, medya, kültür) tek bir homojen çatı (mekan-zaman)
altında buluşturan bir modeldir.
Montaj hattı, Carrefour İçerenköy’e ulaşılan yol sistemi ile
başlar. Bu tür yerler, ulaşımı olanaklı kılan karmaşık bir yol sisteminin
merkezinde bulunurlar. Aynı zamanda çeşitli merkezlerden kalkan servis
araçları, gün içi buralara ulaşmanın ritmini örgütler. Carrefour’un önündeki
büyük açık otoparkta arabanın park edildiği yeri kaybetmemek, yüzlerce araba
arasında insanın kendi arabasını bulması gerçekten zordur. Bu nedenle otopark
sayı ve harflere dayanan bir sistemle bölümlenmiştir. Bu koordinat sistemi
sayesinde nereye park edildiği kolayca bulunabilir. Otopark aynı zamanda araç
değiştirilen bir yerdir. İnsanlar otomobillerini bırakır ve hemen otoparkın
yanındaki, hipermarkete ait alışveriş arabalarını alırlar. Alışveriş arabası,
hipermarketde tüketici olmanın ve tüketimin montaj hattına katılmanın aracıdır.
Alışveriş arabasının büyüklüğü, alışverişin miktarını belirler. Hareketli oluşu
ve hipermarket içinde her yere onunla beraber gidilebilme imkanı montaj
hattının akışını hızlandırır.Güvenlik ve giriş kapısından sonra “mall” kısmına
ulaşılır. Mall kısmı iki katlıdır. Bu iki kat birbirine hareketli rampalar ile bağlanmaktadır.
Yürüyen merdiven yerine hareketli rampa kullanılması dolaşımın ve tüketimin
akışını hızlandırır, alışveriş arabalarının rampaları kullanarak üst kata
kolayca ulaşabilmelerini ve insanların bu arabalarını bırakmak zorunda kalmadan
her yere ulaşabilmelerini sağlar.
Montaj hattı sayesinde emek gücünden tasarruf edilir ve bu
görev, alışveriş etmeye gelenlere yüklenir. Geleneksel alışveriş eyleminde,
tüketiciye ne istediğini soran, çeşitli ürünler arasında alternatifler sunan,
aldığı ürünleri paketleyen biri varken, hipermarket tarzı alışverişte tüketici
aradığı ürünleri reyonlar arasında kendi bulmak, benzer ürünler arasında tercih
yapmak, alışveriş sepetine doldurarak kasalara götürmek, barkod sisteminden
geçirdikten sonra paketlemek ve arabasına taşımak zorundadır. Böylelikle
tüketiciler, hipermarketin gizli emek gücünü oluştururlar. Burada kullanım
deneyim ve hafızaya dayanmaz. Kullanıma yönelik deneyim ve hafızanın yerini
metinsel bir mekan tarafından belirlenen bir montaj hattı almıştır. Sadece
kullanım değil, insan ilişkileri, insanların birbirlerine, kasiyerlerin ve
güvenlik görevlilerinin oraya gelenlere nasıl davranacakları önceden
belirlenmiştir; kullanım ve ilişkiler bu dizgeler etrafında gerçekleşir.
Carrefour İçerenköy’ün diğer hipermarketler ile aynı
planimetriye sahiptir. Resimde görülen ve bir diğer hipermarket zinciri olan
Real hipermarketlerinin genel plan şeması Carrefour’un plan şeması ile aynı
kriterler üzerine kurulmuştur. Aslında bu plan şeması, Avrupa’dan Amerika’ya
her coğrafyada tekrar eden bir plan şemasıdır. Hipermarketlerin ilk plan
şeması, kent içindeki küçük dükkanlar sayılabilir. Ürün çeşidi sınırlıdır. Daha
çok taze ve kuru gıdaya ait ürün grupları bulunmaktadır. Bu küçük dükkanlar
genelde bir binanın zemin katında yer alan, ön cephesi yani vitrini caddeye
dönük yerlerdir. Yine kent içinde, birkaç binanın zemin katının birleştirilmesi
ile oluşmuş, ürünlerin sergilendiği vitrinin yerini bir sıra kasanın aldığı
marketler ikinci aşamayı temsil etmektedir. Üçüncü aşamada marketin alanı
büyüdüğü ve yer kirası uygun olmaktan çıkınca, bu tür yerler kent dışına
taşınmakta, ön cephe tümüyle kapanmakta, market ile dışarısı arasına
müşterileri başka tür hizmetlerin verildiği bir bölüm yerleşmekte ve ön
tarafına büyük bir otopark gelmektedir.
Bu plan şemasına göre Carrefour dört ana bölümden
oluşmaktadır. Bunlar, öndeki büyük otopark alanı, “mall” kısmı, hipermarket
bölümü ve hipermarketin servis bölümüdür. Öndeki büyük otopark, bu tür
mekanların ilk karşılaşılan en karakteristik özelliğidir. Ulaşımın sadece özel
ulaşım araçlarına ve bir otoyol sistemine dayanarak yapılabiliyor olması büyük
bir otoparkı gerekli kılmaktadır. Bu otopark, açık ya da topografyanın imkan
verdiği yerlerde, Carrefour Ümraniye’de olduğu gibi, iki katlı ve kapalı
olabilmektedir. Binanın ilk giriş ve kapalı kısmını, “mall” bölümü
oluşturmaktadır. Bu bölümde küçük ve çeşitli ürünlerin satıldığı mağazalar,
yemek yeme bölümleri, çocuklar için eğlence parkları, dinlenme yerleri
bulunmaktadır. “Mall” kısmından sonra asıl hipermarket kısmı gelmektedir.
Hipermarket bölümü, “mall” ile servis bölümü arasında kalan büyük bir
boşluktur. Bu boşluğun sınırını bir tarafta uzanan ve “mall” ile ayıran
kasalar, diğer tarafta ise servis bölümüne arkalarını dayamış reyonlar oluşturmaktadır.
Hipermarket bölümü çok fazla tarif edilmekten kaçınılmış,
soyut, büyük bir boşluktur. Bu düzenlemenin temel yapısı, üzerine her şeyin
takılıp çıkarılabildiği bir boşluk ve boşluğun havalandırma, aydınlatma, ısıtma
gibi altyapıya yönelik mekanik ihtiyaçlarını destekleyen bir mekanik sistem
üzerine kuruludur. Bu altyapının üstüne olaylar, ilişkiler, nesneler
yerleştirilmekte, gerektiğinde değiştirilmekte ya da tümüyle kaldırılıp yeni
olaylar, ilişkiler ve nesneler tekrar yerleştirilmektedir.
Hipermarket bölümünün tavanı, aydınlatma, elektrik,
havalandırma ve ses tesisatının altyapısının bulunduğu bir alandır. Tavandaki
tesisat, her yere homojen olarak dağılmıştır. Bu homojenlik, boşluğun kendisini
de homojenleştirir. Reyonlar ve sergileme standları, gruplar oluşturacak
şekilde yerleştirilmişleridir. Elektronik ev eşyaları, tekstil ürünleri, sebze
ve meyve, kuru gıdalar, temizlik malzemeleri, et ve balık ürünleri grubu gibi.
Ancak ürün gruplarının yeri sabit değildir. Ürün gruplarının yeri, pazarlama
stratejisinin kendine özgü kurallarına göre belirlenir ve değişen piyasa
koşullarına bağlı olarak ürün gruplarının yeri de değişebilir. Hipermarket
kısmı sınırlarının hissedilmediği, iki duvar arasında olmanın anlaşılamadığı,
tavanın insan algısından daha yüksek bir noktada bulunduğu bir boşluktur.
Boşluk sınırları belli olmadığından hiçbir şey tarif etmez. İçinde her şeyin
tarif edilebilir olması bu tarifsizlikten gelir. Nesneler istenildiği gibi
dizilir, sunulur; kampanya gibi etkinlikler ya da piyasa dalgalanmaları,
indirimli satışlar ya da yeni bir ürünün çıkmasına bağlı olarak dizilişleri her
defasında yeniden tarif edilebilirler. Servis bölümü, et ve balık reyonu ile
unlu mamullerin bulunduğu bölümün bir cephe oluşturarak, bu reyonların arkasına
gizlenmiş son bölümdür. Bu bölümde, çeşitli ürün gruplarına göre özelleşmiş
depolar, et-balık ve unlu mamullerin hazırlık bölümleri, personele ait giyinme,
soyunma bölümleri ve idari kısım bulunmaktadır. Genel mal kabul, et-balık ve
unlu mamuller olmak üzere üç rampa bulunmaktadır. Bu rampalara kamyonlarla
gelen ürünler, mal kabul bölümünden geçerek depolara ya da elektronik ev eşyası
gibi depolanmayan ürünler doğrudan standlarına götürülürler. Personel girişi de
bu taraftan yapılmaktadır. Bu bölümün üst katında muhasebe, müdür gibi idari
kısımlar bulunmaktadır.
Hipermarkette, insanların dolaşımına paralel, nesnelerin de
kendi dolaşımları bulunmaktadır. Alışveriş eylemi, bu iki dolaşımın kesiştiği
noktalarda gerçekleşir. Bu anlamda hipermarket alanı, geniş bir coğrafyada
üretilen ürünlerin, belli bir mekanda bir araya getirildiği ve tüketicilere
sunulduğu bir örgütlenmedir. Karmaşık bir taşeronluk sistemi çerçevesinde satın
alınan ürünlerin, hipermarketle ilk temas ettiği bölüm, ana kabuldür. Dört
farklı kabul bölümü bulunmaktadır. Bunlar, balık, unlu mamuller ve et ürünleri
ile diğer ürünlerin kabul noktalarıdır. Rampalara yanaşan kamyonların
boşalttığı ürünler, gıda mühendisinin kontrolünde teslim alınmakta ve sisteme
girilmektedir. 40000 çeşit ürünün dolaşımı, “ürün yönetim sistemi” adında bir
yazılım tarafından yapılmaktadır. Her ürün, üzerindeki barkod aracılığı ile
okunarak, sisteme kaydı yapılmakta ve stok listelerine alınmaktadır. Her
ürünün, son kullanma tarihi, bekleme süresi ve satış hızına bağlı olarak
sistemin tahmini akış süresi belirlenmekte ve mal sevkıyatı bu tahminler
üzerinden yapılmaktadır. Sistem, fiziki miktar ile sistemdeki miktarın eşit
olması üstüne kuruludur. Bu amaçla günlük sıfır stok ve eksik stok listeleri
çıkarılmakta, ayrıca her ay düzenli stok envanter kontrolleri yapılmaktadır.
Tüm bu sonuçlar, hipermarket ile pazarlama şirketinin merkezi arasında “night
run” adı verilen bir sistemle iletilmektedir. Her akşam, mevcut stok ve satış
miktarı merkeze bildirilirken, olması gereken stok miktarı ve ürünlerin satış
fiyatı da hipermarkete bildirilmekte ve her gün 40000 çeşit ürün için
yapılmaktadır. Ürünün sistemden çıkışı ise satın alındıktan sonra, kasalarda
yine üstündeki barkod okunarak olmaktadır.
Bu niteliklerinden dolayı hipermarket, bir hipergerçektir.
Hipermarketin tüketim işlevi hipergerçeğin bir parçasıdır. Hipermarket bir
ihtiyaç ve edinme yanılsaması yaratır. Tüketim mantığının son noktası, en büyük
cisimleşmiş aracıdır. Kaynakların hızla tükendiği, ekolojik kirliliğin tehlikeli
boyutlara ulaştığı, milyonlarca aç ya da iyi beslenemeyen insanın bulunduğu bir
dünyada bolluk ve çokluk yanılsaması yaratır. Hipermarketin hipergerçekliğinde
her şey satın alınabilir, sahip olunabilir. Tüketilen sadece bolluk hissi de
değildir. Hijyen, kalite, sağlıklı beslenme, doğal gıdalar... Bütün ürünler
paketlenmiş, ambalajlanmış, sterilize edilmiş, mikropların barınamayacağı kadar
soğuk, hijyenik, biraz hastanelerin soğukluğunu ve donukluğunu hatırlatan bir
ortamda sunulur. Yerler kir tutmayan seramik ile döşenmiştir. Diğer her yerde
kullanılan malzemeler yine benzer şekilde kir tutmayan, antibakteriyel
malzemelerden üretilmiştir. Sürekli yeni görünmesi ve temizlenmesi gerekir.
Aslında ambalajlanan ve hijyenleştirilen sadece ürünlerin kendisi değildir.
Hipermarketin kendisi büyük, hijyenik, dışarının her türlü tanımsız etkisinden,
suçtan, mikroptan, olumsuz hava koşullarından arınmış büyük bir ambalajdır.
Girişteki güvenlik araması ve içerdeki güvenlik kameralarının asıl işlevi
güvenliği sağlamak değil,güvenlik yanılsaması yaratmaktır.
Hipermarketler ile başka bir toplumsal yapılanmanın ürünü
olan “kapalı çarşı”lar arasında paralellik ve süreklilik kurma yönünde bir
eğilim vardır. Ancak ikisi ayrı gerçeklerdir. Kapalı çarşı, insan ihtiyaçları
ile belirli bir toplumsal örgütlenme sonucunda üretilen ve tüketilen nesnelerin
buluştuğu bir mekansal organizasyondur. Hipermarketin kendisi ise modern
kapitalist toplumun hipergerçekliği içinde üretilen, bu hipergerçekliğin
cisimleştiği bir mekansal organizasyondur. Bir kökeni yoktur. Sermayenin
kendine özgü mantığı içinde sentetik olarak üretilmiştir. Bir soyutlama olarak
sonsuz sayıda, her yer ve zamanda tekrar ve tekrar üretilir. Bu yüzden gerçek
değil, hipergerçektir.
BİTİRİRKEN
Modern kapitalist topumun yeni tüketim araçları olan
hipermarketler ele alınırken akla kaçınılmaz olarak bilişim sektöründeki
yenilikler ve sermayenin devir hızının en üst noktaya çıktığı bir tüketim aracı
olarak internet geliyor. İnternet, dünyanın her yerinden, her saat internetin
sanal mekanına giren kullanıcılara 24 saat kesintisiz, yerlerinden
kıpırdamaları gerekmeden alışveriş imkanı sunuyor. Bu durum, özellikle sosyal
bilimler içinde, “coğrafyanın sonu” ya da “mesafenin ölümü” olarak tarif edilen
ve artık mekansal biçimlenişlerin çok bir anlamı kalmadığını savunan bir
düşüncenin ilk bakışta haklı gibi olduğunu gösteriyor. Ancak bilişim sektöründe
ve internet alanında yaşananlara daha dikkatli bakıldığında, aslında mekansal
değerlerin halen varlığını koruduğu, ancak bu yeni gelişmeler karşısında
nitelik değiştirdiği görülecektir.
İnternet üzerinden alışverişin artması ve önümüzdeki
yıllarda bu artışın büyük bir ivmeyle devam edeceği yönündeki beklenti,
sermayenin sürekli olarak bu alana yatırım yapmasını sağlıyor. Sermaye, devir
hızını arttırmak konusunda bu alanda karşısına çıkan sorunları yine yeni
mekansal organizasyonlara girerek çözmeye çalışıyor. İnternet üstünden
alışverişin artmasına bağlı olarak artan mal dolaşımı, yeni dağıtım
şebekelerinin kurulmasını, dağıtımın kesintisiz sürekliliğini sağlamak amacıyla
yeni havaalanları ve otoyolların inşasını, belirli bir hiyerarşi içinde
depolama alanlarının her coğrafyaya homojen olarak yayılmasını gerektiriyor. Bu
perspektiften bakıldığında, geleceğin hipermarketlerinin artık belirli bir
bölgede yoğunlaşmayan, coğrafyalar arası bir montaj hattı üstünden çalışan yeni
bir mekansal biçimlenişe ve örgütlenmeye sahip olacakları söylenebilir.