|
Aklın Bir Anlık Durgunluğu
Sanallık ve Mekanı Üzerine Tezler
GÜVEN ARİF SARGIN
Jameson, İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle deneylemeye
başladığımız süreci, kapitalizmin biçim değiştirmesi olarak tanımlar: Ona göre
1950’ler, özellikle Eisenhower dönemi, pazar ekonomisinin postendüstriyel
taleplerle yenilenmesi anlamına gelmektedir ve bu geçişin çağrıştırdığı
karmaşıklık, sonuçta şizofrenik bir yapıyı da beraberinde getirir. İndirgemeci
bir söylemle şizofren, “çoklu kişilik ve değişkenliği, her türlü mekansal ve
zamansal bağlayıcılara başat, üretebilen kişidir.” Yanılsama, hayal kurma,
zihinsel kayma, örgütlü olamama ve saldırganlık, şizofren kişiliğin sergilediği
sapmalar olarak kabul edilir; ve bu sapmalar, anlık bir sayrılığın ötesinde,
uzun süreli bir algılama ve davranışsal aykırılığın habercisidir. Şizofren,
gerçekliği ya da kendisinin çatkıladığı bağlamları birbiri üstüne eklemler,
onların imgeleri arasında kayıtsızca gidip gelir ve yaşama ilişkin tüm
tepkilerini, sonuçta, “gerçek” ve “gerçek olmayan” arasında sıkışıp kalmış bir
yüzeyde dışa vurur. Şizofren, sapkın bir sosyal aktör; şizofreni ise, doğrusal
zamana ve Kartezyen mekana karşı kayıtsızlığı örgütleyen, sosyal bir rol, daha
da ötesi sessiz bir başkaldırışın öyküsüdür. Jameson’ın da belirttiği gibi,
modernitenin tanımladığı “zaman”, şizofrenin zihinsel haritasında, ilintisiz
parçaların ardışıklığına; ölçülebilir “mekan” ise, kaypak bir düzlemde hareket
eden, formsuz nesnelerin, anlık bir kesitine dönüşür. Kanımızca, şizofrenin
zaman ve mekanla kurduğu görece zengin ilişki veya ilişkisizlik, yakın dönem
sosyal durum, kültürel karmaşıklık ve zamanını yitirmiş gibi duran günümüz
mimarlığının zenginliği göz önüne getirildiğinde, dikkati çeker bir durumdur.
Özellikle, son yirmi yıldır kayıtsız bir şekilde tanıklık ettiğimiz bu süreç,
şizofrenik durumla, toplumsal histerinin biçim ve içeriği arasında paralellik
kurmaktadır. Şizofrenik durum ve modernite arasında, ilişkisel bir söylem
üreten, Fransız düşünür Jean Baudrillard, bu noktada şizofreniyi, kapitalizme
göndermeyle, sosyal bir olgu olarak tanımlar: Yazılarında sözcülüğünü yaptığı
gibi, zihinsel bir sapkınlık olan şizofreni, öznel bir durumun anlatısından
çok, yeni toplumsal dönüşümün bir temsiliyetidir ve kapitalizmin geldiği son
dönemi resmetmektedir. Şizofrenik zaman/mekan deneyimi, bu anlamda, örneğin
Harvey’in ısrarla savladığı ve Eleştirel Sosyal Kuram’ın, modernitenin
içeriğini tanımlamak için gereksinim duyduğu, mekan-zamansal çerçevelere
(spatio-temporal frameworks) karşı duran yeni bir oluşuma da işaret eder. Bu
çerçeve, şizofren kişiliğin algı biçimlerine ters düşen bir söylemi üretir:
Toplumsal dönüşümün tarihi ve mekanları, Harvey’e göre, parçacıl değil bütüncül
bir üst-dilin veya anlatının (meta-language, meta-narative) yardımıyla netleşir.Şizofren,
buna karşılık olarak, sol geleneğin talep ettiği üst-dillere, anlatılara
gereksinim duymaz; çünkü, tutarlı bir dil bütünlüğünü ve kuramsal genellemeleri
değil, diller karmaşasını, parçacılığı ve birden fazla anlatının rasgele
birlikteliğini arzular.
Baudrillard’a göre, eğer şizofreni toplumsal bir saplantının
zihinsel haritasını ele veriyorsa, bu haritanın ne olduğunun ve ne tür
bağlamlarla ilişki kurduğunun anlaşılması gerekir. Bu, gerçekte Baudrillard’ın
sonraları karşı durduğu, ancak sol geleneğin ısrarla sürdürdüğü ekonomi-politik
üst-dilin yeniden, ancak eleştirel bir açılımla sorgulanması anlamına
gelmektedir. Baudrillard, Nesnelerin Sistemi başlıklı öncül yazısında,
“toplumsal şizofreni”yi özetleyerek, kapitalizm ve tüketim kültürü arasında
tutunan, politik bir arayüzeyi resmeder ve tüketim nesnesiyle, işaret ve
sembollerin tanımlamaya başladığı yeni bir sosyal yapıyı açığa vurur. Ona göre,
kapitalist pazarın istemde bulunduğu ilişkiler ağı, üretimle birlikte tüketimi
de, egemen bir güç olarak göreve çağırmaktadır. Tüketim, hiç şüphesiz
geç-kapitalist dönemdeki en baskın unsurdur ve işaretler dünyamızı alt üst
edecek bir alan olarak değerlendirilmesi gerekir. Tüketim, kendi akılcılığını
ve ideolojik çerçevesini de planlayarak, nesnelerin ticaretini, bunlara takılı
işaretlerle birlikte meşru kılacak, tutarlı söylemsel çerçeveler sunar; bireyi
bu düzeneğe bağlayacak her türlü operasyonel araçları ve kurumları işler hale
getirir. Kısacası, Baudrillard’a göre artık sahip olduğumuz şey, salt nesnenin
kendisi değil, nesnelere yüklenen işaretler sistemidir; ve birey, nesne kadar,
bu işaretleri de tüketmektedir. Sonuçta Baudrillard’ın üzerinde durduğu şey,
kapitalizmin, biçim değiştirdiği ve tüketimin ağırlık kazandığı yeni bir yüzle
tekrar karşımıza çıktığıdır.
Geniş anlamda, Baudrillard’ın kapitalist üretim biçim ve
araçlarını, farklı bir bakış açısıyla irdelediği çalışma, İşaretin Politik
Ekonomisinin Bir Eleştirisi İçin başlıklı derlemesidir. “Toplumsal şizofrenik
sapkınlık” savı, bu makalelerde öncelikli olarak yer almakta ve değişen
toplumsal yapının, “sanal” olanla kurduğu ilişki düzlemi tanımlanmaktadır.
Marksist ekonomi-politiğin sınırlarını zorlayarak Baudrillard, artık önemli bir
sorgulama alanına dönüşen tüketim kavramını, bir kez daha tartışmaya açar. Ona
göre, sosyal aktör ve tüketim arasındaki ilişki, Marx’ın önerdiği,
kullanım-değeri (use-value) ve değiştirme-değerine (exchange-value) başat, yeni
parametreler ileri sürer. Bunlar, nesneyle birlikte dolaşıma sokulan ve “diller
sistemine” karşılık gelen sembolik-değiştirme (symbolic-exchance) ve diller
sistemine dışarıdan yüklenen ve ikincil bir iletişim yüzeyi olan
işaret-değeridir (sign-value). Kullanım ve değiştirme-değerleri, üretim
ilişkileriyle anlamlı hale gelir. Baudrillard’ın öne sürdüğü
sembolik-değiştirme ve işaret-değeri ise, tüketim ilişkilerinin yeniden,
geç-kapitalist yapılanmayla birlikte açığa vurulmasını gerektirir. Bu,
tüketimin biçimini, araçlarını, operasyonel yöntemlerini, dilini ve toplumsal
etkisini sorgulamak anlamına gelmektedir. Baudrillard’ın açıklamalarında, tüm
bu süreç içerisindeki en önemli unsur, birey ve tüketim arasındaki doğrusal
ilişkidir: Ona göre tüketim, toplumsal sıralama biçimleri tasarlamakta, “statü”
yardımıyla da bireyi toplumla yeniden ilişkilendirmektedir. Bir diğer
anlatımla, bir işaret-değeri olarak tüketim, “sahip olmak, varlıklı olmak”
benzeri temaları, işaret dilinin ürettiği ve toplumsal geçerliliği olan kodlar
yardımıyla özellikli kılmakta; bireyi, toplumsal sınıflar, gruplar ve katmanlar
aracılığıyla tanımlamaktadır. Aslında bu, Baudrillard’a göre değişim-değerini
bilinçli bir şekilde işaret-değerine dönüştürmekte, yeni toplumsal düzenekte,
üretim araçlarına ve güçlerine olduğu kadar, tüketimin araçlarına da sahip
olabilmenin önemini anlatmaktadır. Tüketilecek nesne, üretim süreçlerinden ve
üretici kitleden koparılmıştır; ancak kendisi yadsınamaz bir “değer” olarak,
sosyal ve kültürel hayatımızı belirlemektedir. Belirleyici gücü, nesnenin
kendisinden öte, üstlendiği diller, işaretler sisteminden de kaynaklanmaktadır.
Bu noktada, anımsanması gereken şey, bireyin, eşzamanlı olarak, tüketim
döngüsüyle anlamını yitirmeye başlayan sosyal bir aktöre dönüştüğü gerçeğidir.
Tüketimin ve tüketim kültürünün düzenlediği yeni sosyal formasyonda, tüm bu dilleri,
işaretleri kayıtsızca kabullenen yeni bir sosyal aktörden bahsetmek gerekir.
Bireyin bu süreçte kimliğini ve özgür iradesini kaybetmesi söz konusudur.
Bireyin dönüşümüne ilişkin bu görüş, aslında geleneksel Marksist söylemin,
ideoloji tanımını çağrıştırmaktadır; ancak Marx’ın öne sürdüğü pejoratif
ideoloji, bir diğer açılımla yanlış-bilinçlenme (false-consciousness),
Baudrillard’ın önermesine göre bazı farklılıklar gösterir. Marx, bireyin
aldatıldığını, doğru bilgiye ulaşımının ise kapitalist düzenek tarafından
tamamen ortadan kaldırıldığını ileri sürer. Baudrillard’ın önermesinde ise,
geç-kapitalist dönemle birlikte, tüketim kültürü ve ona bağlı işaretler ve
dillerin önerdiği sistem, salt baskı ve şiddeti değil, sosyal aktörlerin
“rızasını da” içermektedir. Daha da ötesi, paylaşılan değerler,
çeşitlendirilmiş kamusal ortamlarda, hızlı bir şekilde kitlesel dolaşıma
uğramakta; egemen güç, algısal bir sorun olmanın ötesinde, gündelik hayatın
içerisinde de kendisine yer edinmektedir.
Öte yandan, geleneksel Marksist söylemin üretim
ilişkileriyle birlikte tartıştığı, metalaştırma ve fetişizm, Baudrillard’a
göre, anlaşılmayı bekleyen iki önemli sorundur: Geç-kapitalizmin tüketim
ilişkileri, metalaştırmayı “tüketimin nesnesinin oluşumu süreci” olarak tanımlar.
Dolayısıyla, fetişizmin tanımında da ciddi bir kayma söz konusudur: Artık salt
nesneye değil, nesnenin üstlendiği işaretler ve dillere duyulan bir arzudan
bahsetmek gerekir. Bir diğer anlatımla fetiş nesnesi, nesnenin kendisi değil,
nesneye bindirilmiş ikincil bir soyut nesne, ve/veya nesnelerin
birlikteliğinden kaynaklanan sistem(ler) bütünüdür. Tüm bu dönüşüm içerisinde
ise, McLuhan’ın çok önceleri tanımladığı biçimde, “medya”nın ayrıcalıklı bir
yeri vardır. Kitlesel medya, bireyler ve sosyal gruplar arasında iletişimi
değil, iletişimsizliğin farklı biçimlerini ve bunları etkin kılacak, karmaşık
politik dokuyu örmektedir. “Sosyal kontrol” ve “güç” benzeri kavramlar,
Baudrillard’a göre, böylesi bir dizin içerisinde daha da anlamlı hale
gelmektedir; medya, nesnenin ne olduğunu değil, nasıl algılanması gerektiğinin
üretimiyle meşgul olmakta, bir parçası haline geldiği tüketim ilişkilerini
meşru kılan, toplumsal bir zemin hazırlamaktadır.Tüketim kültürü, bir başka
açıyla, medyayı kullanarak, metalaştırma sürecini ve fetiş nesneyi kutsamakta,
kapitalist üretim biçiminin içsel sorunlarını ise, görsel bir oyunla görünmez
kılmaktadır. Teknolojideki hızlı dönüşüm, Baudrillard’a göre, medyanın
öngördüğü görsel, işitsel kaypaklıkları daha da etkin kılar. Örneğin görüntü ve
metin, medyanın elinde, her an yeniden kurgulandırılmaya hazır bir nesnedir:
Kendi bağlamlarından koparılıp, başka ortamlarda yeniden tasarlanabilir ve
tüketici kitleye istenilen an ve yerde ulaştırılır. Bu, gücün kesintisiz
kullanımı anlamına gelecektir. Geleneksel Marksist söylemle türemiş ve
postyapısalcı tartışmalarla önem kazanmış “güç” ve “güç ilişkileri” temaları
artık, Foucault’nun savladığı biçimlerden aykırılıklar göstermeye başlar.
Geç-kapitalist dönemde, gücün maddesel ve/veya söylemsel şiddeti, salt
gerçekliği olan şeylerde değil, gerçekliğin yerine geçen “şeylerde” yeniden
kendisini kurmaya başlamıştır. Bu, sanal bir disiplini ve şiddeti
yönlendirmektedir; dolayısıyla, işaret sistemlerinde var olan, güç ve güç
ilişkilerini çözümlemeye çalışmak kaçınılmaz olacaktır.
Sonuç olarak Baudrillard’a göre, geç-kapitalist dönemde, iki
yüzlü bir duruştan bahsetmek gerekir. Bu, değişim-değerinin önemli olduğu
geleneksel politik-ekonomik söylem ve sembolik-değişimin ve işaret-değerinin
yer aldığı, “işaretin politik-ekonomisi”dir. Aslında bu tür bir ikililikle,
Baudrillard kendisini hem geleneksel Marksist söylemden soyutlamaya başlamış,
hem de tüketim kültürünün “sanal” olana duyduğu isteği, özgürce tartışmaya
açmıştır. Ona göre geleneksel Marksizm, sosyal aktörleri üretim makinesine
dönüştürmekte, gerçekte Weber’in çok daha önceleri tanımladığı, “tüketim
nesnesine sahip olmanın sosyal ilişkisi” benzeri farklı açılımları görmezden
gelerek, büyük bir hata işlemektedir. Geç-kapitalist ilişkiler, yeni politik
gerçekliklere bağlı bir değişimi öngörmektedir. Bilimsel çalışmalar ve
teknolojideki devrimler ise, algı düzeyimizde radikal bir dönüşüme yol
açmaktadır. Üstelik, bilgi ve iletişim teknolojisi, ortamları ve bunların
coğrafi mekandan ve zamandan kopuk sınırsız yayılımı, “tüketim ilişkileri ve
onun işaret-değeri” tezlerini daha da güçlü kılmaktadır. Bu nedenle, “işaretin
politik-ekonomisi”ne geçiş hızlanmakta, Marksist söylemin öngöremediği yeni bir
“sosyal teori” oluşmaktadır. Baudrillard’a göre, sınırsız iletişimin ve bilgi
ağının getirilerine duyulan hırs ve onunla ilintili tüketim, sonunda, gerçek
olmayan ancak gerçek gibi dayatılan “şeylerin” tüketimine ve bilgi sistemine
yol açmıştır: Bu, hipergerçekliğe geçişin de ilk adımıdır.
Sanallık ve onun karmaşıklığı, Baudrillard’ın Simulations
başlıklı çalışmasında, kendisini güçlü bir biçimde ifade eder. Ona göre,
geç-kapitalist koşulların oluşturduğu yeni dünyada, artık gerçeklik ve onun
ilişkileri mümkün değildir. Gerçeklik yerini, sanala bırakmıştır ve sanallık,
gizli-politik bir oyunun inceliklerini sergilemeye başlamıştır. Ancak sanal,
güçlü ve ideolojik olanın yansıması değildir; tam tersine sanal, gücü/güç
ilişkilerini çağrıştıran, sosyal ve politik programları sayısız kez yeniden
üretebilen ve hipergerçeklikle yönetilen (yönlendirilen) bir “şey”dir.
McLuhan’ın da anımsattığı gibi, hipergerçekliğin etkisiyle, nesneyle örtüşük
“imgeyi” iletecek ortam, kaybolmaya yüz tutmuştur ve “sanal” olan kendisini,
gerçek olanın yerine koymuştur. Kısacası, Baudrillard’a göre tüketim toplumu,
“meta”ya ve tüketime sınırsız bir bağla bağlanmakta; imge, temsiliyet ve
iletişim ağı ise, bu süreçte, bireye ayrıcalıklı bir rol çizmektedir. Artık,
hipergerçekliğin yönetiminde, sanala öykünen bir toplumdan ve bireyden bahsetmek
doğru olacaktır; bu, aynı zamanda, geleneksel üretim ilişkilerinin ve buna
dayalı Marksist sınıf çatışması fikrinin de, sonunu hazırlayan bir oluşumdur
(sınıf çatışmasının reel anlamda da sonlandığını muştulamak, çok zor değildir).
Baudrillard’a göre modernite, endüstriyel burjuvanın egemenliğinde, üretim
ilişkilerine dayanan tarihsel bir kesittir. Sanal toplum ise modellemeler,
kodlar ve sibernetiğin hükümranlığında, bilgi ve işaret sistemlerinin bir
dönemidir ve böylesi bir dönemde de, gerçek kaybolmakta, sanal olan ise
gerçeğin temel unsuruna dönüşmektedir.Ancak, burada daha da ilginç olan,
bilişim (information) ve eğlence (entertainment) arasındaki arayüzün çökmeye
başlamasıdır. Sanal olan, tüketimin gereksinim duyduğu eğlenceyi, sınırsız
edinimli bilginin dönüştürülmesi, çarpıtılması gibi yöntemlerle beslemeyi
sürdürmektedir. Bilgi, nesnenin özünden çok, nesneye ilişkin imgeler dünyasını
yeniden, farklı göndermelerle üretebilmek için gerekli, işaretler dünyasına
indirgenmiştir. Bilginin ne zaman, nerede, hangi yüzle üretileceği ve toplumsal
etkisinin nasıl olacağı önemli bir sorun olarak karşımızdadır.
Baudrillard’a göre, sahte bir ifadesi olan sanallık, gerçek
gibi görünen ve imgeler, işaretler ve modellemelerle tasarlanan bir duruştur ve
temsiliyet ile riyakarca gizlenen bir gösteri arasına sıkışıp kalmıştır. Burada
sanalın, salt politik bir temsiliyetin ötesinde, gerçekliğini imgeler,
işaretler ve modellemeler üzerine kuran politik bir programın kendisi olduğu
söylenebilir. Programın ne olduğu ve nasıl deşifre edilmesi gerektiği ise (bu
kapitalist programın tekrarından öte bir şey değildir) çok önemlidir. Ancak,
özellikle sorgulanması gereken şey, modellemelerin mekanla kurduğu organik
ilişkilerin, biçim ve içeriğidir. Harvey’in önerdiği metotla, yani
mekan-zamansal çerçevelerle bakıldığında, Baudrillard’ın Amerika’sı, mekan,
sanallık ve mekansal modelleme benzeri tartışmaları somut örneklerle anlatır ve
biz tasarımcılar için ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Amerika Birleşik
Devletleri coğrafyası ve kültürü, salt, ucuz bir replika olmaları veya bir
“şeyi” temsil etmelerinin ötesinde, gerçek gibi davranan sanal mimarlıkla,
yapım dilleriyle ve programlarla doludur. Las Vegas kenti ise, bu bağlamda
değinilmesi gereken bir mekansal kurgu içerir: 20. yüzyıl başından beri,
ayrıcalıklı bir kimliği üretme telaşı içerisinde olan bu “sanal yer”, ABD
kentlerinin genel niteliklerini, abartılı da olsa dışa vurmasıyla dikkat çeker.
Burayı “özgün” kılan, özellikle son dönemlerinde fütursuzluğa varan, kentin
şizofrenik belleği ve bu belleği canlı tutacak mekansal düzeneğidir. Kent,
birbirinden tamamen bağımsız imgeler, işaretler ve mimari modellemeler
içermekte, farklı coğrafyalara yayılmış her türlü mekana ilişkin bilgiyi,
sayısız kez kopyalayarak, bireye tekrar sunmaktadır. Ancak mekana ilişkin
bilgi, farklı programlara bölünerek, eğlencenin boyunduruğuna saplanan
“metalara” dönüşmektedir.
Yukarıda, sanalın bir özelliği olarak belirttiğimiz bilgi ve
eğlence arasındaki arayüz, Las Vegas’ta tamamen ortadan kalkmaktadır: Sonuç,
eğlencenin, dolayısıyla mekan dahil her şeyin kolayca tüketilebilirliğidir.
Öykünülen “yer”in, ustalıklı yapım süreçlerini kullanarak belirli aralıklarla
yenilendiği, ve bireyin “o özgün yere” gerçekten gitmeden, “o” yere ait her
türlü bilgiyi, Las Vegas’ın sahte yüzünde deneyleyebildiği hatırlanılmalıdır
-Mısır tapınakları, Venedik’in su kanallarıyla çevrelenmekte, kültür kenti
Paris, Amerikan coğrafyasının tozlu peyzajı içerisinde, tüm imgeleriyle
birlikte yeniden üretilmektedir. Mimari diller karmaşası, eğlenceye
programlanmış kentin bir anlamda kurtarıcısı olmakta; tüketilebilirlik ise,
mimari imgelerin zevksiz çokluğu ve karmaşıklığı ile
desteklenmektedir.Baudrillard’ın Las Vegas’a göndermeyle kutsadığı sanal ortam
gerçekte, Venturi’nin alaycı bir dille mimarlık kültürüne kazandırdığı
karmaşıklık ve çelişki benzeri sözcüklerde (complexity and contradiction)
kendisini, çok daha önceleri gösterir. Modernitenin tekilliğini, çokluğa
“indirgeyen” ve dolayısıyla olası karşıtlık ve çatışmaları öneren Venturi,
Baudrillard’ın mimarlıkta yansımalarını gördüğü esnek geç-kapitalizmin, hem
estetik hem de politik boyutlarını açığa vurur. Venturi de, erken dönem Las
Vegas’ı, karşıtlıklar ve çatışmalar üzerine yoğunlaşan bir kent olarak
resmeder. Önceleri, yapı ve kent arasında süregelen çatışma, daha sonraları
kentin tüm mekanlarına yayılarak, farklılıklar üreten ve rasgele ardışıklığın,
estetik bütünlüğü devraldığı, mimari bir biçime ve söyleme yol
açar.Birbirleriyle kıyaslanamaz unsurlar arasındaki gerilimi, ısrarla göreve
çağıran Las Vegas mimarlığı, Venturi’ye göre postmodernliğin erken dönem
sözcülüğünü yapan, özgün bir “alandır” ve daha da ötesi, Jameson’ın da
öykündüğü ve başkaldırının asal unsuru kabul edilen “olumlayıcı diyalektik”i
(positive dialectic), devingen mekanlarında sunmaktadır.
Baudrillard’ın savunduğu mimarlıktaki karmaşıklık, aslında
modernitenin örgütlemeye çalıştığı “özgün” mekan isteminden görece sapmaların,
artık kaçınılmaz olduğunun habercisidir. Bu bağlamda Disneyland, özgünlüğün sonsuz
kez kopyalanarak, sanallığın sınırlarının zorlandığı bir mekan olarak
karşımızdadır. Baudrillard Disneyland gezisini, “Disneyland gerçekten daha
gerçek” sözleriyle anlatmaktadır: Ona göre Disneyland’in modelleri, sınırsız
sayıda ve değerde “hipergerçekler” üretmektedir ve daha da ötesi, geleneksel
dil ve biçimbilim söylemlerini zorlayan, tartışmaya değer bir sunuşta
bulunmaktadır. Bir diğer anlatımla, yapısalcı iddiaların kurgulandırdığı ve
köklerini Batı metafiziğinden alan ikililikler, Disneyland bağlamında tümüyle
ortadan kalkmaktadır -işaretleyen ve işaretlenen (signifier/signified), model
ve gerçek (model/reality), temsiliyet ve temsil edilen
(representation/represented) türü çatışma biçimleri, bu sanal yer için
geçerliliği olmayan açılımlardır.
Ancak belki de, Michael Graves’in, Florida Disneyworld için
önerdiği, Dolphin ve Swan Otellerine, bakmak, tüm bu sürecin ne anlama
geldiğini kavramak için yeterli olacaktır. Graves’in tasarımının detaylarına
girmek gereksizdir; ancak mimarisinin üstlendiği diller, işaretler zenginliği
ve ikonografisinin sunduğu karmaşıklık, Baudrillard’ın geç-kapitalist döneme
ilişkin mekansal önermelerini haklı çıkaracak bir düzeydedir. Sonuç olarak,
çağdaş Amerikan peyzajı, kapitalizmin yalın bir uzlaşma alanı, aşırıya kaçmış
özgürlüğün çapraşık bir ifadesi olarak ortaya çıkmaktadır: Baudrillard’a göre,
“ne devasa, kendiliğinden oluşmuş araç trafiği… ne de Los Angeles’ın ticari
alanları, kötü bir zevkin ya da kitsch’in somut bir manifestosu olarak
görülebilir; bu, daha ziyade Amerika’ya özgü geleneksel bir duruşun
kendisidir”. Kısacası, tüm bu özgün ve bir o kadar da geleneksel duruş
içerisinde Amerika, ne bir düş ne de gerçekliğin kendisidir: Amerika Birleşik
Devletleri, yukarıda tartıştığımız biçimde, hipergerçekliği yansıtan sosyal bir
düzeni, kültürel bir karmaşıklığı ve mekansal bir potpuriyi çağrıştırmaktadır.
Aslında, Baudrillard’ın tanımladığı gibi, tüm ülke, başlangıcından beri tutarlı
bir şekilde üretilen gerçek, pragmatik ve görüntüsel zenginliği ile özgün bir yaşam
biçimi öneren, sıradışı bir ütopyanın kendisidir.Ancak Disneyland örneği,
tüketim kültürünün yayılmacı yönünü ortaya koyması açısından çok önemlidir.
Örneğin, Paris’e sıçrayan Disney kültürü, tüketimin, yerel veya ulusal bir
ölçeğin ötesinde, kapitalizmin asal unsurlarıyla egemen olduğu her “yerde” var
olabileceğini gösterir. Geç-kapitalizm, tanımı gereği coğrafi parçalanmışlığı
ve uluslar-üstü bir örgütlenmeyi göreve çağırır; ve bu nedenle, Disneyland’ın
sanal mekanının, programlarının ve modellemelerinin yer, tarih, gelenek ve
kültür gözetmeksizin boy göstermesi kaçınılmazdır. Küreselleşme, artık tüm
coğrafyaları sarmalayan sanal bir sistemin politik temsiliyeti olarak
karşımızdadır. Daha önceki yazılarımda tartıştığım Bodrum mimarlığı da, bu
anlamda küreselleşmenin, tekil bir coğrafyadan, ulustan ve yerelden bağımsız
kimlik(lerini) test eden bir örnek oluşturur. Doğru olduğu savlanan yapı
tipolojisi ve tektoniğini, barındırdığı işlev ve üstlendiği programdan bağımsız
bir biçimde yeniden üreten Bodrum, “özgün olmayan”, “sahteci yerel kültür”
benzeri tartışmaların dışında bir sorunla karşımızdadır: Toplumsal kentsel
şizofreni, bağlayıcı bir mimari ve kültürel dille, Bodrum’da da kendisine
özellikli bir yer edinmiş, “ilişki, tarih ve kimlik” tartışmalarını farklı bir
boyutta yorumlamaya başlamıştır. Işıltılı neon lambaları ve ne olmak istediğini
anlatan cepheleriyle, çokluğu ardışık zamanlarda, ancak birbirine bağımlı
düzlemlerde kurgulayan şizofrenik kimlik, salt mimari bir nitelik değil,
kültürel bir olgu olarak bize sunulmaktadır. Bodrum, ne program ve işlev, ne de
mimari ikonografi ve tektoniği anlamında “tek”liği çağrıştırır; işaret ve
dillerin kurguladığı mimari, mekansal bilgi ile eğlence arasındaki arayüz,
burada da kopma noktasına gelmiştir.
Sanallığın davet ettiği ve gerçekliği “müphem” bu yeni
ütopya, yayılmacı ve istilaya hazır olduğunu bilerek bizi, yazımızın başında
belirttiğimiz kuramsal açılıma, bir dizi soruyla geri götürür: Amerika Birleşik
Devleti’nde gördüğümüz ve gittikçe tüm dünyayı özgürce kucaklayan böylesi bir
şizofrenik durum, ne tür bir sosyal ve politik duruşu çağrıştırmaktadır?
Yaşadıklarımız, modern’in sonlandığının bir habercisi midir? Öykünülen
postmodern paradigma, Baudrillard’ın tartıştığı dönüşümün bir işareti midir?
Birçok yazar için Baudrillard gerçekte, öncül yazılarında izlediği Marksist
çerçeveyi çoktan terk ederek, postmodernist söylemin sözcülüğünü üstlenmiştir.
Dahası geç-kapitalist çatışmalar, Marksist geleneğin öngördüğü üst-dilleri,
kuramları ve anlatıları boşa çıkaran bir süreci başlatmıştır; ve Baudrillard,
çağdaşlarına kıyasla, bu durumu çok daha önceleri sezmiştir. Baudrillard’ın son
dönem yazılarında açık bir şekilde hissedilen bu duruş, çoğu kimse için
Lyotard’ı, Virilio’yu, Deleuze ve Guattari’yi de kendi saflarına çekerek, yeni
Fransız sosyal kuramının temellerini de atmıştır. Ayrışmalar gösterse de,
çağdaş Fransız düşünü, kapitalizmin kabuk değiştirmekte olduğunu ve yeni
tüketim ilişkileriyle karşı karşıya bırakıldığımızı kabul eder. Özellikle
Lyotard, bu yeni dönemin parçalanmış dillere, anlatılara gebe olduğunu ilan
ederek, Marksist ekonomi-politiğin, alaycı bir eleştirisiyle yerini alır: Ona
göre yaşadıklarımız, modernitenin kurgulandırdığı üst-dilin yok olması anlamına
gelmekte; modern-sonrası koşullar kaçınılmaz olarak çevreye dair bilgimizi,
algımızı ve hareket biçimimizi değişmeye zorlamaktadır. Kısacası, tüketim
toplumunu, kitlesel medyayı, bilgiyi, bilgisayar dünyasının getirdiği algısal
kaymaları açıklayacak yeni sosyal anlatılara, dillere gereksinim vardır.
Örneğin Virilio, bu noktadan hareketle, “ulaşım” ve “transmisyon”
devrimlerinden sonra, üçüncü büyük dönüşümü, “transplantasyon” devrimini
yaşadığımızı ileri sürer ve bunun, çağdaş tekno-dünya’nın (postindustrial
technosphere) kaçınılmaz bir getirisi olduğunu ekler. Virilio’ya göre, böylesi
süratli bir devinim, mekana ilişkin algılarımızdaki değişimin de habercisidir.
Esnekliği olan, süratli, değişken ve farklı ölçekte, yeni bir tür mekan, karşı
konulamaz bir sosyal düzeneğin egemenliğiyle karşımızdadır. Virilio, belki de
yeni binyılın birey/toplum, yer/mekan, kent/kır, mikro/makro, durağan/değişken,
geçici/kalıcı ikililiklerini çözen bir söylemle, Baudrillard’ın sanal toplum,
sanal mekan ve sanal ilişkilere duyduğu özlemi açığa vurmaktadır. Sonuç ne
olursa olsun, modern’in artık, geçerliliği olmayan, dönemsel bir “ütopya”
olduğunu muştulayan, politik bir “ittifaktır” bu.
Ancak inanıyoruz ki, modern’in sonlandığı görüşü, tartışmaya
açık bir önermedir ve üzerinde tekrar düşünülmesi gerekir: Habermas’ın
öncülüğünü yaptığı, Jameson’ın ve Harvey’in de desteklediği eleştirel söylem,
“tamamlanmamış bir modernite projesi”nden bahsetmekte, şizofrenik
deneyimlerimizi, “postendüstriyel dönemin dışa vurumu” olarak adlandırmaktadır.
Bu noktadan hareketle, asal üst-dillerin, anlatıların veya kuramların
olamayacağı görüşü, geçerliliğini yitirmekte ve sol düşün alanının ileri
sürdüğü gibi, bir üst-dil olarak, yenilenmiş ekonomi-politiğe duyulan
gereksinim artmaktadır. Baudrillard’ın erken dönem yazıları da aslında,
eleştirel solun ürettiği üst-dili kullanmakta ve yeni dönemi, baş döndürücü
teknolojik gelişmelere göndermeyle, “tekno-kapitalizm olarak” adlandırmaktadır:
Bu, bilginin metalaştırılarak aymazca tüketildiği bir dönemdir ve aslında,
farklı yazarlar tarafından ortaya atılan, “yeni-kapitalizm”, “kapitalizmin
üçüncü evresi” veya “pazar-kapitalizmi” tanımlarından öte bir şey değildir.
Marx’a göre üretim, kendi akılcılığını kurgulandırabilen, tarihsel koşullara
açık bir soyutlamadır; dolayısıyla, anlaşılabilirliği de, soyutlanabilme
yeteneğiyle ilintilidir. Bu ise, soyut bir “üst-dilin”, günümüz koşulları
altında yeniden kurulmasını gerektirir.
Jameson’ın ortaya koyduğu gibi, postendüstriyel dönüşüm,
pazarın yapısı ve istekleriyle ilgili bir süreç, politik bir sorundur. Buna
bağlı olarak da, soyut ancak yenilenmiş bir üst-dille, “ekonomi-politik”le
anlaşılabilir. Jameson’a göre postendüstriyel kapitalizm, aslında, sermayenin
hegemonyasını göreve çağıran bir düzenektir: Kapitalist büyüme ve
kapitalist-mekansal dönüşüm ise, hegemonik ilişkilerin meşruiyetlerini
kazanması ya da bu görece türelliğin, değişken nedenlerle yitirilmesi anlamını
taşır.Tüketim düşüncesi, şüphesiz, böylesi bir ekonominin merkezi konumundadır.
Ancak tüketim, kendi içeriğinin ve sonuçta ortaya çıkan tecimsel ürünün üstünde
ve ötesinde bir durumdur. Jameson ve Harvey’e göre, postendüstriyel dönemde
tanımlanan pazar, mekan özelinde hem estetik hem de politik bir boyut içerir.
Mekan, sermaye ile kurduğu ilişki nedeniyle tüketime hazır, “kültürel” bir
“şey” olarak değerlendirilebilir ve aynı zamanda, pazar ilişkilerinin politik
alanlarla özdeş birlikteliklerini de örgütler. Kısacası mekan, politika ve
egemen ekonomik yapıyla karşılıklı bir uzlaşma sergiler ve yeni döneme ait,
“estetize” edilmiş bir tüketim kültürünü de meşru kılmaya çalışır.
Önceleri, Harvey’in esnek birikim (flexible accumulation),
Jameson’ın ise geç-kapitalizm diye tanımladığı ve son yirmi yılın
ekonomi-politik öyküsünü çizen postendüstriyel dönem, gerçekte “küreselleşen
kapitalizmin, uluslar-üstü üretim düzeneğine” geçişini anlatmaya çalışır;
üretim, kültürel tüketimin kitlesel temsiliyetlerini, farklı coğrafi ve kentsel
mekanlarda, benzer biçimlerde resmeder.Durağan olmayan, kaygan ve esnek
postendüstriyel dönem, Harvey’e göre de, örneğin, “farklı ve kısa ömürlü olanı,
temsiliyeti, modayı ve kültürel normların tecimselliğini kutsar”. Bu dönem
monokromatik olmayan çeşitliliklerin örgütsüz bir birlikteliğidir ve ekonomik
devinime başat, kültürel-mekansal dönüşümleri de çağrıştırır. Pazar düzeneğinin
esnekliği, farklı duruşların, dillerin, anlatıların ve soyutlamaların üst
üsteliğini görsel anlamda yücelten, “gelgeç” bir kültürel alana işaret ederek,
karşıt özelliklere, yapmacık bir kültürel özgürlüğe ve eşitliği değerli kılan
mekanlara yer verir. Böylesi bir süreç, “gerçek”le “sanal” olanın
birlikteliğini ister. Gerçek olanla, idealize edilen arasındaki söylemsel
mücadele ise, özgün “tarz”lar, “izim”ler ve “isim”lerden uzaklaşmaya
başlamıştır ve tüketimi, farklı kültür gruplarının, “istemleri”, “tatları” ve
“alışkanlıklarıyla” tanımlamaktadır. Yakın zamanlarda tanık olduğumuz bu
karmaşık, şizofrenik durum, modernitenin örgütlemeye çalıştığı “homojenlikten”
görece sapmaların da, artık kaçınılmaz olduğunun habercisidir. Pazar koşullarına
ve sermayeye bağımlı ve kısa ömürlü olanı tercih eden tüketim kültürünün
mekanı, coğrafi konumlardan, kentsel kimlik ve bellekten, toplumsal durumlardan
arınmış, fırsatçı bir arayışın sapkınlığıyla, “tekil” ve “özgün” olandan da
uzaklaşmaya başlamıştır. Bununla birlikte, bir başka açılımla
değerlendirildiğinde, postendüstriyel dönemin ısrarla yeniden üreterek, pazara
sunduğu “kültür” ve onun mekanının, salt sanala duyulan bir öykünme olmadığı da
görülecektir. Jameson ve Harvey’in ısrarla anlattığı gibi sanal, bir oyunun
ötesinde, “talep” edilen, “egemen sosyal ilişkileri” ve “gücü” imlemektedir.
Sonuç olarak, postendüstriyel dönem, getirileriyle birlikte, gerçek bir sorun
alanı olmaya başlamıştır. Kendi ilişkilerini, tarihini, kimliğini üreten
şizofrenik durum ise, farklı sınıfların ve/veya grupların çatışmasından
kaynaklanan “gücü” ve “gücün gerilimini” çağrıştırmakta, kapitalizmin
sürekliliği için gerekli tüm sosyal ve politik koşulları da yerine
getirmektedir.
Bütün bu tartışmaların ışığı altında, koşulların bizi nereye
sürüklediğinin ve ne tür olasılıklar içerdiğinin de bilinmesi gerekir. Bu
anlamda, Baudrillard’ın önermesi, olumsuz, alaycı bir duruştur. Jameson ve
Harvey’in yeniden çerçevesini çizdiği üst-dil ise, “karmaşıklık ve çelişki”
benzeri soyutlamalarla, moderniteyi sonlayan ve olası karşıtlık ve
çatışmalarla, çoklu diller ve anlatılar “cümbüşüne” göz kırpan yeni Fransız
düşün alanına eleştirel bir tavırdır. Jameson ve Harvey’in önerdiği kuramsal
çerçeve, hem Marksist ekonomi-politiğin, hala karmaşıklık ve çelişki döneminde
geçerli olduğunu savlamakta hem de karşıtlık ve çatışmaların izinde, olası
“olumlu” gelişmelerin altını çizmektedir. Burada olumlama, karşıtlık ve
çatışmaların, gerçekte ne tür süreçler içerdiğinin anlaşılmasıyla mümkündür:
Jameson ve Harvey’e göre, postendüstriyel dönemde öykünülen bilgi, iletişim ve
ölçeği mikro düzeylere inmiş yüksek teknoloji, içinden çıkılamaz sosyal bir
durumu beraberinde üretmiş; mekana ilişkin tüm işaret sistemimizi, bütünüyle
alt üst etmiştir. Elektronik iletişimin tasarımındaki el becerisi, devlet ve
kapitalist güç gruplarının baskıcı birlikteliği ve mekan-zamansal referansların
eksikliği, toplumsal bir bellek kaybına da yol açmıştır. Öte yandan, tüm bu
süreci tersine çevirebilmek, karşıtlık ve çatışmalar yoluyla, postendüstriyel
kapitalizme “direnmek”le mümkündür. Burada direnilmesi gereken şey, sanal alemi
yaratan üçüncü devrimin kendisi değil, devrimi bir güçler mücadelesine
dönüştürerek, sistemin sürekliliğini sağlama başarısını gösteren kapitalizmin
kendisi olmalıdır. Direnç, özgürleştirici kamusal mekanın, kültürel
“sığınaklarda” yeniden örgütlenmesini ve eş zamanlı olarak, elektromanyetik
ortamın getirdiği faydanın doğru kullanılmasını öngörür. Habermas’ın da
söylediği gibi, özgür kamusal insanı ve mekanı (public sphere, public space)
yeniden yaratabilmek, bu süreçteki en önemli kazanç olacaktır; bunun nasıl
gerçekleştirilebileceğini araştırmak, bulmak ve uygulayabilmek ise, uzun
soluklu bir çabayı gerektirir. Sonuç olarak, Jameson’a göre postendüstriyel
dönemle ortaya çıkan şizofreni, Marx’ın işaret ettiği “olumlayıcı diyalektik”e
ve özgür kamusal insana dönüşün bir işaretidir. Modernitenin de, kuramsal
anlamda desteklediği ve karşıtlıkların çatışmasını göreve çağıran diyalektiğin
yasası, toplumsal sosyal dönüşümün, tekrar işler hale getirilebilmesi için
gerekli olan altyapıyı hazırlamaktadır.Bu, modernite projesinin gerçekte
sonlanmadığının da bir başka habercisi olacaktır. Bu anlamda, çoğu sosyal
kuramcının izlediği “kültürel hiçlik”i ya da, “olumsuz diyalektik”i, çözümsüz
bir bireyselciliğe ve umutsuzluğa bağlamak gerekir. Oysa bize göre de, içinde
bulunduğumuz şizofrenik durum, kendi sayrılığını yok edecek, hem politik hem de
mimari çözümleri önerebilen içsel direnişlere ve sığınaklara sahiptir;
direnişin olasılıkları ise, aklın anlık durgunluğunda değil, diyalektiğin
yasasında aranmalıdır.
|
|