27 Mayıs 2012 Pazar
Bu sitede şu an itibariyle 53.222 metin bulunmaktadır.

'Her Şey' Hakkında Her Şey


Sonraki Sayfa >>

Aklın Bir Anlık Durgunluğu Sanallık ve Mekanı Üzerine Tezler

GÜVEN ARİF SARGIN

 

Jameson, İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle deneylemeye başladığımız süreci, kapitalizmin biçim değiştirmesi olarak tanımlar: Ona göre 1950’ler, özellikle Eisenhower dönemi, pazar ekonomisinin postendüstriyel taleplerle yenilenmesi anlamına gelmektedir ve bu geçişin çağrıştırdığı karmaşıklık, sonuçta şizofrenik bir yapıyı da beraberinde getirir. İndirgemeci bir söylemle şizofren, “çoklu kişilik ve değişkenliği, her türlü mekansal ve zamansal bağlayıcılara başat, üretebilen kişidir.” Yanılsama, hayal kurma, zihinsel kayma, örgütlü olamama ve saldırganlık, şizofren kişiliğin sergilediği sapmalar olarak kabul edilir; ve bu sapmalar, anlık bir sayrılığın ötesinde, uzun süreli bir algılama ve davranışsal aykırılığın habercisidir. Şizofren, gerçekliği ya da kendisinin çatkıladığı bağlamları birbiri üstüne eklemler, onların imgeleri arasında kayıtsızca gidip gelir ve yaşama ilişkin tüm tepkilerini, sonuçta, “gerçek” ve “gerçek olmayan” arasında sıkışıp kalmış bir yüzeyde dışa vurur. Şizofren, sapkın bir sosyal aktör; şizofreni ise, doğrusal zamana ve Kartezyen mekana karşı kayıtsızlığı örgütleyen, sosyal bir rol, daha da ötesi sessiz bir başkaldırışın öyküsüdür. Jameson’ın da belirttiği gibi, modernitenin tanımladığı “zaman”, şizofrenin zihinsel haritasında, ilintisiz parçaların ardışıklığına; ölçülebilir “mekan” ise, kaypak bir düzlemde hareket eden, formsuz nesnelerin, anlık bir kesitine dönüşür. Kanımızca, şizofrenin zaman ve mekanla kurduğu görece zengin ilişki veya ilişkisizlik, yakın dönem sosyal durum, kültürel karmaşıklık ve zamanını yitirmiş gibi duran günümüz mimarlığının zenginliği göz önüne getirildiğinde, dikkati çeker bir durumdur. Özellikle, son yirmi yıldır kayıtsız bir şekilde tanıklık ettiğimiz bu süreç, şizofrenik durumla, toplumsal histerinin biçim ve içeriği arasında paralellik kurmaktadır. Şizofrenik durum ve modernite arasında, ilişkisel bir söylem üreten, Fransız düşünür Jean Baudrillard, bu noktada şizofreniyi, kapitalizme göndermeyle, sosyal bir olgu olarak tanımlar: Yazılarında sözcülüğünü yaptığı gibi, zihinsel bir sapkınlık olan şizofreni, öznel bir durumun anlatısından çok, yeni toplumsal dönüşümün bir temsiliyetidir ve kapitalizmin geldiği son dönemi resmetmektedir. Şizofrenik zaman/mekan deneyimi, bu anlamda, örneğin Harvey’in ısrarla savladığı ve Eleştirel Sosyal Kuram’ın, modernitenin içeriğini tanımlamak için gereksinim duyduğu, mekan-zamansal çerçevelere (spatio-temporal frameworks) karşı duran yeni bir oluşuma da işaret eder. Bu çerçeve, şizofren kişiliğin algı biçimlerine ters düşen bir söylemi üretir: Toplumsal dönüşümün tarihi ve mekanları, Harvey’e göre, parçacıl değil bütüncül bir üst-dilin veya anlatının (meta-language, meta-narative) yardımıyla netleşir.Şizofren, buna karşılık olarak, sol geleneğin talep ettiği üst-dillere, anlatılara gereksinim duymaz; çünkü, tutarlı bir dil bütünlüğünü ve kuramsal genellemeleri değil, diller karmaşasını, parçacılığı ve birden fazla anlatının rasgele birlikteliğini arzular.

 

Baudrillard’a göre, eğer şizofreni toplumsal bir saplantının zihinsel haritasını ele veriyorsa, bu haritanın ne olduğunun ve ne tür bağlamlarla ilişki kurduğunun anlaşılması gerekir. Bu, gerçekte Baudrillard’ın sonraları karşı durduğu, ancak sol geleneğin ısrarla sürdürdüğü ekonomi-politik üst-dilin yeniden, ancak eleştirel bir açılımla sorgulanması anlamına gelmektedir. Baudrillard, Nesnelerin Sistemi başlıklı öncül yazısında, “toplumsal şizofreni”yi özetleyerek, kapitalizm ve tüketim kültürü arasında tutunan, politik bir arayüzeyi resmeder ve tüketim nesnesiyle, işaret ve sembollerin tanımlamaya başladığı yeni bir sosyal yapıyı açığa vurur. Ona göre, kapitalist pazarın istemde bulunduğu ilişkiler ağı, üretimle birlikte tüketimi de, egemen bir güç olarak göreve çağırmaktadır. Tüketim, hiç şüphesiz geç-kapitalist dönemdeki en baskın unsurdur ve işaretler dünyamızı alt üst edecek bir alan olarak değerlendirilmesi gerekir. Tüketim, kendi akılcılığını ve ideolojik çerçevesini de planlayarak, nesnelerin ticaretini, bunlara takılı işaretlerle birlikte meşru kılacak, tutarlı söylemsel çerçeveler sunar; bireyi bu düzeneğe bağlayacak her türlü operasyonel araçları ve kurumları işler hale getirir. Kısacası, Baudrillard’a göre artık sahip olduğumuz şey, salt nesnenin kendisi değil, nesnelere yüklenen işaretler sistemidir; ve birey, nesne kadar, bu işaretleri de tüketmektedir. Sonuçta Baudrillard’ın üzerinde durduğu şey, kapitalizmin, biçim değiştirdiği ve tüketimin ağırlık kazandığı yeni bir yüzle tekrar karşımıza çıktığıdır.

 

Geniş anlamda, Baudrillard’ın kapitalist üretim biçim ve araçlarını, farklı bir bakış açısıyla irdelediği çalışma, İşaretin Politik Ekonomisinin Bir Eleştirisi İçin başlıklı derlemesidir. “Toplumsal şizofrenik sapkınlık” savı, bu makalelerde öncelikli olarak yer almakta ve değişen toplumsal yapının, “sanal” olanla kurduğu ilişki düzlemi tanımlanmaktadır. Marksist ekonomi-politiğin sınırlarını zorlayarak Baudrillard, artık önemli bir sorgulama alanına dönüşen tüketim kavramını, bir kez daha tartışmaya açar. Ona göre, sosyal aktör ve tüketim arasındaki ilişki, Marx’ın önerdiği, kullanım-değeri (use-value) ve değiştirme-değerine (exchange-value) başat, yeni parametreler ileri sürer. Bunlar, nesneyle birlikte dolaşıma sokulan ve “diller sistemine” karşılık gelen sembolik-değiştirme (symbolic-exchance) ve diller sistemine dışarıdan yüklenen ve ikincil bir iletişim yüzeyi olan işaret-değeridir (sign-value). Kullanım ve değiştirme-değerleri, üretim ilişkileriyle anlamlı hale gelir. Baudrillard’ın öne sürdüğü sembolik-değiştirme ve işaret-değeri ise, tüketim ilişkilerinin yeniden, geç-kapitalist yapılanmayla birlikte açığa vurulmasını gerektirir. Bu, tüketimin biçimini, araçlarını, operasyonel yöntemlerini, dilini ve toplumsal etkisini sorgulamak anlamına gelmektedir. Baudrillard’ın açıklamalarında, tüm bu süreç içerisindeki en önemli unsur, birey ve tüketim arasındaki doğrusal ilişkidir: Ona göre tüketim, toplumsal sıralama biçimleri tasarlamakta, “statü” yardımıyla da bireyi toplumla yeniden ilişkilendirmektedir. Bir diğer anlatımla, bir işaret-değeri olarak tüketim, “sahip olmak, varlıklı olmak” benzeri temaları, işaret dilinin ürettiği ve toplumsal geçerliliği olan kodlar yardımıyla özellikli kılmakta; bireyi, toplumsal sınıflar, gruplar ve katmanlar aracılığıyla tanımlamaktadır. Aslında bu, Baudrillard’a göre değişim-değerini bilinçli bir şekilde işaret-değerine dönüştürmekte, yeni toplumsal düzenekte, üretim araçlarına ve güçlerine olduğu kadar, tüketimin araçlarına da sahip olabilmenin önemini anlatmaktadır. Tüketilecek nesne, üretim süreçlerinden ve üretici kitleden koparılmıştır; ancak kendisi yadsınamaz bir “değer” olarak, sosyal ve kültürel hayatımızı belirlemektedir. Belirleyici gücü, nesnenin kendisinden öte, üstlendiği diller, işaretler sisteminden de kaynaklanmaktadır. Bu noktada, anımsanması gereken şey, bireyin, eşzamanlı olarak, tüketim döngüsüyle anlamını yitirmeye başlayan sosyal bir aktöre dönüştüğü gerçeğidir. Tüketimin ve tüketim kültürünün düzenlediği yeni sosyal formasyonda, tüm bu dilleri, işaretleri kayıtsızca kabullenen yeni bir sosyal aktörden bahsetmek gerekir. Bireyin bu süreçte kimliğini ve özgür iradesini kaybetmesi söz konusudur. Bireyin dönüşümüne ilişkin bu görüş, aslında geleneksel Marksist söylemin, ideoloji tanımını çağrıştırmaktadır; ancak Marx’ın öne sürdüğü pejoratif ideoloji, bir diğer açılımla yanlış-bilinçlenme (false-consciousness), Baudrillard’ın önermesine göre bazı farklılıklar gösterir. Marx, bireyin aldatıldığını, doğru bilgiye ulaşımının ise kapitalist düzenek tarafından tamamen ortadan kaldırıldığını ileri sürer. Baudrillard’ın önermesinde ise, geç-kapitalist dönemle birlikte, tüketim kültürü ve ona bağlı işaretler ve dillerin önerdiği sistem, salt baskı ve şiddeti değil, sosyal aktörlerin “rızasını da” içermektedir. Daha da ötesi, paylaşılan değerler, çeşitlendirilmiş kamusal ortamlarda, hızlı bir şekilde kitlesel dolaşıma uğramakta; egemen güç, algısal bir sorun olmanın ötesinde, gündelik hayatın içerisinde de kendisine yer edinmektedir.

 

Öte yandan, geleneksel Marksist söylemin üretim ilişkileriyle birlikte tartıştığı, metalaştırma ve fetişizm, Baudrillard’a göre, anlaşılmayı bekleyen iki önemli sorundur: Geç-kapitalizmin tüketim ilişkileri, metalaştırmayı “tüketimin nesnesinin oluşumu süreci” olarak tanımlar. Dolayısıyla, fetişizmin tanımında da ciddi bir kayma söz konusudur: Artık salt nesneye değil, nesnenin üstlendiği işaretler ve dillere duyulan bir arzudan bahsetmek gerekir. Bir diğer anlatımla fetiş nesnesi, nesnenin kendisi değil, nesneye bindirilmiş ikincil bir soyut nesne, ve/veya nesnelerin birlikteliğinden kaynaklanan sistem(ler) bütünüdür. Tüm bu dönüşüm içerisinde ise, McLuhan’ın çok önceleri tanımladığı biçimde, “medya”nın ayrıcalıklı bir yeri vardır. Kitlesel medya, bireyler ve sosyal gruplar arasında iletişimi değil, iletişimsizliğin farklı biçimlerini ve bunları etkin kılacak, karmaşık politik dokuyu örmektedir. “Sosyal kontrol” ve “güç” benzeri kavramlar, Baudrillard’a göre, böylesi bir dizin içerisinde daha da anlamlı hale gelmektedir; medya, nesnenin ne olduğunu değil, nasıl algılanması gerektiğinin üretimiyle meşgul olmakta, bir parçası haline geldiği tüketim ilişkilerini meşru kılan, toplumsal bir zemin hazırlamaktadır.Tüketim kültürü, bir başka açıyla, medyayı kullanarak, metalaştırma sürecini ve fetiş nesneyi kutsamakta, kapitalist üretim biçiminin içsel sorunlarını ise, görsel bir oyunla görünmez kılmaktadır. Teknolojideki hızlı dönüşüm, Baudrillard’a göre, medyanın öngördüğü görsel, işitsel kaypaklıkları daha da etkin kılar. Örneğin görüntü ve metin, medyanın elinde, her an yeniden kurgulandırılmaya hazır bir nesnedir: Kendi bağlamlarından koparılıp, başka ortamlarda yeniden tasarlanabilir ve tüketici kitleye istenilen an ve yerde ulaştırılır. Bu, gücün kesintisiz kullanımı anlamına gelecektir. Geleneksel Marksist söylemle türemiş ve postyapısalcı tartışmalarla önem kazanmış “güç” ve “güç ilişkileri” temaları artık, Foucault’nun savladığı biçimlerden aykırılıklar göstermeye başlar. Geç-kapitalist dönemde, gücün maddesel ve/veya söylemsel şiddeti, salt gerçekliği olan şeylerde değil, gerçekliğin yerine geçen “şeylerde” yeniden kendisini kurmaya başlamıştır. Bu, sanal bir disiplini ve şiddeti yönlendirmektedir; dolayısıyla, işaret sistemlerinde var olan, güç ve güç ilişkilerini çözümlemeye çalışmak kaçınılmaz olacaktır.

 

Sonuç olarak Baudrillard’a göre, geç-kapitalist dönemde, iki yüzlü bir duruştan bahsetmek gerekir. Bu, değişim-değerinin önemli olduğu geleneksel politik-ekonomik söylem ve sembolik-değişimin ve işaret-değerinin yer aldığı, “işaretin politik-ekonomisi”dir. Aslında bu tür bir ikililikle, Baudrillard kendisini hem geleneksel Marksist söylemden soyutlamaya başlamış, hem de tüketim kültürünün “sanal” olana duyduğu isteği, özgürce tartışmaya açmıştır. Ona göre geleneksel Marksizm, sosyal aktörleri üretim makinesine dönüştürmekte, gerçekte Weber’in çok daha önceleri tanımladığı, “tüketim nesnesine sahip olmanın sosyal ilişkisi” benzeri farklı açılımları görmezden gelerek, büyük bir hata işlemektedir. Geç-kapitalist ilişkiler, yeni politik gerçekliklere bağlı bir değişimi öngörmektedir. Bilimsel çalışmalar ve teknolojideki devrimler ise, algı düzeyimizde radikal bir dönüşüme yol açmaktadır. Üstelik, bilgi ve iletişim teknolojisi, ortamları ve bunların coğrafi mekandan ve zamandan kopuk sınırsız yayılımı, “tüketim ilişkileri ve onun işaret-değeri” tezlerini daha da güçlü kılmaktadır. Bu nedenle, “işaretin politik-ekonomisi”ne geçiş hızlanmakta, Marksist söylemin öngöremediği yeni bir “sosyal teori” oluşmaktadır. Baudrillard’a göre, sınırsız iletişimin ve bilgi ağının getirilerine duyulan hırs ve onunla ilintili tüketim, sonunda, gerçek olmayan ancak gerçek gibi dayatılan “şeylerin” tüketimine ve bilgi sistemine yol açmıştır: Bu, hipergerçekliğe geçişin de ilk adımıdır.

 

Sanallık ve onun karmaşıklığı, Baudrillard’ın Simulations başlıklı çalışmasında, kendisini güçlü bir biçimde ifade eder. Ona göre, geç-kapitalist koşulların oluşturduğu yeni dünyada, artık gerçeklik ve onun ilişkileri mümkün değildir. Gerçeklik yerini, sanala bırakmıştır ve sanallık, gizli-politik bir oyunun inceliklerini sergilemeye başlamıştır. Ancak sanal, güçlü ve ideolojik olanın yansıması değildir; tam tersine sanal, gücü/güç ilişkilerini çağrıştıran, sosyal ve politik programları sayısız kez yeniden üretebilen ve hipergerçeklikle yönetilen (yönlendirilen) bir “şey”dir. McLuhan’ın da anımsattığı gibi, hipergerçekliğin etkisiyle, nesneyle örtüşük “imgeyi” iletecek ortam, kaybolmaya yüz tutmuştur ve “sanal” olan kendisini, gerçek olanın yerine koymuştur. Kısacası, Baudrillard’a göre tüketim toplumu, “meta”ya ve tüketime sınırsız bir bağla bağlanmakta; imge, temsiliyet ve iletişim ağı ise, bu süreçte, bireye ayrıcalıklı bir rol çizmektedir. Artık, hipergerçekliğin yönetiminde, sanala öykünen bir toplumdan ve bireyden bahsetmek doğru olacaktır; bu, aynı zamanda, geleneksel üretim ilişkilerinin ve buna dayalı Marksist sınıf çatışması fikrinin de, sonunu hazırlayan bir oluşumdur (sınıf çatışmasının reel anlamda da sonlandığını muştulamak, çok zor değildir). Baudrillard’a göre modernite, endüstriyel burjuvanın egemenliğinde, üretim ilişkilerine dayanan tarihsel bir kesittir. Sanal toplum ise modellemeler, kodlar ve sibernetiğin hükümranlığında, bilgi ve işaret sistemlerinin bir dönemidir ve böylesi bir dönemde de, gerçek kaybolmakta, sanal olan ise gerçeğin temel unsuruna dönüşmektedir.Ancak, burada daha da ilginç olan, bilişim (information) ve eğlence (entertainment) arasındaki arayüzün çökmeye başlamasıdır. Sanal olan, tüketimin gereksinim duyduğu eğlenceyi, sınırsız edinimli bilginin dönüştürülmesi, çarpıtılması gibi yöntemlerle beslemeyi sürdürmektedir. Bilgi, nesnenin özünden çok, nesneye ilişkin imgeler dünyasını yeniden, farklı göndermelerle üretebilmek için gerekli, işaretler dünyasına indirgenmiştir. Bilginin ne zaman, nerede, hangi yüzle üretileceği ve toplumsal etkisinin nasıl olacağı önemli bir sorun olarak karşımızdadır.

 

Baudrillard’a göre, sahte bir ifadesi olan sanallık, gerçek gibi görünen ve imgeler, işaretler ve modellemelerle tasarlanan bir duruştur ve temsiliyet ile riyakarca gizlenen bir gösteri arasına sıkışıp kalmıştır. Burada sanalın, salt politik bir temsiliyetin ötesinde, gerçekliğini imgeler, işaretler ve modellemeler üzerine kuran politik bir programın kendisi olduğu söylenebilir. Programın ne olduğu ve nasıl deşifre edilmesi gerektiği ise (bu kapitalist programın tekrarından öte bir şey değildir) çok önemlidir. Ancak, özellikle sorgulanması gereken şey, modellemelerin mekanla kurduğu organik ilişkilerin, biçim ve içeriğidir. Harvey’in önerdiği metotla, yani mekan-zamansal çerçevelerle bakıldığında, Baudrillard’ın Amerika’sı, mekan, sanallık ve mekansal modelleme benzeri tartışmaları somut örneklerle anlatır ve biz tasarımcılar için ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Amerika Birleşik Devletleri coğrafyası ve kültürü, salt, ucuz bir replika olmaları veya bir “şeyi” temsil etmelerinin ötesinde, gerçek gibi davranan sanal mimarlıkla, yapım dilleriyle ve programlarla doludur. Las Vegas kenti ise, bu bağlamda değinilmesi gereken bir mekansal kurgu içerir: 20. yüzyıl başından beri, ayrıcalıklı bir kimliği üretme telaşı içerisinde olan bu “sanal yer”, ABD kentlerinin genel niteliklerini, abartılı da olsa dışa vurmasıyla dikkat çeker. Burayı “özgün” kılan, özellikle son dönemlerinde fütursuzluğa varan, kentin şizofrenik belleği ve bu belleği canlı tutacak mekansal düzeneğidir. Kent, birbirinden tamamen bağımsız imgeler, işaretler ve mimari modellemeler içermekte, farklı coğrafyalara yayılmış her türlü mekana ilişkin bilgiyi, sayısız kez kopyalayarak, bireye tekrar sunmaktadır. Ancak mekana ilişkin bilgi, farklı programlara bölünerek, eğlencenin boyunduruğuna saplanan “metalara” dönüşmektedir.

 

Yukarıda, sanalın bir özelliği olarak belirttiğimiz bilgi ve eğlence arasındaki arayüz, Las Vegas’ta tamamen ortadan kalkmaktadır: Sonuç, eğlencenin, dolayısıyla mekan dahil her şeyin kolayca tüketilebilirliğidir. Öykünülen “yer”in, ustalıklı yapım süreçlerini kullanarak belirli aralıklarla yenilendiği, ve bireyin “o özgün yere” gerçekten gitmeden, “o” yere ait her türlü bilgiyi, Las Vegas’ın sahte yüzünde deneyleyebildiği hatırlanılmalıdır -Mısır tapınakları, Venedik’in su kanallarıyla çevrelenmekte, kültür kenti Paris, Amerikan coğrafyasının tozlu peyzajı içerisinde, tüm imgeleriyle birlikte yeniden üretilmektedir. Mimari diller karmaşası, eğlenceye programlanmış kentin bir anlamda kurtarıcısı olmakta; tüketilebilirlik ise, mimari imgelerin zevksiz çokluğu ve karmaşıklığı ile desteklenmektedir.Baudrillard’ın Las Vegas’a göndermeyle kutsadığı sanal ortam gerçekte, Venturi’nin alaycı bir dille mimarlık kültürüne kazandırdığı karmaşıklık ve çelişki benzeri sözcüklerde (complexity and contradiction) kendisini, çok daha önceleri gösterir. Modernitenin tekilliğini, çokluğa “indirgeyen” ve dolayısıyla olası karşıtlık ve çatışmaları öneren Venturi, Baudrillard’ın mimarlıkta yansımalarını gördüğü esnek geç-kapitalizmin, hem estetik hem de politik boyutlarını açığa vurur. Venturi de, erken dönem Las Vegas’ı, karşıtlıklar ve çatışmalar üzerine yoğunlaşan bir kent olarak resmeder. Önceleri, yapı ve kent arasında süregelen çatışma, daha sonraları kentin tüm mekanlarına yayılarak, farklılıklar üreten ve rasgele ardışıklığın, estetik bütünlüğü devraldığı, mimari bir biçime ve söyleme yol açar.Birbirleriyle kıyaslanamaz unsurlar arasındaki gerilimi, ısrarla göreve çağıran Las Vegas mimarlığı, Venturi’ye göre postmodernliğin erken dönem sözcülüğünü yapan, özgün bir “alandır” ve daha da ötesi, Jameson’ın da öykündüğü ve başkaldırının asal unsuru kabul edilen “olumlayıcı diyalektik”i (positive dialectic), devingen mekanlarında sunmaktadır.

 

Baudrillard’ın savunduğu mimarlıktaki karmaşıklık, aslında modernitenin örgütlemeye çalıştığı “özgün” mekan isteminden görece sapmaların, artık kaçınılmaz olduğunun habercisidir. Bu bağlamda Disneyland, özgünlüğün sonsuz kez kopyalanarak, sanallığın sınırlarının zorlandığı bir mekan olarak karşımızdadır. Baudrillard Disneyland gezisini, “Disneyland gerçekten daha gerçek” sözleriyle anlatmaktadır: Ona göre Disneyland’in modelleri, sınırsız sayıda ve değerde “hipergerçekler” üretmektedir ve daha da ötesi, geleneksel dil ve biçimbilim söylemlerini zorlayan, tartışmaya değer bir sunuşta bulunmaktadır. Bir diğer anlatımla, yapısalcı iddiaların kurgulandırdığı ve köklerini Batı metafiziğinden alan ikililikler, Disneyland bağlamında tümüyle ortadan kalkmaktadır -işaretleyen ve işaretlenen (signifier/signified), model ve gerçek (model/reality), temsiliyet ve temsil edilen (representation/represented) türü çatışma biçimleri, bu sanal yer için geçerliliği olmayan açılımlardır.

 

Ancak belki de, Michael Graves’in, Florida Disneyworld için önerdiği, Dolphin ve Swan Otellerine, bakmak, tüm bu sürecin ne anlama geldiğini kavramak için yeterli olacaktır. Graves’in tasarımının detaylarına girmek gereksizdir; ancak mimarisinin üstlendiği diller, işaretler zenginliği ve ikonografisinin sunduğu karmaşıklık, Baudrillard’ın geç-kapitalist döneme ilişkin mekansal önermelerini haklı çıkaracak bir düzeydedir. Sonuç olarak, çağdaş Amerikan peyzajı, kapitalizmin yalın bir uzlaşma alanı, aşırıya kaçmış özgürlüğün çapraşık bir ifadesi olarak ortaya çıkmaktadır: Baudrillard’a göre, “ne devasa, kendiliğinden oluşmuş araç trafiği… ne de Los Angeles’ın ticari alanları, kötü bir zevkin ya da kitsch’in somut bir manifestosu olarak görülebilir; bu, daha ziyade Amerika’ya özgü geleneksel bir duruşun kendisidir”. Kısacası, tüm bu özgün ve bir o kadar da geleneksel duruş içerisinde Amerika, ne bir düş ne de gerçekliğin kendisidir: Amerika Birleşik Devletleri, yukarıda tartıştığımız biçimde, hipergerçekliği yansıtan sosyal bir düzeni, kültürel bir karmaşıklığı ve mekansal bir potpuriyi çağrıştırmaktadır. Aslında, Baudrillard’ın tanımladığı gibi, tüm ülke, başlangıcından beri tutarlı bir şekilde üretilen gerçek, pragmatik ve görüntüsel zenginliği ile özgün bir yaşam biçimi öneren, sıradışı bir ütopyanın kendisidir.Ancak Disneyland örneği, tüketim kültürünün yayılmacı yönünü ortaya koyması açısından çok önemlidir. Örneğin, Paris’e sıçrayan Disney kültürü, tüketimin, yerel veya ulusal bir ölçeğin ötesinde, kapitalizmin asal unsurlarıyla egemen olduğu her “yerde” var olabileceğini gösterir. Geç-kapitalizm, tanımı gereği coğrafi parçalanmışlığı ve uluslar-üstü bir örgütlenmeyi göreve çağırır; ve bu nedenle, Disneyland’ın sanal mekanının, programlarının ve modellemelerinin yer, tarih, gelenek ve kültür gözetmeksizin boy göstermesi kaçınılmazdır. Küreselleşme, artık tüm coğrafyaları sarmalayan sanal bir sistemin politik temsiliyeti olarak karşımızdadır. Daha önceki yazılarımda tartıştığım Bodrum mimarlığı da, bu anlamda küreselleşmenin, tekil bir coğrafyadan, ulustan ve yerelden bağımsız kimlik(lerini) test eden bir örnek oluşturur. Doğru olduğu savlanan yapı tipolojisi ve tektoniğini, barındırdığı işlev ve üstlendiği programdan bağımsız bir biçimde yeniden üreten Bodrum, “özgün olmayan”, “sahteci yerel kültür” benzeri tartışmaların dışında bir sorunla karşımızdadır: Toplumsal kentsel şizofreni, bağlayıcı bir mimari ve kültürel dille, Bodrum’da da kendisine özellikli bir yer edinmiş, “ilişki, tarih ve kimlik” tartışmalarını farklı bir boyutta yorumlamaya başlamıştır. Işıltılı neon lambaları ve ne olmak istediğini anlatan cepheleriyle, çokluğu ardışık zamanlarda, ancak birbirine bağımlı düzlemlerde kurgulayan şizofrenik kimlik, salt mimari bir nitelik değil, kültürel bir olgu olarak bize sunulmaktadır. Bodrum, ne program ve işlev, ne de mimari ikonografi ve tektoniği anlamında “tek”liği çağrıştırır; işaret ve dillerin kurguladığı mimari, mekansal bilgi ile eğlence arasındaki arayüz, burada da kopma noktasına gelmiştir.

 

Sanallığın davet ettiği ve gerçekliği “müphem” bu yeni ütopya, yayılmacı ve istilaya hazır olduğunu bilerek bizi, yazımızın başında belirttiğimiz kuramsal açılıma, bir dizi soruyla geri götürür: Amerika Birleşik Devleti’nde gördüğümüz ve gittikçe tüm dünyayı özgürce kucaklayan böylesi bir şizofrenik durum, ne tür bir sosyal ve politik duruşu çağrıştırmaktadır? Yaşadıklarımız, modern’in sonlandığının bir habercisi midir? Öykünülen postmodern paradigma, Baudrillard’ın tartıştığı dönüşümün bir işareti midir? Birçok yazar için Baudrillard gerçekte, öncül yazılarında izlediği Marksist çerçeveyi çoktan terk ederek, postmodernist söylemin sözcülüğünü üstlenmiştir. Dahası geç-kapitalist çatışmalar, Marksist geleneğin öngördüğü üst-dilleri, kuramları ve anlatıları boşa çıkaran bir süreci başlatmıştır; ve Baudrillard, çağdaşlarına kıyasla, bu durumu çok daha önceleri sezmiştir. Baudrillard’ın son dönem yazılarında açık bir şekilde hissedilen bu duruş, çoğu kimse için Lyotard’ı, Virilio’yu, Deleuze ve Guattari’yi de kendi saflarına çekerek, yeni Fransız sosyal kuramının temellerini de atmıştır. Ayrışmalar gösterse de, çağdaş Fransız düşünü, kapitalizmin kabuk değiştirmekte olduğunu ve yeni tüketim ilişkileriyle karşı karşıya bırakıldığımızı kabul eder. Özellikle Lyotard, bu yeni dönemin parçalanmış dillere, anlatılara gebe olduğunu ilan ederek, Marksist ekonomi-politiğin, alaycı bir eleştirisiyle yerini alır: Ona göre yaşadıklarımız, modernitenin kurgulandırdığı üst-dilin yok olması anlamına gelmekte; modern-sonrası koşullar kaçınılmaz olarak çevreye dair bilgimizi, algımızı ve hareket biçimimizi değişmeye zorlamaktadır. Kısacası, tüketim toplumunu, kitlesel medyayı, bilgiyi, bilgisayar dünyasının getirdiği algısal kaymaları açıklayacak yeni sosyal anlatılara, dillere gereksinim vardır. Örneğin Virilio, bu noktadan hareketle, “ulaşım” ve “transmisyon” devrimlerinden sonra, üçüncü büyük dönüşümü, “transplantasyon” devrimini yaşadığımızı ileri sürer ve bunun, çağdaş tekno-dünya’nın (postindustrial technosphere) kaçınılmaz bir getirisi olduğunu ekler. Virilio’ya göre, böylesi süratli bir devinim, mekana ilişkin algılarımızdaki değişimin de habercisidir. Esnekliği olan, süratli, değişken ve farklı ölçekte, yeni bir tür mekan, karşı konulamaz bir sosyal düzeneğin egemenliğiyle karşımızdadır. Virilio, belki de yeni binyılın birey/toplum, yer/mekan, kent/kır, mikro/makro, durağan/değişken, geçici/kalıcı ikililiklerini çözen bir söylemle, Baudrillard’ın sanal toplum, sanal mekan ve sanal ilişkilere duyduğu özlemi açığa vurmaktadır. Sonuç ne olursa olsun, modern’in artık, geçerliliği olmayan, dönemsel bir “ütopya” olduğunu muştulayan, politik bir “ittifaktır” bu.

 

Ancak inanıyoruz ki, modern’in sonlandığı görüşü, tartışmaya açık bir önermedir ve üzerinde tekrar düşünülmesi gerekir: Habermas’ın öncülüğünü yaptığı, Jameson’ın ve Harvey’in de desteklediği eleştirel söylem, “tamamlanmamış bir modernite projesi”nden bahsetmekte, şizofrenik deneyimlerimizi, “postendüstriyel dönemin dışa vurumu” olarak adlandırmaktadır. Bu noktadan hareketle, asal üst-dillerin, anlatıların veya kuramların olamayacağı görüşü, geçerliliğini yitirmekte ve sol düşün alanının ileri sürdüğü gibi, bir üst-dil olarak, yenilenmiş ekonomi-politiğe duyulan gereksinim artmaktadır. Baudrillard’ın erken dönem yazıları da aslında, eleştirel solun ürettiği üst-dili kullanmakta ve yeni dönemi, baş döndürücü teknolojik gelişmelere göndermeyle, “tekno-kapitalizm olarak” adlandırmaktadır: Bu, bilginin metalaştırılarak aymazca tüketildiği bir dönemdir ve aslında, farklı yazarlar tarafından ortaya atılan, “yeni-kapitalizm”, “kapitalizmin üçüncü evresi” veya “pazar-kapitalizmi” tanımlarından öte bir şey değildir. Marx’a göre üretim, kendi akılcılığını kurgulandırabilen, tarihsel koşullara açık bir soyutlamadır; dolayısıyla, anlaşılabilirliği de, soyutlanabilme yeteneğiyle ilintilidir. Bu ise, soyut bir “üst-dilin”, günümüz koşulları altında yeniden kurulmasını gerektirir.

 

Jameson’ın ortaya koyduğu gibi, postendüstriyel dönüşüm, pazarın yapısı ve istekleriyle ilgili bir süreç, politik bir sorundur. Buna bağlı olarak da, soyut ancak yenilenmiş bir üst-dille, “ekonomi-politik”le anlaşılabilir. Jameson’a göre postendüstriyel kapitalizm, aslında, sermayenin hegemonyasını göreve çağıran bir düzenektir: Kapitalist büyüme ve kapitalist-mekansal dönüşüm ise, hegemonik ilişkilerin meşruiyetlerini kazanması ya da bu görece türelliğin, değişken nedenlerle yitirilmesi anlamını taşır.Tüketim düşüncesi, şüphesiz, böylesi bir ekonominin merkezi konumundadır. Ancak tüketim, kendi içeriğinin ve sonuçta ortaya çıkan tecimsel ürünün üstünde ve ötesinde bir durumdur. Jameson ve Harvey’e göre, postendüstriyel dönemde tanımlanan pazar, mekan özelinde hem estetik hem de politik bir boyut içerir. Mekan, sermaye ile kurduğu ilişki nedeniyle tüketime hazır, “kültürel” bir “şey” olarak değerlendirilebilir ve aynı zamanda, pazar ilişkilerinin politik alanlarla özdeş birlikteliklerini de örgütler. Kısacası mekan, politika ve egemen ekonomik yapıyla karşılıklı bir uzlaşma sergiler ve yeni döneme ait, “estetize” edilmiş bir tüketim kültürünü de meşru kılmaya çalışır.

 

Önceleri, Harvey’in esnek birikim (flexible accumulation), Jameson’ın ise geç-kapitalizm diye tanımladığı ve son yirmi yılın ekonomi-politik öyküsünü çizen postendüstriyel dönem, gerçekte “küreselleşen kapitalizmin, uluslar-üstü üretim düzeneğine” geçişini anlatmaya çalışır; üretim, kültürel tüketimin kitlesel temsiliyetlerini, farklı coğrafi ve kentsel mekanlarda, benzer biçimlerde resmeder.Durağan olmayan, kaygan ve esnek postendüstriyel dönem, Harvey’e göre de, örneğin, “farklı ve kısa ömürlü olanı, temsiliyeti, modayı ve kültürel normların tecimselliğini kutsar”. Bu dönem monokromatik olmayan çeşitliliklerin örgütsüz bir birlikteliğidir ve ekonomik devinime başat, kültürel-mekansal dönüşümleri de çağrıştırır. Pazar düzeneğinin esnekliği, farklı duruşların, dillerin, anlatıların ve soyutlamaların üst üsteliğini görsel anlamda yücelten, “gelgeç” bir kültürel alana işaret ederek, karşıt özelliklere, yapmacık bir kültürel özgürlüğe ve eşitliği değerli kılan mekanlara yer verir. Böylesi bir süreç, “gerçek”le “sanal” olanın birlikteliğini ister. Gerçek olanla, idealize edilen arasındaki söylemsel mücadele ise, özgün “tarz”lar, “izim”ler ve “isim”lerden uzaklaşmaya başlamıştır ve tüketimi, farklı kültür gruplarının, “istemleri”, “tatları” ve “alışkanlıklarıyla” tanımlamaktadır. Yakın zamanlarda tanık olduğumuz bu karmaşık, şizofrenik durum, modernitenin örgütlemeye çalıştığı “homojenlikten” görece sapmaların da, artık kaçınılmaz olduğunun habercisidir. Pazar koşullarına ve sermayeye bağımlı ve kısa ömürlü olanı tercih eden tüketim kültürünün mekanı, coğrafi konumlardan, kentsel kimlik ve bellekten, toplumsal durumlardan arınmış, fırsatçı bir arayışın sapkınlığıyla, “tekil” ve “özgün” olandan da uzaklaşmaya başlamıştır. Bununla birlikte, bir başka açılımla değerlendirildiğinde, postendüstriyel dönemin ısrarla yeniden üreterek, pazara sunduğu “kültür” ve onun mekanının, salt sanala duyulan bir öykünme olmadığı da görülecektir. Jameson ve Harvey’in ısrarla anlattığı gibi sanal, bir oyunun ötesinde, “talep” edilen, “egemen sosyal ilişkileri” ve “gücü” imlemektedir. Sonuç olarak, postendüstriyel dönem, getirileriyle birlikte, gerçek bir sorun alanı olmaya başlamıştır. Kendi ilişkilerini, tarihini, kimliğini üreten şizofrenik durum ise, farklı sınıfların ve/veya grupların çatışmasından kaynaklanan “gücü” ve “gücün gerilimini” çağrıştırmakta, kapitalizmin sürekliliği için gerekli tüm sosyal ve politik koşulları da yerine getirmektedir.

 

Bütün bu tartışmaların ışığı altında, koşulların bizi nereye sürüklediğinin ve ne tür olasılıklar içerdiğinin de bilinmesi gerekir. Bu anlamda, Baudrillard’ın önermesi, olumsuz, alaycı bir duruştur. Jameson ve Harvey’in yeniden çerçevesini çizdiği üst-dil ise, “karmaşıklık ve çelişki” benzeri soyutlamalarla, moderniteyi sonlayan ve olası karşıtlık ve çatışmalarla, çoklu diller ve anlatılar “cümbüşüne” göz kırpan yeni Fransız düşün alanına eleştirel bir tavırdır. Jameson ve Harvey’in önerdiği kuramsal çerçeve, hem Marksist ekonomi-politiğin, hala karmaşıklık ve çelişki döneminde geçerli olduğunu savlamakta hem de karşıtlık ve çatışmaların izinde, olası “olumlu” gelişmelerin altını çizmektedir. Burada olumlama, karşıtlık ve çatışmaların, gerçekte ne tür süreçler içerdiğinin anlaşılmasıyla mümkündür: Jameson ve Harvey’e göre, postendüstriyel dönemde öykünülen bilgi, iletişim ve ölçeği mikro düzeylere inmiş yüksek teknoloji, içinden çıkılamaz sosyal bir durumu beraberinde üretmiş; mekana ilişkin tüm işaret sistemimizi, bütünüyle alt üst etmiştir. Elektronik iletişimin tasarımındaki el becerisi, devlet ve kapitalist güç gruplarının baskıcı birlikteliği ve mekan-zamansal referansların eksikliği, toplumsal bir bellek kaybına da yol açmıştır. Öte yandan, tüm bu süreci tersine çevirebilmek, karşıtlık ve çatışmalar yoluyla, postendüstriyel kapitalizme “direnmek”le mümkündür. Burada direnilmesi gereken şey, sanal alemi yaratan üçüncü devrimin kendisi değil, devrimi bir güçler mücadelesine dönüştürerek, sistemin sürekliliğini sağlama başarısını gösteren kapitalizmin kendisi olmalıdır. Direnç, özgürleştirici kamusal mekanın, kültürel “sığınaklarda” yeniden örgütlenmesini ve eş zamanlı olarak, elektromanyetik ortamın getirdiği faydanın doğru kullanılmasını öngörür. Habermas’ın da söylediği gibi, özgür kamusal insanı ve mekanı (public sphere, public space) yeniden yaratabilmek, bu süreçteki en önemli kazanç olacaktır; bunun nasıl gerçekleştirilebileceğini araştırmak, bulmak ve uygulayabilmek ise, uzun soluklu bir çabayı gerektirir. Sonuç olarak, Jameson’a göre postendüstriyel dönemle ortaya çıkan şizofreni, Marx’ın işaret ettiği “olumlayıcı diyalektik”e ve özgür kamusal insana dönüşün bir işaretidir. Modernitenin de, kuramsal anlamda desteklediği ve karşıtlıkların çatışmasını göreve çağıran diyalektiğin yasası, toplumsal sosyal dönüşümün, tekrar işler hale getirilebilmesi için gerekli olan altyapıyı hazırlamaktadır.Bu, modernite projesinin gerçekte sonlanmadığının da bir başka habercisi olacaktır. Bu anlamda, çoğu sosyal kuramcının izlediği “kültürel hiçlik”i ya da, “olumsuz diyalektik”i, çözümsüz bir bireyselciliğe ve umutsuzluğa bağlamak gerekir. Oysa bize göre de, içinde bulunduğumuz şizofrenik durum, kendi sayrılığını yok edecek, hem politik hem de mimari çözümleri önerebilen içsel direnişlere ve sığınaklara sahiptir; direnişin olasılıkları ise, aklın anlık durgunluğunda değil, diyalektiğin yasasında aranmalıdır.

Sonraki Sayfa >>


© 1996 - 2012 BOYUT YAYIN GRUBU
Koza Plaza A26 Tekstilkent 34235 Esenler, İstanbul   Telefon: +90 212 413 33 33 (pbx) | Faks: +90 212 413 33 34

info@boyut.com.tr

YASAL UYARI !

Bu sayfada yer alan bütün yazı, fotoğraf, resim, ilüstrasyon ve benzer diğer içerik özgündür ve Boyut Yayıncılık ve Ticaret A.Ş. mülkiyetindedir. Kısmen veya tamamen hiçbir şekilde basılı veya herhangi diğer bir elektronik ortamda (CD, Internet, Intranet, DVD, Video vs) izinsiz kullanılamaz.İktibas edilemez. Tüm içerik, gerçekleşebilecek telif hakkı ihlallerine karşı elektronik sistemlerce sürekli olarak kontrol edilmekte, tespit edilen ihlaller herhangi bir uyarıya gerek duyulmaksızın yasal işleme tabi tutulmaktadır.


8063 - unknown - 38.107.179.240