Canlanan Biçim
GREG LYNN
ÖZETLEYEREK ÇEVİREN: NURAY TOGAY
Canlandırma sıklıkla devinim ile karıştırılır. Devinim,
hareketleri ve olayı ima ederken, canlandırma bir formun evrimini ve onu
biçimlendiren kuvvetleri ima eder; diriksellik (animalizm), büyüme, devinim,
canlılık ve sanallık önerir.
Canlandırma kavramını mimarlar için probleme dönüştüren,
mimarlık disiplininde statik değerleri sürdürmekteki kararlılıklarıdır.
Kalıcılığa adanmışlığı nedeniyle mimarlık, hareketsizliği temel alan kavrayışın
son formlarından biridir. Geleneksel rolü barınak sağlamak olan mimarlık;
hareketi durdurmakla bir kültür oluşturması beklenen mimarlar. Bu zamansızlık
arzusu saflık ve özerklikle bağlantılandırılır. Dural olmayan organizasyon
modellerini mimarlıkla tanıştırma yoluyla bu yaklaşımlara meydan okumak,
mimarlığın özünü tehdit etmeyecek, aksine onu ilerletecektir.
Geleneksel olarak mimari tasarımın soyut mekanı kartezyen
koordinatların ideal, tarafsız mekanıdır. Diğer tasarım alanlarında tasarım
mekanı yansız bir vakumdan ziyade kuvvet ve deneyimin ortamı olarak kavranır.
Mesela denize ilişkin bir tasarımda, tasarımın soyut mekanı akış, türbülans,
viskozite ve suyun direnci ile doldurulur, böylece bir teknenin formu suyun
uyguladığı kuvvetler içinde kavranır.Teknenin formunun bu kuvvetlere
katılmasıyla tasarlanmasına rağmen kalıcı bir biçimi vardır. Form, içine
yerleştiği aktif bağlamda biçimlenir.
Fiziksel form statik koordinatlarla tanımlanırken, yapı
kabuğunun hakikilik gücü onun biçimini oluşturur. Bir teknenin formu içinde
tasarlandığı mekanın, suyun, akış ve kuvvet vektörleri ile yüklüdür.Yelkenli,
yelkenin rüzgar karşısındaki performansını gözeterek tasarlanır. Yelkenli
rüzgara, tekne suya büyük bir yüzey alanı sunar; ve yelkenli rüzgarı, tekne
suyu ıslah etmek için tasarlanır. Bir gemi yönü değiştiği zaman biçimini
değiştirmez, fakat yelkenin yüzeyine tüm bu yönler dahil edilmiştir. Bu yolla
topoloji tek bir anı değil, bir çok vektörü kapsama olanağı verir ve bu yüzden
kesintisiz tek bir yüzeyde zaman katmanlarını barındırabilir.
Benzer şekilde, mimarinin formları da dinamik bir
kavrayışla, sanal hareket ve kuvvetlerle biçimlenebilir. Bu mimarlığı himaye
altına sokmaz. Gerçek hareket farklı pozisyonların mekanik paradigmalarıdır;
sanal hareket bu pozisyonların çok katlı doğasını oluşturmaya ve bir formun
içinde sürekli kılmaya yöneliktir. Sanal terimi son zamanlarda öylesine
aşındırıldı ki bilgisayar destekli tasarımın dijital ortamını ima etmeye
başladı. Simülasyon kavramı ile yer değiştirebilir oldu. Simülasyon sanallıktan
farklıdır. Simülasyon ile olası somut bir gelecek düşüncesi kastedilmez, o bu
düşüncenin görsel vekilliğini yapar. Sanal gerçeklik mimari bir tasarımı
tanımlayabilir, fakat gerçekliğin yerine geçen bir doğayı tanımlamakta
kullanılır. Burada sanal terimi, gerçekleşecek bir olasılığın soyut şeması ile
ilgilidir. Mimarlar binaların çizimlerini ürettiklerinden ve kendileri inşa
etmediklerinden beri, mimarlık, sanal tanımlamaların üretimi ile
ilişkilenmiştir.
Sanallığın mimarlar tarafından göz ardı edilen tarafı, sanal
itki ve farklı varyasyonlar ilkesidir. Genellikle kartezyen koordinatlarla
tanımlanan mimari form, idealize edilmiş, hareketi durdurulmuş, belirli sayıda
boyutu içeren bir mekan içinde kavranır. Oysa bugün nesne, yörüngesi diğer nesnelere,
kuvvetlere, alanlara ve akışlara göre rölatif olan bir vektör gibidir; hareket
ve kuvvetlerin aktif mekan içindeki formunu tanımlar. Statik koordinatların
pasif mekanından, sürekli etkileşim içindeki aktif mekana bu geçiş, bağlamın
kendi özel dinamiklerine bakmayı gerektirir. Bu nedenle çağdaş animasyon
tekniklerine tasarımın bir anlatım aracı olarak değil imgenin tasarımı için
gerekli olan bir araç olarak yaklaşmak gerekir.
Mimaride hareket genellikle sinema aracılığıyla, dural
sinema karelerinin hızlandırılması ile elde edilen görüntü simülasyonu ile
tartışılır. Hareketlendirilmiş resimle karşılaştırılan mimarlık, ilerleyen
hareketin içindeki statik çerçevelerin rolünü üstlenir. Burada bir problem
vardır: Kuvvet ve hareket, tasarımda optik teknikler aracılığı ile yeniden
ileri sürülmek üzere, formdan bertaraf edilmiştir.
Fakat canlanan tasarım (animate design), an içindeki
–gerçekte olduğu gibi- kuvvet ve hareketlerin sürekli mevcudiyeti ile
tanımlanır. Kuvvet, bir formun parçaları arasındaki ilişkiyi, formun parçacıl
değişimlerini ve hareketini göstermek için ilk koşuldur. Mesela bir formun
biçimi ve hareketi “ters kinematik” olarak adlandırılan camlandırma yönteminde,
daimi açılan vektörlerle tanımlanır. Bu tekniklerle mevcudiyet, kuvvet diyagramları
ile farklılaştırılan bir mekan içinde gerçekleşmeden önce vektörel özellikler
kazanır. Tasarımın bağlamı, tasarımın tarafsız soyut mekan yerine, formun
biçiminde bilgi olarak depolanan kuvvetlerin formu yönlendiren aktif soyut
mekanıdır artık. Mimarlık zaman mekan ilişkisi durdurulan sonlu bir çerçeveden
çok dinamik akışlara daldırılmış bir katılımcı gibi modellenebilir. Ayrıca
animasyon endüstrileri, otomobil tasarımı, havacılık, denizcilik tasarımı gibi
diğer disiplinler, kuvvet ve hareket aracılığı ile formu modelleyen bu
yaklaşımı kullanırlar.
Kuvvet ve hareketin paradoksal değişimini durdurarak
modelleyen geleneksel mimari kavramsal bir alana oturtulabilir: (1) Kalıcılık,
(2) Fayda, (3) Tipoloji, (4) Yöntem, (5) Düşeylik. Bununla beraber, durağanlık
bu mimari kavrayışa sıkı sıkıya tutunan bir kavram değildir.
Birçok yapının gerçekte kısa süreli bir ömrü olmasına
rağmen, uzun bir süre var olacakmış gibi inşa edilmesi gerekir düşüncesi,
kalıcılık için örnek oluşturan baskın bir kültürel umuttur. Kalıcılığın
tasarımından ziyade eskimenin, parçalanmanın, yıkılmanın, geriye dönüşümün ve
keşfedilmek için zamana bırakılmanın tekniğidir esas olan. Statik modellerin
diğer bir karakteristiği işlevsel sabitlikleridir. Genellikle binalar
programları ile ilişkilendirilir; bölüntülerine, bağlantılarına, hatta
programlarının esnekliğine göre ele alınır.
Farklılıkların altında yatan kapalı statik düzene bağlı
tipolojik sabitlik, Colin Rowe tarafından tanıtılmıştır. Uygun ve ideal
prototipin bu konsepti esnek karakterli çoklu-tip (multi-type) modelinin
sayısal olarak kontrol edilmesiyle sınıflandırılabilir. Bu çoklu-tip ya da
eylemlilik kabuğu (performance-envelope) sabit-tipten çok da farklı değildir,
tabii çoklu-tipin olasılıklar arasındaki ilişkileri gözeten modelleri
düşünülmezse. Birbirinden bağımsız olan değişkenler birbirlerine göre
özellikleri, konumu, açısı, yönü ya da hızı, birbirleriyle olan etkileşimleri
tanımlanarak bağıntılandırılabilir. Potansiyel kabuk kavramına ilişkin bu ele
alış sabit-tip düşüncesinden radikal bir şekilde ayrıdır.
Sonuçta statik modeller yerçekimi kavramını basit, değişmez
bir düşey kuvvet olarak yozlaştırmaktadırlar. Mimarlık dünyanın düz olduğu
görüşünü savunanların son sığınağı olarak kalmıştır. Mimarlar, strüktürlerin
kuvvet ve yerçekimi ile olan çokluklu ilişkisini basite indirgeyerek ele
almakta ve binaların yine de ayakta kaldığı gerçeğini savunmaktadırlar.
Gerçekte binalara etkiyen çok sayıda yapısal yük bulunmaktadır. Rüzgar yükleri,
kaldırma, kesme kuvvetleri, depremler değişik yönlerden etkiyen ve düşey
olmayan yüklerden sadece bir kaçıdır. Bu hareketli yüklerden herhangi biri
binanın düşey ölü yüklerinin üzerinde bir etkiyi her zaman kolayca
gösterebilir. Bu, basit bir düşünce biçimi de olsa ana problem her zaman için bu
yüklerin toprağa iletilmesi, yani düşey transferdir. Tabii ki mimar ve
mühendisler diğer yapısal faktörleri göz ardı etmeyeceklerdir, ancak her zaman
öncelikli olan yapının düşey olarak ayakta kalmasıdır. Zeminin ve düşeyliğin
karmaşık vektörler ve hareketler altında yeniden kavramsallaştırılması, belki
ihtiyaçları değiştirmeyecek, ancak yapılara “basit düşeylik anlayışının”
ötesinde zengin olanaklar sunacaktır.
Bu alan sadece teknik bir mimari sorun değildir. Aynı
zamanda hareketin kültürel diyagramlarını ifade eder. Mimarlar arasındaki
yaygın görüşe rağmen, yerçekimi teorileri hakkındaki çağdaş tartışmalar,
geçmişte yapılan mimarlık tartışmalarını tekrar bugüne taşır. Yerçekimi
teorilerinin tarihi son derece büyüleyici ve ince ayırımlarla doludur. Isaac
Newton’dan beri yerçekimi, kütlelerin karşılıklı çekme kuvveti olarak kabul
edilmektedir. Sabit bir kütlede sabitlik, durallıktan çok yörüngeler aracılığı
ile sağlanır. Dinamik ve kararlı, yörüngesel ve dural arasındaki fark
önemlidir. Tek bir durum içinde konumunu sabitleme hali yani durallık,
yeryüzündeki bir noktanın değişmeyen, daimi surette uyguladığı kuvvet aracılığı
ile düzenlenmiş bir sistemi öngörür. Bu mutlak mekana giriştir. Mutlak mekan
kendi doğası gereği, dışsal bağlantıları olmayan, kendi içinde özdeş ve
hareketsizdir. Yerçekimi aslında çok daha karmaşık durumlara neden olur:
Karşılıklı çekme kuvvetlerinden bir devinim doğar, sabitlik ritim içinde bir
devinim düzenler. Devinim, yerçekiminin basit statik modelinde daha en başta
saf dışı bırakılırken, yerçekiminin karmaşık, kararlı modelinde devinimin
kendisi düzenleyici ilke olarak kabul edilir. Bu durumda dural olanın
karakteristikleri uygunluk, zamansızlık ve ihtiyat iken, denge halini
çokkatlılık, değişim ve gelişim tanımlar.
Mimarlığa mutlaklığı ile katılan yerçekimi kuvveti
modelinden, uzamdaki kütlerle daimi ve bütünleyici yerçekimi kurgusuna geçiş,
tarafsız ve zamansız mutlak mekan anlayışından, sürekli dinamik bir mekana
geçişi sağlayacaktır. Eğer mimarlık yerçekiminin bu çok karmaşık yapısını
kavrayabilirse, onun tasarım teknolojileri aynı zamanda zaman ve hareket
faktörlerini de içermeye başlayacaktır.
Gerçekte mimarlık matematik bilimlerine öylesine bağlıdır
ki, tasarım süreci akış ve hareketi kullanmayı engeller. Bu yaklaşım, matematik
bilimlerinin esasını teşkil eden geometrileri kullanan mimarları gerektirir. Bu
mimarların çizmek için kullandıkları araçlar, pergeller, üçgenler, cetveller
basit cebire dayalıdır. Basit CAD yazılımı içinde bile topolojik yüzeylerin
olanaklılığı mimarlar için, hesaplama kullanarak eskiz yapma, çizme ve
kuvvet-zamanın basit modellerini yaratma fırsatı sunar.
Çağdaş mimarlık teori ve tasarımını reddetme, bu araçların
ortaya çıkışını anlama çabasıdır. Özlerinin belirsizliğinden dolayı mimari
tanımlarından sürekli kaçınılan kuvvet, hareket ve zaman konuları, kesinlik ve
durağanlığın geleneksel araçları yerinden çıkartılmak yoluyla şimdi sınanabilir
olmuşlardır.
Mimaride kuvvet ve hareket konularının geçmişte deneyim dışı
olması nedeniyle, bu konular mimarlık tarihi içinden değil, teknolojik
rejimlerin araçları içinden geliştirilebilir. Mimari olmayan rejimleri
deneyimleme yoluyla mimarlar tasarımda hareket ve zamanla nasıl
yüzleşeceklerini keşfedebilirler.Bilgisayarlar, mimarlara hem tanımlama hem de görselleştirmede
yararlı bir araç olduğunu kanıtladı; öte yandan zamana ve harekete dayalı
teknikleri mimarinin içine dahil etmek basit görsel bir fenomen değildir.
Bilgisayarda oluşturulan imgelerin görsel kaliteleri önemli
olabilir, fakat geometriyi stil bağlamında ele almak yanlış düşüncelere
götürebilir. Stilistik kategorilerin bulunuşu, modern mimarinin kullandığı
biçimlerin aynılığı nedeniyle uçaklara ve gemilere benzetilmesi gibi, yeniden
üretim riski taşır. Örneğin, jeodezik kubbelerde çoğunlukla üçgenlenmiş
yüzeyler kullanması gibi, bazı bilgisayar yazılımlarında da vektör yüzeyleri
sabit noktalara çevrilirken üçgensel poligon ağ yüzeyler oluşturulur; ancak
topolojik yüzeyler kullanılarak gerçekleştirilen mimarlığın, sırf üçgensel
yüzeylerin kullanımı nedeniyle Buckminster Fuller’a benzetilmesi çok sığ bir
değerlendirme olur.
Yine de bilgisayar animasyonunun görsel ve formal sonuçları
farklıdır. En belirgin estetik sonuç, kartezyen koordinatlarla tanımlanan
hacimleri U ve V vektör koordinatları ile tanımlanan topolojik yüzeylere
değiştirerek elde edilebilir. Bu özel modellerin bir diğer estetik yan ürünü
bozma ve nakletme tekniklerinin üstünlüğüdür. Bunlar sadece biçim değil, aynı
zamanda topolojik ortamın matematiksel ifadesidir.
Tasarım için bir ortam olarak bu aracın sınırları ve
olanaklılıkları, sistematik bir önsezi ile yaklaşmadan önce kavramsal olarak
net bir şekilde anlaşılmak zorundadır.