Tüketimin Tanımına Doğru
JEAN BAUDRILLARD
Nesnelerin çeşitli düzeylerle ilişkisini tartışmayı tüketimi
tanımlama girişimiyle sonuçlandırmak istiyorum. Tüketim, herşeyden önce, bu
alandaki pratiğin tüm yönlerine şu anda kılavuzluk etme eğiliminde olandır.
Bugünkü anlamından, yani gereksinmeleri tatmin eden bir
mekanizma olarak tanımlanmaktan ilk ve son defa özgürleştiği sürece tüketim,
bizim sanayi uygarlığımızı tanımlayıcı bir mod sayılabilir. Tüketim üretimin
aktif yönüyle zıtlaşan elde etme ve özümsemenin pasif süreci olmadığından
ötürü, aşırı basitleştirilmiş iki davranış (ve yabancılaşma) kalıbını karşı
karşıya koyar. Başından açıklık getirmek gerekir ki, tüketim (yalnızca
nesnelerle değil, toplumla ve dünyayla) ilişkinin aktif bir formudur; sistematik
bir etkinlik biçimi ve tüm kültürel sistemimizi kuran küresel bir tepkidir.
Gerçekte nesnelerin ve araçların tüketimin amacı olmadığı
açıklanmalıdır - onlar sadece ihtiyaçların nesneleri ve tatminin nesneleridir.
Hatırlanamayacak kadar eski zamanlardan beri insanlar satın almakta,
sahiplenmekte, hoşlanmakta ve harcamakta; fakat bu, onların tükettiği anlamına
gelmiyor. İlkel halkların festivalleri, feodal lordun cömertliği, 19. yüzyıl
burjuvazisinin lüksü; bunların hiçbirisi tüketmek değildir. Ve eğer bugünkü
toplumsal yapıyı tanımlamakta bu kavramı kullanacaksak bunun nedeni, bizim daha
çok veya daha iyi yememiz, daha çok imaj ve ileti alıyor olmamız, daha çok
alete ve araca sahip olmamız değildir. Ne malın miktarı ne ihtiyaçların
karşılanıyor olması tüketim kavramını tanımlamaya yeterlidir; bunlar sadece
tüketimin önkoşuludur.
Tüketim ne bir maddi pratiktir ne de bir “bolluk”
fenomonolojisi. Ne yediğimiz yiyeceklerle, ne giydiğimiz giysilerle, ne
kullandığımız araba, ne de aldığımız ileti ve mesajların görsel ve sözlü yapısı
ile tanımlanamaz. Daha çok tüm bu şeylerin bir göstergeler örgüsü olarak
örgütlenmesidir: Tüketim, az ya da çok tutarlı bir söylem içinde biraraya gelen
tüm ileti ve nesnelerin sanal toplamıdır. Bundan bir anlam çıkarılacaksa, o da,
tüketimin işaretlerin sistematik manipülasyonundan meydana gelen bir etkinlik
olduğudur.
Geleneksel sembolik nesneler (araçlar, mobilyalar, evin
kendisi) gerçek bir ilişkinin ya da doğrudan deneyimlenen bir durumun
aracısıydı. Onların özü ve biçimi bu ilişkinin bilinçli ya da bilinçsiz
dinamiğinin bariz izini taşırdı. Dolayısıyla, rastlantısal değillerdi.
Çağrışımlarla kuşatılmalarına rağmen, kolektif ya da bireysel, insan
hareketlerine uygunlukları ve içe dönüklükleri onları yaşayan nesneler kılıyordu.
Böyle nesneler tüketilemezler: Tüketimin bir nesnesi olmak için nesne önce bir
işaret olmalıdır. Yani dışı olan, bir anlamda sadece şimdiyi bildiren bir
ilişki tüketilebilir. O artık keyfidir –ve böylece anlamını tüm diğer işaret
edilen nesnelerin soyut ve sistematik ilişkisinden alır. Sadece bu bağlamda
kişilik kazanır, bir serinin parçası olur; ve sadece böyle tüketilebilir, asla
maddeselliği ile değil, fakat farklılığı ile.
Nesnenin göstergenin sistematik statüsüne dönüşmesi,
eşzamanlı olarak, insani ilişkinin bir tüketim ilişkisine dönüşmesi demektir.
Nesneler içinde ve nesneler aracılığı ile bu ilişki edinildiği an ortadan da
kalkar; nesne tüketimin kaçınılmaz aracısı olur ve çok kısa bir zaman sonra
gösterge tümüyle nesnenin yerine geçer.
Böylece edinilen ve tüketilen hiçbir zaman nesne değildir;
henüz olmayanı işaret eden, eş zamanlı olarak içeren ve dışarıda kalan
ilişkinin kendisidir; bu nesnelerde tüketilen ve gösterilen ilişkinin
ideasıdır.
İlişki artık direk olarak deneyimlenmez: Soyuttur, işaret
edilen nesnenin içinde dönüştürülmekte ve sonlanmaktadır ve böylece de
tüketilmektedir.
Nesne/ilişkinin bu statüsü her düzeyde üretimin
buyruklarıyla yönetilir. Reklamın tüm araçları, üretimin rasyonel düzenini
bozmaya izin vermeksizin, tutarsızlıklarıyla, her şey gibi tüketilmesi gereken
canlı bir ilişkiyi önerir. Nesne/ilişki kişileştirilmelidir ki sistemin içine
dahil edilebilsin. Burada, en aşırı ifadeyle, metanın Marx tarafından analiz
edilen biçimsel mantığını yeniden keşfediyoruz: Bilgi, kültür, duygular,
ihtiyaçlar –kısacası tüm insani yetiler- üretimin düzeni içinde metalar olarak
birleştirilirler, ve satılabilsinler diye üretici güçler olarak maddesel form
alırlar, benzer biçimde bugün tüm arzular, projeler, istekler, tüm tutku ve
ilişkiler, satın alınan ve tüketilen nesneler ve işaretler olarak soyutlanıyor
ya da maddeleştiriliyor. Örneğin, nesnel varlık nedeni –eskiden ilişki
simgeleyen nesneler de dahil- nesneleri tüketmek olan bir çift düşünün.
George Perec’in romanı Les choses’ın başlangıcı bu bağlamda
eğiticidir:
Gözler ilk önce dar, yüksek ve uzun koridordaki gri halının
üzerinde kayıp gidecek. Duvarlar bakır aksesuarları parıldayan dolaplardan
oluşacak. Üç gravür... itmek için basit bir hareketin yeterli olacağı siyah
damarlı büyük ahşap halkalarla asılmış deri bir perdeye ulaşacak... Burası 7
metre uzunluğunda ve 3 metre genişliğinde bir oturma odası olacak. Solda küçük
bir duvar girintisi içinde kitapların karmakarışık yığıldığı, soluk kuşkirazı
ağacından yapılma iki kitaplık arasında, yıpranmış siyah derili geniş bir divan
olacak. Divanın üstündeki panoyu denizciliğe ait bir kroki boydan boya
kaplayacak. Alçak küçük bir masanın gerisinde büyük başlı üç bakır çiviyle
duvara tutturulmuş ipek bir dua halısı altında açık kahverengi kadife ile
döşenmiş bir başka divan ilk divana dikey duracak, üzerinde bibloların,
akiklerin, yumurta şeklinde taşların, enfiye kutularının, yeşim küllüklerin,
dizildiği üç raflı, yüksek ayaklı, koyu kırmızı vernikli mobilyaya
ulaşacak....Daha ötede, sadece parlak dört çelik düğmesi görünen kapalı bir
pikap, plaklar ve küçük kutular...
Bu iç mekanı kuşatan yoğun nostaljiye rağmen, içindeki
hiçbir şey, bir parça bile sembolik bir anlama sahip değildir. Birisi, bu
şeylerin üzerinde yer etmiş insani bir ilişkinin olmadığını göstermek için,
Balzac’ın betimlediği iç mekanlardan biri ile bu betimlemeyi karşılaştırmak
isteyebilir: Perec’in dekorunda herşey göstergedir, sadece bir gösterge. Hiçbir
şey yoktur; hiçbir şeyin tarihi yoktur –herşey referanslarla yüklü olmasına
rağmen: Doğu’ya, İskoçya’ya, Erken Amerika’ya ait referanslar.Tüm bu
nesnelerdeki tek şey onların yeganeliğidir: Onlar farklılıkları içinde
soyutturlar, soyutluğun keskin görselliği birini diğeri ile ilişkilenebilir
kılmıştır. Şüphesiz tüketimin dinamikleri içindeyiz.
Perec’in romanına devam ettiğimizde, gösterge-nesnelerin bu
türdeki işlevler sistemini anlamaya başlarız: İlişkiyi sembolize etmekten uzak,
sürekli gönderme yaptıkları şeylerin dışında kalarak, bu nesnelerin gerçekte
tanımladıkları, varoluşun yokluğunu her an sezdiren, ilişkinin boşluğudur.
Romanın kahramanları “Jerome ve Sylvia” bir çift olarak aslında var
değillerdir: Onların tek gerçekliği “Jerome ve Sylvia” olmalarıdır –işaretler
sistemi içinde yüzen bir suç ortaklığı olarak. Nesnelerin olmayan bir ilişkinin
yerine otomatik olarak geçtiği, bir boşluğu doldurmak için hizmet ettiği
söylenemez: Aksine, onlar bu boşluğu, ilişkinin yerini tanımlarlar; canlı olma
olasılığını gösterirken canlı bir ilişkiyi ortaya koyamayan bir sürecin devamlılığını
tanımlarlar. Böylece ilişki nesnelerin pozitifliği içinde emilmez, fakat bu
nesnelerle birleştirilir –ilişki, nesnelerin burada belirtilen konfigürasyonu
dışında güçsüz, şematik ve kapalıdır ve sadece ilişkinin fikri vardır,
yaşayabilen bir ilişki değil. Deri koltuk, pikap, biblo, yeşim küllük: Bu
nesnelerde gösterilen, kullanılan ve sonra yok olan, ilişkinin fikridir.
Demek ki tüketim kültür, iletişim ve tarihin her seviyesine
uzanabilir ve nesne ve kişiler arası ilişkilerin ötesine geçen sistematik bir
türün idealist bir pratiği olarak tanımlanabilir. Böylece kültür talebi canlı
bir taleptir, fakat sadece gerçekten kullanılan bir yemek odasındaki renkli bir
taşbaskının ya da bir katalogun düşüncesi olarak. Devrim talebi de aynı şeklide
canlı bir taleptir, fakat pratikte kullanılacak bir devrim düşüncesi
gerçekleşmediği sürece. Fikir olarak devrim gerçekte ebedidir, ve benzeri başka
bir idea gibi hiç bitmeyecek bir şekilde kullanılabilir kalmaya ihtiyaç duyar
–çoğu tutarsız tüm idealar tüketimin idealist mantığı içindeki işaretlerle
birlikte var olma yeteneğindedirler. Devrim bu nedenle halihazırda gerçekleşmiş
gibi gösterilen birleştirici bir terminoloji, aracısız kavramların sözcükleri
ile anlamlandırılır.
Benzer şekilde, maddesellikten uzaklaşarak kendisini canlı
tutma isteğini fark ettiren tüketimin nesneleri işaretlerin idealist sözlüğünü
oluşturur. Bir kere daha Perec’in kitabına dönersek:
Zaman zaman kitaplarla dolu bu duvarların, tümüyle eve
uydurulmuş, sonunda kendi kullanımları için yaratıldıklarına inandıkları bu
nesnelerin arasında tüm bir yaşam uyum içinde gerçekleşmiş gibi gelecekti
onlara... Yine de onlara zincirlerle bağlı hissetmeyeceklerdi kendilerini; bazı
günler serüvene çıkacaklardı. Hiçbir tasarı olanaksız gelmeyecekti...
Son cümledeki şartları gözönüne alırsak aslında roman,
yalanı açığa çıkarmaya başlar: Burada hiç proje yoktur, sadece nesneler vardır.
Gerçekte, gözden kaybolan proje değildir; nesnenin içinde somutlaşmış bir
işaret olarak gerçekliğin yeterince memnun edilmişliğidir. Tüketimin nesnesi
böylece projenin kendisini vazgeçirten formun keskinliğidir.
Bu tüketimin NEDEN SINIRLARI OLMADIĞINI açıklar. Gerçekte
tüketim eğer naif biçimde olduğu sanılan şey olsaydı, yani bir özümseme ya da
yutma süreci olsaydı, bir doygunluk noktasına kaçınılmaz bir şekilde
ulaşılırdı. Eğer tüketim gerçekten ihtiyaçlar evrenine bağlı olsaydı, tatmin
olmaya doğru aynı tür yönelim oluşurdu. Fakat çok iyi biliyoruz ki, hiçbir şey
olmamakta: İnsanlar kolay bir şekilde çok daha çok tüketmek istiyorlar. İçten
gelen bu itici güç ne bazı psikolojik nedenselliklerle ilgilidir (içki daima
içkidir, gibi) ne de prestij arzusunun baskısı ile. Ancak gerçekte ne ilke
gerçekliği ile ne de ihtiyaçların tatmini ile bu türden bir tüketimin önüne
geçilmez gibi görülmektedir, bütüncül idealist bir pratiktir sözkonusu olan.
Tüketimin dinamizmi nesnelerde içkin sürekli tatmin edilemeyen projeden
kaynaklanır. Proje nesnenin varoluş dinamiğini sistematik ve sınırsız bir
tüketime transfer eder.Tüketim bu yüzden ne’liğini, yaşama nedenini korumak
için ya baskısını sürdürür ya da sadece kendini tekrar eder. Parçalara
ayrılmış, hayal kırıklığına uğramış, gösterilmiş canlı olma isteği kendini
ardarda gelen nesneler dizgisinde tekrar tekrar fesheder. Bu bağlamda tüketimi
yumuşatma girişimleri ya da ihtiyaçları normalleştirme eğilimi, garip ya da
deneyimsiz bir moralizm, hiçbir şeyi aşamaz.
Sınırsız ve sistematik tüketim süreci, yaşam projesinin
altında yatan tatmin edilmemiş bir bütünsellik talebinden doğar. Bu ideallikleri
içinde tüm gösterge-nesneler eşdeğerdir, sonsuza kadar çoğalabilirler;
gerçekte, olmayan bir gerçekliği her anda inşa etmek için çoğalmak
zorundadırlar. Tüketim bastırılamaz, çünkü bir yokluk üzerine kuruludur.